|
“MİMAR,
SADECE TEKNİK HİZMETİ YAPAN KİŞİ OLARAK GÖRÜLMEMELİ”
Dört
sene Mimarlar Odası Genel Başkanlığı yapan ve tarihsel-
doğal kültürün korunması çalışmalarında etkin rol oynayan
Oktay Ekinci’yi Tarihi Kentler Birliği çalışmalarını
sürdürdüğü ÇEKÜL Vakfı’nda ziyaret ettik. Öğretim
görevliliği, gazete yazarlığı, mimarlık, koruma
kurullarındaki ve sivil toplum kuruluşlarındaki etkin
çalışmaları nedeniyle yakın çevresini n dile getirdiği “çok
şapkası” var deyimini kabul etmeyen Ekinci, hayatının
ortasına mimarlığı oturtuyor. Ekinci: “Ne yazdıysam, ne
çizdiysem, neyi yönettiysem ve ne yaptıysam mimarlık
bağlarım ve bu sanatın kente, çevreye, topluma ve gelecek
kuşaklara karşı sorumlulukları içerisinde yaptım” diyor.
Elbette
ki öncelikle “mimar”ım!
Elbette ki
öncelikle mimarım…Neredeyse 25 yıla yaklaşan mesleki hizmet
ve sorumluluklarımın yanı sıra yazarlık, gazetecilik,
öğretim görevliliği, kamusal hizmetlerim, sivil toplum
kuruluşlarındaki çalışmalarım, meslek kuruluşu yöneticiliği,
Koruma Kurulları, Tarihi Kentler Birliği çalışmaları ve
diğerleri… Bütün bunların temelinde ve hatta her yerinde
mimarlığım var; daha doğrusu mimarlığın, ilgili her alanda
bana yüklediği görevler ve sorumluluklar var. Zaten bu
nedenle de kimilerinin benim için, üstelik iyi niyetli
olarak ve beğeniyle dile getirdikleri “çok şapkası var”
tanımına da katılmıyorum… Aydın olabilmek ve bilinçli,
yurtsever bir vatandaş olabilmek amacımın dışındaki tek
özelliğim, çok sevdiğim mimarlığımdır... Ne yazdıysam, ne
çizdiysem, neyi yönettiysem ve ne yaptıysam, mimarlık
bağlarım ve bu sanatın kente, çevreye, topluma ve gelecek
kuşaklara karşı sorumlulukları içerisinde yaptım… Başka
uzmanlık alanlarıyla ilgili ise asla iddialı fikirler ileri
sürmedim ve bunu kendimde hak ve yetki olarak da görmedim…
Mimarlık
eğitiminde yetenek sınavının kaldırılması büyük bir
talihsizlik...
İlkokulu
İstanbul-Fatih’teki Akşemsettin İlkokulu’nda; orta ve liseyi
de Aksaray’daki Pertevniyal Lisesi’nde bitirdim. Babamın
görevi nedeniyle sadece ilkokul 2. sınıfı Erzincan’da
okumuştum. 1969’da Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde
mimarlık eğitimine başladım. O yıllarda Akademi, merkezi
sistemle değil, sadece özel yetenek ve genel kültür
sınavlarıyla öğrenci alıyordu… 1980’den sonra yetenek
sınavını mimarlıkta kaldırdılar ve 15 yılı aşkındır ÖSS
puanları ile öğrenci alınıyor, ki ben bunu mimarlık eğitimi
adına en büyük talihsizliklerden biri olarak görüyorum…
İnsan, tesadüfen yada ilk tercihi olmadan, ayrıca tasarım ve
gözlem yetenekleri de yeterli olmadan nasıl mimarlıkla
buluşabilir?.. Kuşkusuz bu yeni sistemde de iyi mimarlar
yetişiyordur. Ama genel duruma baktığımda herhangi bir
teknik eğitime başlar gibi mimarlık eğitimine başlanmasın,
mimarlığın teknikten önce bir sanat ve yaratıcılık olduğu
bilinci içinde davranılmasını da körelttiğini
gözleyebiliyorum… Mimarlıkta sanattan, estetikten, kültürel
birikimlerden, tarihten ve çevreden uzaklaşmak aslında
toplumun temel sorunlarından biridir… Çünkü, yozlaşmış,
tekdüzeleşmiş, kimliksiz yapılı çevrelerde yaşayan ve bundan
olumsuz etkilenen mimar değil toplumdur… Ne var ki toplumda
da mimarlık kültürü gerileyince; ve mimar, güzellik ve uyumu
yaratan değil de bina yapımı için zorunlu teknik hizmeti
yapan kişi olarak görülükçe, kentlerimizdeki çirkinleşme ve
kişiliksiz peyzajlarında artık önü alınamıyor...
