|
Orhan Veli' nin ''İstanbul'u
Dinliyorum'' şiiri, anlam düzlemleri açısından farklılıklar, zenginlikler
içeren ve çok çeşitli biçimlerde ''okuyabileceğimiz'' bir şiir
olduğu gibi, şairin edebiyat serüveninde farklı bir yerde durur.
Şiir ilk önce, 1.
6. 1947 tarihinde Varlık dergisinde yayımlanmış; sonra, Karşı
(1949) kitabında yer almıştır.
Şiirde bir İstanbul
özlemiyle karşılaşıyoruz. Şiirin ilk dizelerinde, şiiri söyleyenin
(şair ile şiiri söyleyeni ayrı tutabiliriz pekâlâ; bkz. Gösterge
Eleştirisi, Mehmet Rifat), İstanbul'dan uzak bir yerde, gözlerini
kapatarak (İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı); şehrin sesini
duyuşunu, dolayısıyla şehrin görüntüsünü ve anılarını zihninde
canlandırışını izleriz.
İstanbul'u dinliyorum,
gözlerim kapalı;
Önce hafiften bir rüzgâr esiyor;
Yavaş yavaş sallanıyor
Yapraklar, ağaçlarda,
Sucuların hiç durmıyan çıngırakları;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
Ağların dalyanlardan yavaş yavaş çekilmesi;
Kapalıçarşı'nın serinliği, Mahmutpaşa'nın hareketliliği ve renkliliği;
doklardan gelen çekiç sesleri ve bahardaki ter kokuları, söyleyenin
zihninde yer eden belli başlı anlar/görüntüler/izlerdir.
Loş kayıkhanelerin betimlenmesi ve
lodos uğultusuyla İstanbul özlemi, okurun da zihninde oluşur böylece.
Gözlerini kapamak/yummak ''anaekseni'' yle, şiirin öznesinin İstanbul'a
olan uzaklığı okurda iyice belirginleşir.
Ancak, şiiri söyleyen; yukarıda dediğimiz
gibi, İstanbul'dan uzakta bir yerde gözlerini kapatarak İstanbul'u
düşlediği gibi merkezin çok yakınlarında örneğin Boğaz'da (ya da
adada) bir yerde gözlerini kapatıp da bu görüntüyü zihninde canlandırmış
olabilir.
Bir üçüncü durum ise gerçekten uzak
bir yerdeyken, ikinci durumda da söyleyebilir. Her üç durumdan birini
seçmek bize (okura) kalmış.
Şiirin bu imgesel atmosferi zihnimizde
anılara/özleme ilişkin bir görüntü oluştururken sonraki dizelerde
şiirin içine bir ''öykücük'' girer ve şiir anlatımcı bir tarza doğru
yol alır:
İstanbul'u
dinliyorum, gözlerim kapalı;
Bir yosma geçiyor kaldırımdan;
Küfürler, şarkılar, türküler, lâf atmalar.
Bir şey düşüyor elinden yere;
Bir gül olmalı;
İstanbul'u dinliyorum, gözlerim kapalı.
Yosmanın elinden düşen
gül, onun masumiyeti olabilir. Dolayısıyla, ''düşmüş bir kadının''
yaşamıdır da kırmızı gül aynı zamanda. Onun harcanmış yılları,
gençliği vb. vb.
Bu yosma, şiiri söyleyenin sevgilisi
de olabilir, nitekim son öbekte şiir bizi böyle bir izlenime sürükler.
Bir kuş çırpınıyor eteklerinde;
Alnın sıcak mı değil mi, biliyorum;
Dudakların ıslak mı değil mi, biliyorum;
Beyaz bir ay doğuyor fıstıkların arkasından
Kalbinin vuruşundan anlıyorum;
İstanbul'u dinliyorum.
Bu öbekte şiirin öznesinin sevgilisine
seslendiği açık. Ancak sevgilisi, yukarıdaki yosma da olabilir
bu özlem atmosferinde başka biri de.
Kuş, yosmanın elbisesinin eteklerindeki
bir motif olarak karşımıza çıkıyor. Eteklerdeki çırpınan kuş motifi,
yosmanın özgürlüğünü yitirişinin anlatımına kadar götürdüğü gibi;
İstanbul'un eteklerinde/çevresindeki kırlık yerlerdeki kuşların
yani doğanın kendisinin imgesel anlatımına da yol alabiliriz.
Şiiri söyleyenin (belki de şairin)
konumu, varlıksal olarak durduğu yeri -ayın fıstıkların üstünden
(Çamlıca'dan) yükseldiğini düşünürsek- Galata ve çevresi olarak
belirtebiliriz. Bahar aylarıysa zaman, bu görüntüyü Çamlıca'nın
tepesinde yakalayabiliriz. (Benzer şekilde adada da olabilir). Şiirin
öznesi, aslında bu görüntüyü izleyebilecek her yerde olabilir.
Farklı biçimlerde ''okunabilen'' bir
şiirdir ''İstanbul'u Dinliyorum.'' Zaten bir şiiri, bir edebiyat
yapıtını, bir sanat yapıtını ''büyük'' yapan, bizi farklı anlamlara
sürükleyebilmesi; çevresinde (anlam katmanlarında) dans edebilmemizdir.
Atilla BİRKİYE /
Cumhuriyet - 22.02.2001
|