|
...Sıfır-beş
yaş arasında bir küçük çocuğun çevresini algılaması, dünyanın en
ilginç olaylarından biridir. Beş yılda, inanılmaz bir hızla herşeyi
öğrenir. Altı aylık bir bebeği kucağınıza alıp bir aynanın önüne
durunuz. Bir size bakar, bir aynaya. Sizi tanır, ama kendisini tanımaz.
Annesinin başka bir bebeği tuttuğunu sanır, basar acı bir feryat.
Aynalarda kendisini tanır daha sonraları. Kendisine baka baka komiklikler
yapar.....
...Çocukların
konuşmayı öğrenmeleri de inanılmaz bir olaydır.Onlarla ne kadar
konuşursanız, konuşmayı o kadar çabuk öğrenirler. Annem, kızımı
karşısına oturtup sürekli nutuklar attığı için, Zeynep çok erken
konuşmuştu. Bebekler önce tek tek sözcükleri, sonra bunların arasındaki
bağlantıları kurarlar. Bu bağlantıyı kurmadan önce konuşmaya yanaşmayan
çocuklar da vardır. Örneğin oğlum Mustafa'nın geç konuşacağını sandım.
Sonra bir sabah, kapının zili çaldığında, sözcükler arasında hiç
duraksamadan, kararlı bir sesle "Anne, kapıyı aç, sütçü geldi"
deyince, bir mucize olmuşcasına afallayıp kaldım. Bundan önce, "bu
ne? bu ne" diye sorum dururdu ancak. Bir gün ona yemek yedirirken,
oyalansın diye, önüne bir dergi koymuştum. Aldığım çoğu dergiler
gibi bu da solcu bir dergiydi elbette. Stalin'in fotoğrafı vardır
orada. Mustafa, Stalin'in ünlü bıyığını göstererek "bu ne"
dedi. "Bıyık" dedim. Sonra "benim bıyığım nerde?"
diye sordum. (Gerçi Ece Ayhan beni "bıyıklı kadınlar"
arasına sokarak beni onurlandırdı ama, Stalin'in bıyığı yanında
benimkisi solda sıfır sayılır.) Bir buçuk yaşında Mustafa annesine
güvenini henüz yitirmediği için, bunu sorduğuma göre, benim de mutlaka
bir bıyığımın olacağını düşündü. Yüzümü dikkatle uzun uzun inceledi.
Sonra işaret parmağını cımbız değmemiş kalın kaşlarımın üstüne koyarak,
"işte bıyık bu" dedi.
....Çocuklar
konuşmayı öğrendikten sonra, dört beş yaşlarında gülmece duyguları
da gelişmeye başlar. Bir gün, Mustafa'ya kızdım, "eşek!"
dedim. Çocuk, öfkeden kıpkırmızı kesildi. Ama çok sakin bir sesle
"eşek ben değilim, eşek sensin" dedi. Ona "eşek"
demekle yanlış davrandığımı bildiğimden, hiç üstelemedim, sustum.
Aynı gün Anadoluhisarı'na gezmeye gittik. Yılda renk renk zerzevatlarla
yüklü, kır çiçekleri ve mavi boncuklarla süslü çok şirin bir seyyar
manav eşeği gördük. (Böyle eşekler de vardı eskiden) Oğluma "bak
ne sevimli eşek! Tıpkı sana benziyor" deyince, Mustafa "bu
eşek bana da benziyor, sana da" dedi ince bir gülümsemeyle.
Mustafa'nın oğlu Yunus da aynı yaşlardayken, bana kızdı, satışa
çıkardı beni. Boynuna astığı küçük davuluna vura vura, bağıra çağıra,
evin içinde dolandı durdu: "Satılık nene var! Gözlükleri var!
Memeleri var! Hep okur, hep yazar! Yemek yapar! Süpürüp siler! Poposu
var! Satılık nene var!" Sonra bana dönüp, "seni kimse
satın almıyor, görüyorsun" dedi.
....Küçük
çocukları, özellikle bebekleri öyle canayakın bulurum ki, küçükken
tanıdığım, kucağıma aldığım biri, yetişkin olunca ne denli değişirse
değişsin, hatta artık hiç de canayakın sayılmasın, küçükken sevimliliğini
anımsadığımdan, ona önleyemediğim bir yakınlık duyarım gene de.
Zaten bana kalırsa, annelerin çocuklarını her zaman sevmelerinin
başlıca nedeni, onların küçükkenki halini unutamamalarıdır. Gelgelelim,
ortada metanetle kabul edilmesi gereken acı bir gerçek var : Çocuklarımız
büyüyor. Yirmi yaşında, sonra otuz yaşında, sonra kırk yaşında oluyorlar.