Akademi’den ayrılmak için hiç acele etmedim; Akademi’ye
gönülden bağlıydık...
Yeniden
Akademi yıllarına dönersek, dönemin siyasal çalkantıları
içindeki “öğrenci temsilciliğimin” yoğun gündemleri yüzünden
uzayan yüksek öğrenimimi 1977’de tamamlayabildim… İtiraf
etmeliyim ki Akademi yıllarının uzun sürmesinin tek nedeni
bu değil, bizzat Akademi’ye olan bağlılığımızdı...
Öğrenciyken hem mimarların yanında yardımcı olarak, hem de
müzisyenlikle para kazanmaya başladığımdan ve ayrıca ailem
de bana çok rahat bir öğrencilik ortamı sağladığından
olacak, mezun olmak için, daha doğrusu Akademi’den ayrılmak
için hiç de acele etmedim diyebilirim… Bana yine son sınıfta
geçirdiğim bir ameliyatın bir yıl süren tedavisi de
eklenince, öğrencilik serüvenim neredeyse 8 yılı bulmuş
oldu...
Akademi’den Muğla’ya…
Mezun
olduktan sonra, aynı okulun öğrencisiyken son sınıfta
evlendiğimiz Zehra’yla birlikte İstanbul’dan ayrılarak
Muğla’ya yerleştik. Bunun nedeni eşimin ailesinin Muğlalı
olması sanılırsa da öyle değildi. İstanbul’dan Anadolu’ya
geçmeye zaten kararlıydık... Diploma projesi konum olan
Muğla’da Belediye Binası projesi için ilk kez bu kente
gidip, arsayı görmenin ardından proje hakkındaki önerilerini
almak üzere Belediye Başkanı Erman Şahin’le de tanışınca,
yaşantımızın en önemli kulvarı belirlenmiş oldu… Erman Bey,
belediyede mimara ihtiyaçları olduğunu ve eğer istersem
mezun olur olmaz çalışabileceğimi söyleyince, Zehra’nın
ailesini de sevindiren kararı aldık.
Tarihi
Muğla’yı apartmanlaştırmaya karşı korumak için tam zamanında
kolları sıvadık…
Muğla’daki,
1977-1980 yılları arasında sürdürdüğüm Belediye İmar
Müdürlüğü görevimin, bugünkü kentsel koruma ağırlıklı
mesleki çizgimde önemli ve öncü payı vardır. O yıllarda
Muğla’daki kent ölçeğinde tarihi doku koruması çalışmalarını
belediye sorumlusu olarak yürüttüm…Tek tek eski evlerin
korunmasının ötesinde, eski yerleşim merkezinin tamamının
apartmanlaşma baskısına karşı kurtarılması çalışmamız
sonucunda, Muğla, özgün mimari ve kent kimliğini bozulmadan
yaşatabilen ender yerleşmeler arasında yerini almış oldu.
