|
Önceki gün, Milliyet'in
ombudsmanı Yavuz Baydar aradı. Çok sevdiğim, saygı duyduğum bir
insandır.
‘‘Hoşgeldiniz’’ dedi.
Sesi çok karamsardı.
‘‘Hayrola’’ dedim. ‘‘Keyfim yok,
Demokraside dönüp dolaşıp hep aynı yere geliyoruz’’ dedi.
BEYAZ SAYFA
Fazilet Partisi'nin kapatılması
canını çok sıkmış.
Aynı keyifsizliği başka bazı aydınlarda
da hissediyorum.
Ben Amerika'dan yeni döndüm.
Zihnim bembeyaz. Son zamanlara
kadar ben de böyle düşünüyordum.
Ama insan yakın geçmişine, kafatasını
hiçbir sansüre esir etmeden, serbestçe baktığı zaman, bu beyaz
dimağ başka açılar sunuyor.
Evet Fazilet Partisi kapatıldı.
Samimi konuşmak gerekirse inanın
hiç üzülmedim.
Neden mi? Cevabım çok basit.
Çünkü kendi kendime şu soruyu sordum.
Bizim son 10 yılımızın içine eden
‘‘irtica kábusunda’’ bu partinin hiç mi rolü yoktu?
28 Şubat öyle durup dururken kendi
kendimize uydurduğumuz bir kábusa gösterdiğimiz tepki miydi?
Ahmet Altan romancı.
O, uzak tarihi, yakın tarihi istediği
gibi yorumlama, dramatize etme hakkına sahip.
Miloş Forman da, Salieri gibi bir
müzisyeni kompleksli bir maymun haline çevirmişti.
Hepimiz de bu yorumu çok sevmiştik.
Ama Erbakan kábusu öyle bir şey
değildi.
Onu hepimiz yaşadık.
Meşum bir gecede, aniden İran'a
dönüşebileceğimiz ürpertisini hep birlikte derimizde hissettik.
Akşamları hep birlikte aynı dakikada
ışıklarımızı söndürerek, ‘‘Biz bunu istemiyoruz’’ diye haykırmadık
mı?
Öyleyse bırakın bu, mavi bereli
haymatlos tavrı, ‘‘Demokrasi elden gidiyor’’ yaygarasını.
Hayır, demokrasi hiçbir yere gitmiyor.
Bu ülkede demokrasi ilk defa ‘‘kendini
savunuyor’’.
Ama ille de aydın muhabbetinde
kalmak istiyorsanız, gelin işin biraz daha derinine, biraz daha
felsefi boyutuna dalalım.
Korkmayın, biraz cesur olun.
SORUMLULUK
Suratınıza, o ‘‘Jason’’ maskesi
gibi yapıştırılmış demir maskeyi atın.
Demokrasi dediğimiz şeyde, sorumlu
olan tek taraf, ‘‘sistemin kendisi’’ midir?
Yani, biz istediğimiz her haltı
yiyeceğiz, hiçbir sorumluluğumuz olmayacak mantığı mı...
Yani biz cezai ehliyeti olmayan
‘‘hacir altına alınmış çocuklar’’ gibi davranacağız, ama demokrasi
denilen sistem ilanihaye bizi mazur görecek.
Erbakan ağzına gelen her şeyi söyleyecek,
‘‘Bana oy vermeyen, patates dinindendir’’ diyecek, iktidara ‘‘kanlı
mı kansız mı geleceği’’ konusunda keyfine göre hendese yapacak,
ama demokrasi denilen safdoloş tam bir Hazreti İsa muhabbetiyle
öteki yanağını çevirecek.
Biz de hep birlikte, inanılmaz
bir sahtekárlık ve ikiyüzlülükle, ‘‘Canım o çocuk, onun edepsizliğine
bakmayın. Demokrasi büyük bir rejimdir, çocukla çocuk olmaz’’
diyeceğiz.
Arzu ettiğimiz tavır bu mu?
İYİ AMA...
Peki diyeceğiz de koskoca Türkiye'nin
kábusa dönen koskoca 10 yılını nereye sığdıracağız?
Efendim Avrupa bunu bir demokrasi
ayıbı olarak görüyormuş.
Hangi Avrupa?
Son 100 yılının hiçbir gecesinde,
‘‘Köktendinci Hristiyanlar yarın bu ülkeyi İspanya engizisyonuna
çevirecek’’ kábusuyla uykusundan uyanmamış olan Avrupa mı?
Ha bakın, o aynı Avrupa, son 50
yılının hangi gecesinde, ‘‘Yahu bu Hitler'in ruhu yarın bu ülkeyi
yine Göbels imparatorluğuna çevirecek’’ rüyasını gördüğü an, 28
Şubat refleksinin kat be kat fazlasını gösteren Avrupa'dır.
200 yıl önceki kraliyet korkusunu
bile hálá atamayan Avrupa'dır.
Onların ülkesinde, iktidara ‘‘Kanlı
mı geleceğim, kansız mı’’ hesabı yapmaya kimse cüret edemez.
Varsa da partisi yaşatılmaz.
O yüzden gelin artık bu muhteşem
ikiyüzlülüğe bir son verelim.
Fazilet Partisi iyi ki kapatıldı.
Önce şu toplumsal mutabakat sorusunun
cevabını hep birlikte verelim.
Demokrasiye, hayat tarzlarımıza
sadece biz mi saygılı olacağız?
Biraz da Erbakan tayfası saygılı
olmayı öğrensin.
Türkiye'nin gelecek 10 yılını kurtarmasının
yolu buradan geçiyor.
O yüzden Anayasa Mahkemesi, bize
ve başkalarına dördüncü defa bu fırsatı veriyor.
Bunun şartı da şu.
Kendi aralarındaki provokatörleri
ayıklayacaklar. Yüzde 15 oy almış bir siyasi hareketi şahsi ihtirasları
uğruna kışkırtmaya kalkan, ucuz sloganlarla mahkûm ettiren zihniyeti
diskalifiye edecekler.
Ellerine geçirdikleri belediyelerde,
kendi dar dünya görüşlerini herkese empoze etmeye kalkan ilkel
kafayı düzeltecekler.
Devlete, ‘‘Türbanlı öğrenciyi neden
okula sokturmuyorsun’’ diye sorarken, kendisi de, elindeki belediyelerde,
‘‘Neden bana bir kadeh içki vermiyorsunuz’’ diye soranlara cevap
verebilecek durumda olacaklar.
Ve sonunda şunu kabul edecekler.
Bu kararı veren, Türkiye Cumhuriyeti'nin
en üst hukuk müessesesidir ve onların da içinde yer aldığı Meclis'in
çıkardığı kanunları uygulamaktadır.
GÖRÜYOR MUSUNUZ
Görüyor musunuz, bu ülkede, ‘‘İnananlar’’
ve ‘‘İnanmayanlar’’ kelimeleriyle ifade edilen, ‘‘Bizler’’ ve
‘‘Onlar’’ bölücülüğünü onlar uydurmuştu.
Meğer bizi bile ikna etmişler...
Bir topluma bundan daha büyük zarar
verilebilir mi?
Ertuğrul ÖZKÖK -
Hürriyet -25.06.2001
|