|
Eskiden
Yeşile daha çok meraklıydık
kuşkusuz. Eski bir türk filmine takıldı gözüm. Son derece şık
bir salonun duvarını kaplamış sarmaşık dalları çarptı gözüme.
Eskiden evlerimizde daha çok bitki yetiştirirdik. Her evin salonunu
yeşil sarmaşıklar süslerdi. Ya da kauçuk, ya da deve tabanı. Bir
de kırmızı kurdelayla mavi boncuk asılırdı dalına. Şimdi büyük
alışveriş merkezlerinde satılan plastik bitkilerle süslemeyi yeğliyoruz
evimizi. Bakımı için arada sırada yerinden söküp deterjanlı suya
batırıp çıkarmak yeterli çünkü. Tembellik her yanımızı sarmış.
Oysa iri iri deve tabanının yapraklarının tozunu almak, küçük
bir pamuk parçasıyla yapraklarını badem yağı ile parlatmak ne
zevkliydi!
Bir yolculuğun öyküsü...
Hem huzursuzum, hem
heyecanlıyım, hem de çok mutluyum. Uçak Marmara Denizi’nde alçalmaya
başladığından beri kalbim kafesinden fırlayacakmış gibi geliyor.
Memleketimden ayrılalı ancak bir sene oldu ama ben her şeyi, her
yeri nasıl da özledim. Gelirken yağmur bulutları bizi hiç rahat
bırakmadı ve sarsıla sarsıla bir hal olduk. Şimdi masmavi denizin
üzerinde süzülürken, sanki ruhum da bedenimden ayrılıp, birbirine
yaslanmış gibi duran Prens adalarına doğru süzülüyor. Ah, en çok
adamı özledim. Yokuşunu, salkım salkım asmalarını, kayalarda biten
sarı sarı katır tırnaklarını, kırmızı toprağını, mis kokulu çamlarını...
Ah birde fırının galete kokusunu... Madam Marika’nın halkaları
burnumda tütüyor. Hemen gitmeliyim Heybeli’ye, hemen yarın.
Acaba vapur seferlerinde hala sis
yüzünden aksamalar oluyor mu? Olmaz mı? 68’deki o sis neydi öyle?
13 saat deniz trafiği felç olmuş, adada mahzur kalmıştık.
Bu tek başıma yaptığım ilk tatil.
Özgürüm! İstediğim herşeyi yapacağım. Dolu dolu gezeceğim İstanbul’umu.
Memleketim hiç de bıraktığım gibi değil ama olsun. Vücuduma bir
kurşun yeme riskini bile göze aldım. Kafama bir kaldırım taşı
da gelse gezeceğim her yeri. Molotof kokteyleri de korkutmuyor
beni.
Ne yapalım? Berbat bir yüzyılın ikinci
yarısında doğmayı biz istemedik. Neler görmedik ki bugüne kadar?
Tam hatırlamasak da 27 Mayıs sabahı askerlerin sesiyle uyanmadık
mı? Her sabah gazete sayfalarında birkaç öğrencinin cenazesini
görmedik mi? Annelerin acısını paylaşmadık mı? Ev ev terörist
arayan inzibatlardan kitaplarımızı saklamadık mı? 12 Mart muhtırasını
yaşamadık mı? Şeker kıtlığında, çayı kuru üzümle içmedik mi? Bir
Demirel, bir Ecevit, habire aynı siyasetçilere oy vermedik mi?
Acaba daha kaç sene gidip gidip geri gelecekler merak ediyorum
doğrusu? Ben kafadan 30 sene biçtim bile! Siyaset ne zor iş kimbilir?
Koca İnönü’yü bile öldürdü. Son zamanlarda artık titreye titreye
dolaşırdı Heybeli’nin rıhtımda. O ölünce adalılar pek üzülmüştür.
Duyduğuma göre yas ilan edilmiş, ilkokulun bahçesinde tören yapılmış.