Gerçi, başlangıç yıllarında korumaya karşı çıkan kesimlerin
anlatılmaz baskılarıyla da çokça karşılaştık. Ancak hem
gençlikten olacak, hem de Erman Şahin’in onlara yüz vermeyen
ve bizi hep yüreklendiren tutumları sayesinde, tarihi
mimariyi ortadan kaldırabilecek her türlü yeni yapılaşma
talebi ve ısrarına ödünsüz göğüs gerdik… O kadar ki, kentin
en eski camilerinden ve tarihi kutsal merkezlerinden Şahidi
Camisi’nin çatısına özgün kiremit yerine teneke kaplayan
Vakıflar İdaresi’ni durduramayınca, camideki onarım
inşaatını bile mühürleyerek durdurmuş, hatta elektriğini
bile kesmişti. İşte böylesi ödünsüz çabalarla yaratılan
kentsel koruma başarısının daha ilk yıllarda kalıcı bir imar
kültürü olarak yerleşmesinde, bizim kente zamanında
müdahalemiz, ve aynı yıllarda Muğla’nın yeni imar planını
“koruma amaçlı” yapan İller Bankası ekibindeki duyarlılık
önemli bir paya sahip olsa bile, hem 1970’lerin sonlarında,
hem de 12 Eylül 1980 rejiminin ardından 1984 sonrası süreçte
yeniden Belediye Başkanı seçilen Erman Şahin ile onu izleyen
dönemin Belediye Başkanı Orhan Çakır’ın, kentsel ve mimari
korumaya olan ilgi ve duyarlılıklarının da çok önemli rolü
vardır.
Zaten
Muğlalılar da 1980’lerden bu yana tüm yerel seçimlerde, “sit
alanı uygulamasını kaldıracağız” diye oy isteyenleri değil;
“sit kararları Muğla’nın kimlikli ve güzel kalmasının
güvencesidir, Muğla bozulmadan gelişmelidir” diyen belediye
başkan adaylarını seçtiler her zaman… Bunda, kentsel koruma
çalışmalarımız esnasında özelikle yerel halkla kurduğumuz
yakın ilgi ve dostluk bağlarının etkisi vardı.
Hatta
Muğla’da ilk kez bir mimarın apartmanları terk ederek,
tarihi semtler içindeki eski bir evde yaşamaya başlaması
örneğini de yine biz gösterince, söylemimizle davranışımızın
birlikteliği bu güveni ve bağlılığı daha da artırdı.
Yorgunluğumuzu 1910 yapımı tarihi bir Rum evinde
çıkartıyoruz…
1992’ye
kadar Muğla’da kalarak, yöresel mimari ile doğal çevrenin
yaşatılması çalışmalarında da etkin olarak yer aldık.
1980’lerin ilk yarısında doğan iki oğlumuz da
ilköğrenimlerini Muğla’da yaptılar;sonra hep birlikte
yeniden İstanbullu olduk. 1992’den bu yana her yaz, tarihi
Saburhane semtindeki 1910 yapımı eski bir Rum evi olan kendi
evimize tatile gidiyoruz. İstanbul’daki evimizde kültür
varlığı ve eski bir Kanlıca evi ama Muğla’dakini yıkmadan
onardığımız için daha bir güzel dinlendirici. Sabah erkenden
evden çıkıp meydandaki kahvelerde Muğlalılarla söyleşmek
bana en dinlendirici gelen bir tatil eylemi oldu. Yine hâlâ
Muğla’ya her gittiğimizde, karşılaştığım herkes bu kentin
diğer kentler gibi “beton yığını” olmamasından ötürü
teşekkür ediyor… Bu ilişkilerden ötürü, 2000 yılında kurulan
Muğla Koruma Kurulu’nda üstlendiğim Kurul üyeliği ve
ardından Kurul Başkanlığı görevlerimi de halkla çok samimi
diyalog ve karşılıklı saygı, sevgi içinde yürüttüm. 3 Kasım
2002 seçimlerinin ardından AKP’li ilk Kültür Bakanı Hüseyin
Çelik “siyasi bir refleks” içinde beni görevden alıncaya
kadar da yerel insanlarla sıcak bağlar içindeki bir Koruma
Kurulu çalışmasının örneğini sergilediğimize inanıyorum.
Koruma Kurulları’ndaki üyelik görevime ise aslında 1993’ün
başlarında İstanbul’da başlamıştım. Daha doğrusu, dönemin
Kültür Müsteşarı Emre Kongar’ın ısrarlarına karşı
koyamayarak, bu vefasız ama çok önemli görevi üstlenmek
durumunda kalmıştım.

