|
HARİTADA OLMAYAN "SİT"
E-24 karayolu Selçuk'un içinden geçerken gidiş ve geliş
yönlerinde
ü-çer şeridi olan geniş bir bulvara
dönüşür. Eğer Kuşadası yolcusu iseniz
yavaşlamaksınız.
Tabelalar, birkaç yüz metre önceden sizi uyarır
ve
ne kadar yabancı olsanız da Kuşadası yolunu
kimseye sormadan rahatlıkla bulabilirsiniz. Efes ve
Meryem Ana Tapınağı için de yeteri kadar işaret vardır.
Ne
ki, Anıtlar Yüksek Kurulu'nca sit alanı kabul edilerek tüm evlerine
eski eser karan getirilmiş ender köylerimizden biri olan
Şirince'ye gitmek
istiyorsanız ve de bölgenin yabancısı
iseniz, yolunuzu aynı kolaylıkla bulmanız olanaksızdır.
İlk
güçlük haritada ortaya çıkar. Bu tarihi köyün adı haritada yoktur.
Kültür ve Turizm Bakanhğı'nın hazırladığı ve tüm turizm bürolarında
bulunan,
ülkemizin tarihi ve kültürel merkezlerini ve yollarını gösteren
haritada Şirince'yi göremezsiniz. (Aynı bakanlığa bağlı olarak görev
yapan Anıtlar
Yüksek Kurulu'nun karan, haritanın baskı tarihinden daha eski
olmasına
rağmen)
Harita'yı çantanızdaki yerine koyup, birisine sormayı yeğlersiniz.
Ne
demişler? "Sora, sora Bağdat bulunur"... Siz de Bağdat'a
gitmediğinize
göre, alt tarafı Selçuk'a 8 km. mesafede olan bu köye nasıl
ulaşılabileceğini
bir
kerede öğreneceğinizden eminsinizdir.
İlk yanıtı aldığınızda rahatlıyabilirsiniz:
-"Bulvar'da izmir yönünde gidin, sağa dönen bir sokağın köşesinden
yol levhasını göreceksiniz. O sokağa girin ve devam edin..."
Arabanızı, her sokağın köşesinden levha arayarak yavaş
yavaş sürersiniz.
Ancak, sapmanız gereken sokağı geçtikten
sonra
içinizden bir
ses,
"hemen
başını geriye çevir ve bak"
komutlanylanyla
sizi
uyarmazsa Şirince
yazısını okuyamadan bulvarın sonunu bulabilirsiziniz. Yol
levhası,
bulvarın izmir yönüne giden şeridinden
sağa dönen bir sokağın köşesinde duruyor
a-ma
sırtı size dönük olarak. Önü, İzmir yönünden
gelenlere yol gösteriyor. O
yönden gelenlerin ise bulvarın
diğer şeridinden
geçtiklerinden
ve de orta rece'nin tabelasını farkedebilmeleri
için Süpermen gibi engel tanımaya bir
görme
gücüne sahip olmalan gerekiyor...
Şirince'nin haritalarda görülmemesi taksicilerin işine yanyor.
Turistler,
neresi olduğu ve hangi yoldan gidildiği konusunda hiçbir işaret
bulamayınca,
-eğer her şeye rağmen mimari güzelliklerini duyduklan bu köyü
mutlaka
görmeyi akıllarına koymuşlarsa-
taksiler onların bu problemini çözüyor. Turistik fiyatların da
ateşlemesiyle marşa basan sürücüler, kendilerinden başka
kimsenin farkedemiyeceği arkası dönük
tabelanın yanından sağa dönüp,
Y.S.E'nin açtığı 8 km.lik taşlı ve tozlu yola
dalıyorlar...
SEKİZ KİLOMETRELİK YOL YİRMİ DAKİKA SÜRÜYOR
Bulvardan sağa, sokağa döndükten sonra levhayı gördüğümüzde yolumuzun doğruluğundan emin olduk. E-24'e
paralel olan demiryolunu geçtik,
sokak bitti ve yol ikiye aynlıyor. Şirince'yi
tekrar gösteren bir yön tabelasını boşuna aradık. "Sezgi gerekiyor"
Sağa giden daha düzgün gibi. Döndük. Biraz ilerde tekrar yol aynmı.
Eşeğiyle gelen köylüye soruyoruz. Yanlış yoldayız. Az önce
sezgimize güvendiğimiz yere dönerek bu kez soldaki yola girdik.