Adadaki bütün meyhaneler ve yazlık sinema da kapatılmış. Şu son
senelerde kimleri vermedik ki toprağa? Türk güreşinin efsaneleşen
güreşcisi dağ gibi Yaşar Doğu bile gitti. Halide Edip, Ahmet Hamdi
Tampınar, Peyami Safa, Refik Halit, Behçet Kemal Çağlar, Vahi
Öz, Haşim İşcan, Orhan Kemal, Cemal Gürsel... Halikarnas balıkçısı
bile direnemedi ölüme. Menderes’i astılar. Ya depremde kaybettiğimiz
vatandaşlarımız? Gediz, Varto, Sakarya yıktı geçti onca insanı...
Daha kaç sene oldu Amasya’daki kömür ocaklarındaki grizu patlaması?
68 İşçiye mezar oldu Yeni Çeltik! Ya Zonguldak?
Ooof! Of! Neden hep kötü şeyleri hatırladım ki şimdi?
Aklımdan hiç çıkmıyor yaşamını yitiren
onca insan! Dikkatsizlik, ihmal, pervasızlık hep mi bizim memleketimizde?
Şu Hendek’teki kaza neyin nesiydi? 25 yolcu asit içinde yanarak
can verdi...
Ah, düşünmemeliyim bunları, çok acı
ama düşünmemeliyim. ABD aya ayak bastı, biz hala felaketlerimizle
uğraşıyoruz. Yeter, amma çok eleştirdim! Bütün dünya kaynamıyor
mu zaten? Münih Olimpiyatlarını daha yeni kana bulamadılar mı?
Yam yam lakaplı İdi Amin bile durduk yerde kendini general ilan
etmedi mi? Diktatörlüğün bu kadarı olmaz! Eh Rusya’nın da artık
Leonid Brejnev’i var. Utanmadan Berlin duvarını da ördüler. Adam
Kremlin’in bir numaralı adamı olmadı mı? 60’lı-70’li yıllar biraz
uğursuz galiba! Yurt dışında da eskiler göçüp gitti. Keneddy’yi,
Martin Luther King’i vurdular. Sir Winston Churchill, Charles
de Gaulle, Walt Disney, Pablo Picasso, hepsi öldü. Ah ben en çok
Clark Gable’a üzülmüştüm. Gerçi o öldüğü zamanlar çok küçüktüm
ama hep hayrandım o adama. Anket yazarken en sevdiğiniz yabancı
aktrist’e hemen onun adını yazardım. Kızlar gülerdi bana. "Yahu,
Alein Delon, James Dean varken Clark olur mu? Baban yaşında adam"
diye eleştirirlerdi. Olsun, ben hala hayranım o ince bıyıklı adama...
Şimdi hatırlayıverdim. “Hangi ünlüyle
tanışmak istersiniz?” sorusuna da Sadun Bora yazardım hep! Kızlar
dudak büker ve “Kim bu ya?” diye sorduklarında kızardım. Kızı
Deniz ve karısı Oda ile tüm dünyayı dolaşan bu adama apayrı bir
hayranlık duyardım ve “Kısmet” adlı teknesini hep kıskanırdım.
Yok yok, güzel şeylere de tanık olduk aslında. İnsanlık adına
yapılan ilkleri de görmedik mi? Neil Armstrong aya ayağını bastı.
Cristian Bernard 25 yaşındaki Denise’nin kalbini 53 yaşındaki
Louis’e taktı. Nerde bizde böyle başarılar? Biz başımızdakilerle
ve Makarios’la uğraşmaktan başka ne yapıyoruz ki? Allahtan Balkan
Şampiyonaları, Akdeniz oyunları var da biraz göğsümüz kabarıyor.
Ha birde Küçükçekmece’de Atom Reaktörü Merkezi açılmış. Ne işe
yarayacaksa? Atom kim, biz kim? Daha tam anlamıyla radyasyonun,
elektronun ne olduğunu bile bilmiyoruz. Eh bir de Boğaz Köprü'müz
var artık. 69 yılında 303 milyona ihale edildiğinden beri epey
zaman geçti ama sonunda iki ucu bağlandı çok şükür! Ne para ama?