Altı kez
ya görevden alındım ya da…
“Vefasız”
diyorum, çünkü geçen on yıl içinde, son Muğla vefasızlığı da
olmak üzere, değişik Kültür Bakanları tarafından tam 6 kez
ya görevden alındım, ya da Erzurum, Antalya gibi kurullara
atanarak, İstanbul’daki bu alandan uzaklaştırıldım. Tümünde
de (sonuncusunun davası sürüyor) yakın arkadaşım ve vekilim
Av. Derviş Parlak’ın açtığı davaların sonucunda görevime
iade edildim. Bu davalarımdaki “ısrarımızın” nedeni ise,
sadece korumaya dönük davranış ve tutumlarımdan çıkarları
zedelenen çevrelerin, bakanlar üzerindeki telkinleri
sonucunda görevden alındığımı bilmemdi; ve bu benim onuruma
dokunuyordu. Mahkemelerde aynı durumu hep hukuka aykırı
bulduklarından, Türkiye’de görevden alınan ve geri dönen
kurul üyeleri arasında galiba rekor bendedir.
Beni ise,
dört kez alınıp, benzer yargı kararlarıyla geri dönen ve
Trabzon kuruluna büyük emek veren, arkadaşım ve yine MSÜ
hocası Prof. Dr. Cengiz Eruzun izliyor… 2000 yılında kurucu
üyesi ve izleyen yıllarda başkanı seçildiğim Muğla Koruma
Kurulu’nda da çok önemli yeni sit kararları aldık, koruma
amaçlı plan ve projelerde bu amaca uygun bir düzeyin
gelişmesine önemli katkılarda bulunduk; ancak bu bölgede de
korumanın, rantlarına engel olduğu çevreler siyasi
iktidardan daha büyük destek bulduklarından, 2003 yılı
ilkbaharında, yaşantımın en uzun yıllarını adadığım Muğla
ilinin güzelliklerini gözetme görevime son verildi. Fakat,
ben yine de eskiden olduğu gibi bu değerlerin yaşatılması
için yaşamın her alanında elimden gelen çabayı gösteriyorum.
Kurul’da göreve devam eden diğer üyelerin duyarlılıkları ise
beni rahatlatıyor ve teselli ediyor
Gazete
yazarlığım 1970’lerde başladı; 1980’lerde sürekli oldu…
Gazete
yazarlığına da yine 1980’lerde Muğla’daki Devrim Gazete’si
ve Erman Şahin’in Yeni Muğla gazetelerinde, yöresel
konulardaki köşe yazarlığı ile başladığımı söylemeliyim…
Aslında, 1970’lerde, henüz öğrenci iken de Demirtaş
Ceyhun’un yönettiği Politika gazetesinde yazıyor, hatta para
da alıyordum… Ancak, düzenli köşe yazarlığına doğru geçiş
Muğla’da oldu… Bu yazıların tümü yine tarihi, kültürel ve
doğal çevrenin korunması ve yaşatılması konularını
içeriyordu. Sorunların üzerine giden, sorun yaratanları
sorgulayan ve çevrenin korunmasında duyarlı yurttaş
davranışlarını da harekete geçirerek destekleyen yazılar,
etkinlikler, toplantılar, kültür şenlikleri, hatta doğrudan
eylemler düzenlemek, bu yazılarla birlikte 1990’lara kadar
kesintisiz sürdü…
Aynı
süreçte, yine Zehra ile birlikte Mimarlar Odası’nın Muğla
temsilciliği görevlerini de üstlenerek, meslek odamızın
Güney Ege’deki kıyıların, ormanların ve sit alanlarının
korunması hareketini örgütledik ve harekete önderlik ettik….