Selçuk'un son evlerinden sonra, 8 km.lik Şirince yolu böyle başladı.
Taşlı ve toprak yolda 4 km kadar gidiyoruz, sonra yokuş ve virajlara
sarıyoruz.
Tozdan en kısa zamanda kurtulmak için, arabanın daha sonraki bakım
giderlerini de sineye çekerek hızı artınyoruz. Sarsıntıdan ve
gürültüden ko-nuşmalanmızı kesip, toz ve suskunluk içinde yirmi
dakikada Şirince'ye ulaşıyoruz.
Tepede, önce bir ilkokul binası. Bugüne dek gördüğümüz en güzel bir
köy ilkokulu yapısı. İlk tahmin yüz yıllık bir taşbina. Önünde, belh'
ki kendiyle
yaşıt, dört yönde kuması olan, oymalı bir mermer çeşme.
"Şirince
Köyü
İlkokulu"
yazısını okuyor rahatlıyoruz, tepeyi aşıyoruz ve işte Şirince..
Bütün görkemiyle karşı tepenin
yamacına yaslanmış, kendini besleyen ve
yüzünü güldüren bereketli ovasını ağır bir
sessizlik içinde seyrediyor. Kırmızı kiremitli çatılar, bembeyaz
duvarlar, oranlı ve biçimli kapı ve pencerelerin
beyazlık üzerindeki lekeleri ve her bulduğu
boşlukta göğe tırmanmaya çalışan yeşil...
Köye doğru inerken sola yön veren bir tabela: "Otopark-Cafe"
İşte
ilk turizm işareti. Tabelaya uyuyoruz ve köy meydanına ulaşıyoruz.
Çınarlar altında serinleyen Şirincelilerin bakışlan üzerimizde.
Birinin "bunlar
yerli
"
dediğini duyuyoruz. Demek yabancılar da gelmeye başlamış...
Meydan'daki "Cafe" de bunun ürünü. Yeni bir bina, ancak,
mimarisindeki
çevreye uyma endişesi pek başanlı değil. Pencereleri kemerli. Şirin-ce'de
böyle pencere yok. Yine de temiz, düzgün bir bina. Kuruldan onaylı
projeyle inşa edildiğini öğreniyoruz.
ÇİRKİNCE'DEN ŞİRİNCE'YE
Şirince hakkındaki bazı bilgilerimizi
çaylanmızı içerken birbirimize hatırlatıyoruz.
Burasının
eski
adı
"Çirkince" imiş. Sonra, zamanın
valisi de
mis ki:
"Böyle güzel yerin
adı
Çirkince mi olur?
Değiştiriyorum. Bundan
böyle buranın adı
Şirince'dir".

Yanımızda oturan köylülerle merhabalaştıktan sonra bunu soruyoruz.
"Doğru"
diyorlar. Valinin adı Kazım Dirik. 1930'larda olmuş bu isim
değiştirme.
Vali. bir bakıma haklı; böylece köyün adı, eski deyişiyle, "ismiyle
müsemma" olmuş. Ama bir bakıma da konu tartışma götürür gibi. Çünkü
E-ge'de
pek çok bölgede hoşa giden, beğenilen şeylere "çikin"denir
("Çikin"in
söylenişi) Örneğin Muğla'da çocuklar sevilirken
"pek de
çikin-miş"...,
"abo.. oğlanın
çikinliğine" gibi deyişler kullanılır. Eminim ki bir
Muğlalı nine ya da dede, Şirince'yi görünce "
ne de
çirkin
yer, çok hoşuma
gitti"
diyecektir. Yerel dildeki bu özellik dikkate alındığında, eskilerin
bu
"şirin"
beldeye neden "çirkince" dediklerine açıklık gelebiliyor.
Ancak,
anlaşılan Vali Kazım Dirik, yerel dili değil
resmi dili uygun görmüş. Şirin-ce'liler de bundan memnun. Çünkü onlar da
Ege'nin yerlisi değiller...
Şirince, eski bir Rum köyü. (Daha doğrusu , o zamanki nüfusuna göre
kasabası) Tümü
tarihi
eser olarak tescil edilmiş evleri, okul binası ve kilise,
manastır gibi bugün metruk durumda olan
yapıların tamamı Rumlardan kalma, çevredekilerle birlikte manastır sayısının 36 kadar
olduğu söyleniyor.
Köy,
1920-22
yıllarında,
Ege'deki Rumların bölgeyi terketmeleriyle boşalmış.