303 miyon!
Ne oldu bana böyle? Şurda tekerleklerin
yere değmesine iki dakika kaldı, dünyanın son on senesinin çeteresini
çıkardım resmen.
Yok, yok moralimi bozmamalıyım! Gezmeye
geldim ve gezeceğim! Özlediğim herşeyi yapacağım bir güzel! Tommiks’lerimi,
Teksas’larımı bile özledim ya! Onları bir güzel havalandırırım.
Sonra da sıraya koyar tekrar tekrar okurum. Elimde bir şişe çamlıca
gazozu, radyoyu da açtım mı, oh! Televizyon pek ahım şahım değilmiş!
En iyisi radyo dinlemek. Altan Erbulak’ın kahkaha makinesi skeçlerini,
Eşref Şefik’in naklen güreş anlatmalarını, Yıldız Kenter’in temsil
saatini, Uğurlugilleri, hatta Suat Taşer’in “Binbir Gece Masallarını”
bile özledim. Hiçbir şeyi unutmamışım işte! Canan ağlamıştı ardımdan;
“gözden uzak olan, gönülden de ırak olur. Gidince unutursun buraları!”
demişti. Unutmak ne mümkün? Ne boğazın iyot kokusunu, ne Arnavut
kaldırımlarını, ne çamların yeşilini ne de çinko kaplı evimi unutmadım...
Bir gün treleybüs’e biner, Mecidiyeköy’deki
Mefaret yengemlere de gitmem lazım. Bahçedeki dutlar çoktan olmuştur.
Dallara çıkar çıkar silkerim aşağı... Kırmızı erik duruyor mu
acaba? Yok, yok ayıp olur. Koskoca kızım artık, gülerler bana.
Olsun, onlar beni bilir, bana hak verir. Bilirler tırmanmayı sevdiğimi.
Hiç ağaca çıkmadan erik, dut yenir mi?
Mutlaka Hilmi eniştelere de gitmeliyim.
Beni karşısında görünce Sacide hala ne sevinir kimbilir? Anneme
söz verdim, büyük halaya gitmeden olmaz! Sofanın penceresinden
Pera’nın girişini seyretmek ne zevkli olur. Tıpkı eskisi gibi.
Önce trenle Sirkeciye inerim. Sonra, buram buram benzin kokan
54 model bir Plymouth’a ya da siyah bir Buick dolmuşa atlar Taksim’e
çıkarım. Değnekçiler hala var mı acaba? Avanta alan değnekçilerle
kavga etmek yok! Çünkü anneme söz verdim. Dolmuşa binmeden evvel
iskeleye yürüyüp balık ekmek alırım ve bir güzel yerim. Yok, Hilmi
enişteye ayıp olur. Benim balık sevdiğimi biliyor. Bir koşu gider
Balık Pazarına, iki kilo tekir alıp gelir. Sonra da başlar anlatmaya.
Eskiden tekir’in adı “Tekeer” istavrit’in adı da “stavidy” diye...
Malum Constaninople görmüş bebekliğinde! “Kırk yıllık istavrit
nasıl stavidy olur enişte?” diye sormam yeter. Hele kulüp rakısını
açıp, haladan küçük sürahisiyle ince belli çay bardağını da istedi
mi, ne muhabbet! Başlar şiirlerine... Ben en çok Oktay Rıfat’ınkini
severim. Ne güzel de söyler onu dokunaklı , dokunaklı...
Gittim baktım şıkır şıkır Balık
Pazarı
üç tek attım sarhoş oldum ayak üzeri
üç doluya üç tanecik badem şekeri
top çiçeğim deste gülüm
canım İstanbul’um.
İyi ki annemden izin kopardım, iyi
ki yalvarıp yakardım. Kimbilir bu güzellikleri bir daha ne zaman
göreceğim? Kimbilir, belki de yıllar sonra hepsi mazi olur!
Halky
Turk Nokta Net / Forum / Aktüel 01.04.2002
|