Örneğin 1980’lerin ikinci yarısında Göcek koylarının
yağmadan ve turizm amaçlı tahsis kararlarının elinden
kurtarılmasında; Kayaköyü’nün turizm şirketlerince kapatılıp
özel bir tatil köyü yapılması girişimlerinin engellenerek
buranın tarihi dokusu korunarak bir “dostluk ve barış köyü
olması” projesinin gündeme getirilerek sürdürülmesinde;
şimdiki Milas-Bodrum Havaalanı’nın Güllük’teki ekolojisi
korunması gereken kıyı lagüner alanının üzerine değil de
bugünkü doğru yere yapılmasını sağlayan çevre
direnişlerinde; Gökova Körfezi’nin bütünüyle 1. derece sit
olarak korunması kararlarında ve daha çok sayıda çevre
kazanımında önemli payımız ve emeğimiz vardır… Bu
mücadelenin zaman zaman yıpratıcı zorluklar ve büyük özveri
isteyen gerilim ve yokluklar içinde sürdürülmesi ise galiba
gençlik yıllarımızın onurlu anıları olarak aynı kazanımlarla
bütünleşmiş ve anlam kazanmış oldular…
Cumhuriyet gazetesindeki köşem, aslında bir “etkinlik
belgesi”…
1990’ların
başlarından bu yana da Cumhuriyet gazetesinde yine sadece
uzmanlık ve ilgi alanım olan çevre, kentleşme, mimarlık,
şehircilik ve çoğunlukla yine bunlarla ilintili kültürel
konularda, özellikle de mimarlık ve uygarlık mirasının
korunması ve yaşatılması yönünde yazıyor, araştırmalar
yapıyor ve aynı alandaki çalışmalara katılıyorum. İlhan
Selçuk ve diğer Cumhuriyet yazarlarıyla da Muğla
yıllarımızda tanışmış ve ilk yazılarımın gazetede
yayımlanmasında teşvik ve desteklerini görmüştüm.
İlerleyen
yıllarda İstanbul’a da yerleşince, bir yandan Mimarlar Odası
İstanbul Büyükkent Şubesi Başkanlığı’na seçilip bu görevi
sürdürürken, bir yandan da Cumhuriyet’in kadrolu yazarı
oldum. Mimarlığın ve Mimarlar Odası’nın İstanbul ve yurt
düzeyindeki çevre ve kültür mücadelesinin tam içinde ve
önlerinde olan birisinin, aynı eylemliliği yazılarında da
sürdürmesi, galiba özgün bir “yazarlık” tipi yarattı. Çünkü
sadece kuramsal fikir yazıları değil, bence asıl önemlisi
hep “eylemlilik” içinden çıkan konuların yazıya dönüşerek
kamuoyuyla buluşması, gazetedeki köşenin de sanki bir
“etkenlik belgesi” olmasını sağladı. Tarihsel, kültürel ve
doğal çevre değerlerinin savunulmasında odaklanan bu
uğraşım, aslında mesleğimle ve hatta özel yaşatılma ilgili
diğer tüm alanlarda da temel ve belirleyici bir alan…
8 yıl
öğrencisi olduğum okulda şimdi öğretim görevlisiyim
Örneğin,
1993 yılından bu yana Mimar Sinan Üniversitesi (MSÜ)
Mimarlık Fakültesi-Şehir ve Bölge Planlama Bölümü’nde
yürüttüğüm yüksek lisans derslerim de “kentsel planlamada
yöresel kimlik değerleri” ve “kültür-çevre değerleri için
koruma politikaları”…
Aynı
zamanda 1977’de mezun olduğum Devlet Güzel Sanatlar
Akademisi’nin devamı olan MSÜ’nün mimari restorasyon eğitimi
veren meslek yüksek okulunda da eşim Zehra Hanım hocalık
yapıyor.
Ailecek
mimarlığın ve kültürün içerisindeyiz
Eşim Zehra
da Akademi mezunu ve anlayacağınız ailece mimarlık ve kültür
mirasının korunmasıyla bütünleşmiş durumdayız.
Buna, büyük
oğlumuz Kerem’in de yine MSÜ’de şehircilik eğitimi almasını
ve ilk staj konularından itibaren tarihsel dokuların yoğun
olduğu yerleşmelerde yoğunlaşmasını, ve küçük oğlumuz Haşim
Esat’ın ise Bilgi Üniversitesi Sinema ve Televizyon Bölümünü
tercih ederken, yıllardır bizlerle Anadolu kentleri ve ören
yerlerdeki uygarlık değerlerinin izini sürüp, şimdi de
bunları tanıtan ve belgeleyen bir mesleğe yönelmiş olmasını
eklediğinizde, Ekinciler olarak adeta bir Koruma Kurulu gibi
oluyoruz.