Şimdiki Şirince'liler
ve
anneleri, babaları, 1924'te, Selanik'den gelen
göçmenler.
Buraya
yerleştirilmişler.
Köyde şu anda yüzyetmiş hane var. Terkedilenler ve yıkılanlarla
birlikte
ev sayısı 250'yi buluyor. Yeni yapı yirmi kadar. Geri kalan tümü
eski ve
19.
yüzyılın yöredeki en zengin sivil mimarlık örnekleri. Sonsayıma göre
nüfus
ise 460. Hemen hesaplıyoruz. Hane başına 2,7 kişi duyuyor. Dışarı
göç
fazla, Yetişen gençler köyde kalmıyor. Doğurganlık da az. Nüfus
artmıyor,
tersine azalıyor.
Geçmişi sorduğumuzda köylüler ilk ağızda ve hep birlikte şunu
söylüyorlar:
"Burası 1880 hane
imiş"...
Şirince'nin geçmişte, bölgenin önemli bir merkezi olduğunu vurguluyorlar.
1800 hane, yedi-sekiz bin nüfus demek. Bugün Selçuk'un nüfusu
15000 kadar. Yetmiş sene önce için bu gerçekten önemli bir rakam. O
yıllan yaşayan, 75 yaşındaki Hüseyin (Çarboğa) Dede'den
nereden ve nasıl geldiklerini
soruyoruz. 1911 doğumlu. Köye yerleştikleri yıllarda 13 yaşlarında.
"Delikanlıydım, çok
iyi
hatırlıyorum"
diyor.
"Şimdi de delikanlısın"
diyoruz,
gülüyor...

Hüseyin Dede'nin anlattıklarına göre; bugün Şirince'de oturan tüm
yerli
aileler, 1924 yılında gelenler. Yine tümü
Selanik
in
Kavala
kazasına bağlı
Muştiyan
nahiyesinden. Gemiyle izmir'e çıkmışlar. Yanlarında getirdikleri
az miktardaki ev eşyaları ve hayvanlarıyla Çirkince'ye
yerleştirilmişler. Geldiklerinde köy bomboş. Evler bakımlı, sadece
tozlu ve kirli. Rumların bıraktığı
bazı eşyalar da duruyor. Türk hükümeti her aileye bir ev ve nüfus
başına
20 incir, 20 zeytin ağacı ile ikişer dönüm tarla vermiş.
"Yeterli
geldi
mi?
nedenlerini
anlatıyorlar. Verilen arazi ve ağaçlar geçinmeye yetmemiş. Uzun
yıllar güçlükle idare etmişler. Birçok aile, beş-on sene sonra
köyden ayrılıp
büyük şehre göç etmek zorunda kalmış. Köyde kalanlar ise, daha sonra
zilyetlik (kullanma hakkı) yoluyla arazilerini bir miktar daha
genişletmişler. Az
çok
rahata ermişler.
"BURAYA HEP EVLERE BAKMAYA GELİRLER"
Köylülere evlere bakmak için geldiğimizi söylüyoruz. Biliyoruz
diyorlar
ve ekliyor:
"-Buraya hep evlere
bakmaya gelirler. Turistler
de
çok
gelir."
"-Yalnız mı gelirler,
kalabalık
gruplar
halinde mi?"
"-Gruplar da gelir.
Gürkay
turizm haftada
iki
gün otobüsle buraya
turist getiriyor... Taksilerlele
de
sık
sık
gelirler. Tabii yazın.
Kışın
gelen
çok nadir olur."
"-Kışın da turistler mi
gelir?"
"-Bazen İzmir'den
memurlar gelir. Selçuk'daki belediyeciler de gelir."
"-Niçin gelirler?"
"-Şikayet var derler.
Ev yıkılıyormuş..."
"-Evleri
yıkmak yasak mı?"
"-Yasak..."
Hüseyin Dede'nin oğlu
Hasan
(Çarboğa) söze karışıyor.
O da 47 yaşında.
"-Dört yıl önce babam evini yıktı. Çünkü çöküyordu. Yıkıp yenisi
yapacaktı. Geldiler zabıt tuttular. Eski Eser olduğunu söylediler.
"-Başka ne yaptılar?"
"-Mahkemeye
verdiler."
"-Ceza
aldınız mı?"
"-Mahkeme
çok uzadı. Ama ceza almadık."
"-Sonuç ne
oldu. Evi ne yaptınız?"
"-Yapamadık.