Ve yetişkin insanlar olarak bize ne kadar ters düşerlerse düşsünler,
umarsız bir aşkla onları sevmeye devam ediyoruz. Oysa hayvanlar,
insanlardan çok daha akıllı bu açıdan. Kedilerin durumunu izledim
: Yavruları küçükken, onları besliyorlar, koruyorlar, onların üstüne
titriyorlar. Ama büyüyünce, patileriyle burnuna "pıt"
diye vurup, başlarından savıyorlar. Ne çare ki, insanlar böyle "pıt"
diye vuramıyorlar çocuklarının burnuna. Sonuna değin, çocuklarını
koruyorlar, onların üstüne titriyorlar. Gerçekleri açıkça söylemekten
korkmuyorsak (ki ödümüz kopar bundan) "ana sevgisinin"
ömür boyu süren gönüllü bir kölelik olduğunu kabul etmemiz gerekir.
Kişiliğini hiç beğenmediğimiz bir insana duyduğumuz cinsel tutku
kölelik sanılır. Oysa asıl kölelik çocuklarımıza duyduğumuz bu umarsız
aşktır. Kaldı ki, cinsel tutkular , bitiverir günün birinde. Ama
çocuklarımıza aşkımız hep sürüp gider. Müebbet aşka mahkümuzdur.
Günün birinde af çıkacak, müebbet aşktan kurtulacağımız umudu da
yoktur - kesinlikle yoktur. Bir acı gerçeği daha kabul etmemiz gerekmektedir
: Annelerle babaların büyüyen çocuklarıyla ilişkisi genelde mutlu
değildir. Kaç anne, kaç baba tamamiyle memnundur çocuğundan? Mutlu
evlilikler kadar enderdir bu belki. Ne var ki ; sizi mutsuz eden
eşinize katlanama, ondan boşanırsınız. Ama sizi aynı derecede mutsuz
eden çocuğunuzdan kopmanızın yolu yoktur, hatta herkesten, kendinizden
bile gizlerseniz mutsuzluğunuzu.
....
Annelerle babaların çocuklarıyla ilişkileri düpedüz mutsuz olmasa
bile, bir hayli gergindir genellikle. Sert de olsanız ya da benim
gibi fazlasıyla yumuşak da olsanız, kabahat hep sizdedir: Oğlum
Mustafa ilkokulun son sınıfındayken karnesini öfkeyle önüme attı.
"Senin paradoksların yüzünden matematikten iyi not alamadım"
dedi. Henüz on bir yaşında olan paradoks sözcüğünü kullanmasından
hafif bir gurur duymakla birlikte, bu suçlama beni üzdü. "Ne
gibi paradokslar?" diye sordum. Mustafa açıkladı : Öteki anneler,
çocuklarını iyi karne getirmeyince, onlardan hesap soruyor, onları
azarlıyorlarmış. Bense, bir diploma fabrikasında çalışan biri olarak,
gerçek bilginin ve gerçek kültürün, okullarla ve üniversitelerle
hiçbir ilgisi olmadığını anladığımı söylüyormuşum, bir insanın bir
yığın diplomayla karacahil kalabileceğini savunuyormuşum. Tanıdığım
en bilgili ve en kültürlü insanlardan biri olan Abidin Dino'nun
ortaokul diploması bile almadığını boyuna anlatıyormuşum. Asıl amaç,
diplomalı değil, bilgili ve kültürlü olmaktır diyormuşum. Buna benzer
paradokslar yapıyormuşum sabahtan akşama kadar. İşte, çok kitap
okuyan Mustafa da , bu aykırı düşüncelerim yüzünden , bol bol kitap
okumuş, dolayısıyla matematik dersine boş vermiş, sonuçta kötü not
almış.
....
Oğlum
bir daha karne getirdiğinde ciddi pozlar alıp yazı masama oturdum,
okuma gözlüklerimi taktım, karneyi dikkatle inceledim. Sonra, sert
yapmaya çalıştığım yapay bir sesle "oğlum, matematikten daha
iyi bir not alabilirdin" dedim. Mustafa karneyi öfkeyle elimden
kaptı, "Ben de seni adam sanmıştım, tıpkı öteki anneler gibisin"
dedi. Yani oğluma gene yaranamamıştım; çünkü çocuklarınıza yaranabilmenizin
yolu yoktur nasıl olsa (...)
Mina Urgan - Bir
Dinozorun Anıları
|