Mimarlar
Odası’ndaki çalışmalarımda da tarihsel-doğal mirasın
korunmasının kavgasını verdik!..
Yine
1980’li yıllarda Muğla’da başlayıp, sonra 1992’den itibaren
İstanbul’da süren ve 1998-2002 yıllarında da Genel Merkez
düzeyinde üstlendiğim Mimarlar Odası yöneticilikleri ve
başkanlık görevlerimde de çalışma arkadaşlarımla birlikte,
tarihsel-kentsel ve doğal mirasın gözetildiği bir mimarlık
ve şehircilik anlayışının dur durak bilmeden kavgasını
verdik… Yanlışların durdurulması, doğru uygulama ve
politikaların geçerli olabilmesi yönünde, Mimarlar Odası’nın
yurt düzeyindeki hemen tüm şube ve birimleriyle
sürdürdüğümüz ve elbette ki bizden önceki yönetimlerden
miras alıp, şimdi de artık daha genç kuşaklara esin kaynağı
olarak devrettiğimiz mücadelelerde, aslında kendimizi de
yetiştirmiş ve inançlarımızı güçlendirmiş olduk. Şimdi bu
birikim ve inancımı da ÇEKÜL Vakfı’nın aynı yöndeki zengin
deneyimleriyle birleştiriyorum… 2000 yılında bizlerin de
etkin desteği ve katılımıyla kurulan Tarihi Kentler
Birliği’ne hemen destek veriyoruz, hem de bu birliğin tarihi
kent dolularını belediyeler eliyle koruma amaçlarına katkıda
bulunuyor; ortak mesai içinde çalışmalar yapıyoruz…
Ailemin
kentini ihmal etmek bende bir burukluk yaratmıştı
Yıllarca
Muğla, İstanbul ve giderek de ülkenin bir çok kentinin tarih
ve kültür değerlerine hizmet verirken, çocukluğumdaki hemen
tüm yazlarımı geçirdiğim, çok sevdiğim ve müziğinden
oyunlarına, edebiyatından efsanelerine kadar tüm kültürel
zenginliklerini kendi kişiliğimle de bütünleştirdiğim Kars’a
yeterince ilgi göstermiyor olmak, bende hep bir burukluk
yaratmıştı.
Mimarlar
Odası Genel Başkanlığım sırasında Kars’a belediye başkanı
olan Naif Alibeyoğlu’nun bizle ilişki kurup, kentin imar
sorunlarına çözüm bulmak için katkı istemesi, yılların
özlemini gidermeme neden oldu ve ÇEKÜL ile birlikte bu
kentin tarihsel dokusunu sürdüren bir imar ve planlama
sürecine kavuşması için kolları sıvayarak, çalışmalara
başladık. Yaklaşık 2.5 yıl süren çalışmalarımızın sonucunda,
Kars’ta daha önce sayıları sadece 80 kadar olan tescilli ev
ve bina sayısı 200’ü geçti. Bu kenti bezeyen 19. yüzyıl sonu
ve20. yüzyıl başı eski Rus binalarının elde kalan tümünün
artık korunacağı demek.
Batlık
mimarisindeki bu özgün taş binaların bulunduğu tarihi kent
merkezi için de “sit” olması kararlarını üretmeye dayanarak
oluşturan “Koruma Amaçlı İmar Planlaması” çalışması
tamamlandı. Eskiden aynı binaların arasına, hatta yanlarına
yapılan 7-8 katlı apartmanlar artık durduruldu. Artık,
tarihi kent merkezinde, eski binalarla uyumlu ve en çok 3
yada 4 katlı binalar yapılabilecek. Burası kent dokusunun en
büyük ve önemli kesimini oluşturuyor.
Yalıtım Dergisi
Temmuz-Ağustos 2003 Sayı 43 s:24-30
www.dogayayin.com
|