|
İyi bir et sever, etini daima ‘‘az
pişmiş’’ yer. Şefin az pişmesi istenilen etle oynaması mümkün değildir.
Satın alınan etin en güzel parçaları ‘‘az pişmiş’’ isteyen müşteriye
sunulmak zorundadır.
Bu nedenle ‘‘çok pişmiş’’ isteyen
müşteri, lokantaların can yeleğidir.
Onlar da olmasa elde kalan etlerin
çöpe atılması gerekecekti ki bu da büyük zarar demektir.
Çok pişirilen ette virüsler tamamen
ölür, bayatlamaya başlayan etteki koku kızarmayla yok edilir ve
ayrıca tabii ki etin tadı da kalmaz. Böylece çok pişmiş et isteyenlere
garsonların hiç durmadan bol miktarda hardal ister misiniz diye
sorup durmalarının ardında yatan esrar perdesi de aydınlanmış oldu,
değil mi?
Eğer mümkünse bundan böyle lokantalarda
hollandaise sos barındıran yemeklerden ısmarlamayın.
Hollandaise sos azıcık beklediğinde
bakterilenmeye başlar; çünkü bakteriler yumurta ve tereyağı ile
hazırlanan bu son derece zarif sosa bayılırlar.
Kitabından konuları öğrendiğim şefin
iddiasına göre, şu anda dünyada hollandaise sosu yemek siparişi
geldiği anda hazırlayan tek bir lokanta bile yokmuş.
Abartıyor, bence en azından beş altı
lokanta vardır dünyada işi böyle yapan.
Diğerlerinde ise hazırlanan sos en
azından beş altı saat beklediği için bunu yiyenler büyük bir risk
altında, benden söylemesi.
Ancak hollandaise sos şefler açısından
iyi bir sostur; çünkü bu da tereyağı israfını önleyen bir şeydir.
Masalara yemek öncesinde getirilen
tereyağı üzerine sigara külünden tutun, ekmek kırıklarına kadar
her şey düşer.
Teorik olarak doğru olan, bu tereyağların
çöpe atılmasıdır.
Ancak nasıl ki hemen hemen hiçbir
lokantada, bir masadan alınan ekmek sepetindeki ekmekler de çöpe
atılmaz ve başka masalara taze ekmek diye götürülürse (İnşallah
bir masa öncesinde oturan müşteriler arasında soğuk algınlığı olan
veya şimdi moralinizi bozmamak için saymayacağım başka virüsler
taşıyan müşteriler yoktur. Dua edin de olmasın; çünkü bir hapşırmayla
iş biter), başka masalardan alınan tereyağı da katiyen çöpe atılmaz.
Bunların üzerindeki ekmek ve sigara
külünü temizleyerek yağı tekrar kullanmanın en iyi ve kolay yolu,
bunu hollandaise sos yapımında kullanmaktır.
Üzerinde ekmek kırıntıları ve sigara
külü bulunan yağı iyice erittikten sonra bir süzgeçten geçirip temizlerler
ve bunu sos yapımında kullanırlar.
Bilmem anlatabiliyor muyum?
Lokantalarda mümkünse katiyen midye
yemeyin.
Midyenin teorik olarak birer birer
seçilmesi, içinde pislik olup olmadığının tek tek kontrol edilmesi
ve pişirilmesinde de özen gösterilmesi gerekir.
Dünyada hiçbir kalabalık restoranda,
mutfağın bu işlemi yapmaya vakti yoktur.
Dolayısıyla iyi kızarmış bir midye
yerken bunun içindeki kendi pisliğini de yeme ihtimaliniz büyüktür.
Tavukta da çok dikkatli olun.
En önemi zehirlenme vakaları tavuk
yemeklerinde olur. Tavuk kendi pisliğini yer ve bu açıdan tavuk
etinin domuz etinden temiz olduğu kesinlikle yalandır.
Tavuk hem hızla bozulur, hem de salmonelle
virüsünü en kolay üreten ettir.
Dahası, tavuklar mutfak buzdolabında
hafta sonu beklerken yanda duran diğer etlere de salmonelle virüsünü
geçirirler.
Mutfaklarda insan faktörünün yol açtığı
durumlardan fazla söz etmeyeceğim.
O kadar çok kaza olur ki bu mutfaklarda
inanılacak gibi değildir. Şeflerin orası burası kesilir, elleri
yanar.
Ayrıca iyi organize edilmeyen mutfaklar
da hızlı bir gecede o kadar şimşek hızıyla pislenirler ki şaşarsınız.
Etler, soslar birbirine karışır, yere yağlar, soslar dökülür falan
filan.
Peki ne yapacağız sonuç olarak, bunu
da söyleyeyim bari.
Tabii ki lokantaya gitme keyfimizi
bitirmeyeceğiz, hayatta böyle riskler de var diye.
Ancak birkaç tedbir alabiliriz tabii.
Gittiğiniz lokantanın tuvaletine bakın. Eğer orası temizse mutfağı
da bir ihtimal temiz ve itinalıdır. En önemlisi de garsonunuza çok
iyi davranın. Unutmayın ki onun olumsuz bir surat ifadesi, bir vücut
lisanı sizi bir yemekten vazgeçirtip yaşamınızı kurtarabilir. Çünkü
garsonlar arka taraflarda ne olup bittiğini hem de gayet iyi bilirler.
|