Yıkıldığı gibi kaldı. Ev yapmak için plan çizilmesini
istediler."
"-Köyde,
bu
şekilde plan çizilerek yapılan
ya
da onarım gören eski
ev oldu mu?"
"-Evet.
Plan
çizdirince
izin
veriliyor. O zaman evi tamir edebiliyorsunuz.
Birkaç kişi etti.
Halen iki evi tamir ediyor, sahipleri..."
Konuşmanın burasında, Hüseyin Dede'ye
"mimarca"
bir soru soruyoruz.
"-Siz
buraya geldiğinizde bu
evler sağlam mıydı?"
"-Hem de çok..."
"-Peki, evlere niçin bakmadınız? Zamanla neden eskiyen-çürüyen
yerlerini tamir
etmediniz? Bunların daha dört
yıl
önce
eski eser
olarak
tesbit edildiğini
söylüyorsunuz.
Demek ki, sadece
dört
yıldan
bu
yana
yor.
-O halde, 1924'den 1982'ler kadar niçin
evlerinize bakmadınız ki,
çoğu
böylesine yakılacak dereceye geldi? Evler size yabancı mı
kaldı?
Selanik'deki evleriniz bu şekilde miydi?"
"-Hayır, Selanik'deki evlerimiz başka çeşitti."
"-Peki, bu evlere alışamadınız mı? Size kullanışsız mı geldi?"
"-Alıştık. Kullandık da. Güzel evler. Ama bakmadık, çürüdüler..."
"-Niye bakmadınız?"
"-Gelirimiz azdı. Ancak geçinebildik."
Hüseyin Dede'yi
sıkıştırıyoruz.
"-Ama sonra yeni topraklara sahip olup durumunuzu düzelttiniz
ve
köyden ayrılmayıp, kaldınız..."
"-Biz hep, buradan gün gelecek ayrılacağız, daha büyük şehirlerde
iş
tutacağız fikriyle büyüdük. Babamlar da böyle düşündüler. Göçmen
gelmiştik.
Şirince bizim için geçici bir yerdi.
Nedense, asıl yerimiz burası
olacak
diye hiç düşünmedik. Sonunda buranın yerlisi olduk..."
"-O zaman da iş işten geçmiş, evler artık tamamen eskimişti..."
"-Evet... Öyle oldu."
KÖYDE KÜTÜPHANE
Selanik göçmenleri 1924'de geldiklerinde Şirince'de belediye
kurulmuş.
Binası hala
duruyor. İlk belediye başkanı Ahmet Bey.
"İyi Reislik yaptı"
diyorlar.
Çok hizmet etmiş. Sonra,
nüfus azalmaya başlayınca, 1945'lerde
belediye
kalkmış.
Evleri gezmeden önce,
burası hakkında biraz daha bilgi edinebilmek i-çin,
Şirince'yi anlatan herhangi bir kitap, dergi ya da turizm
broşürü olup olmadığını soruyoruz. Yaşlı bir amca, köyün kitabı
olduğunu söylüyor, adını
soruyoruz:
"-Benden Selam Söyle Anadolu'ya."
"-Okudun mu?"
"-Okudum."
"-Köyde başka okuyan var mı bu kitabı?"
"-Çoğu bilir, ama okumazlar."
Dido
Sotoriyu'un
bu kitabındaki olayların Selçuk ve Şirince yöresinde
geçtiğini, ancak
bizim
sadece Şirince'yi
anlatan bir kitap olup olmadığını
sorduğumuzu
yineliyoruz. Bir kaç kişi,
"Köyün kütüphanesi var. Bir bakın"...
diyorlar.
Köy
ve kütüphane...
birdenbire heyecanlanıyoruz. Göstermelerini istiyoruz.
"Benden Selam Söyle Anadoluya"yı
okuyan amca
kahvenin garsonuna
seslenerek, bize
kütüphaneyi
göstermesini söylüyor.
Garson içerden
sesleniyor.
"Gelin, girin içeri"
ve
"işte bu"
... diyor.
Eski bir ahşap dolap.
İnsan yüksekliğinde.
Altı tahta
kapaklı,
üstü
cam çerçeveli.
Cam bölmenin i-çinde iki raf üzerinden gelişigüzel sıralanmış
otuz-kırk kadar
kitap
ve dergi.
Köyün kütüphanesi işte
bu
dolap.
Kitap
ve dergilerden
bazılarının adlarına
bakıyoruz:
Cumhuriyetin
Getirdikleri (M.E.Bakanlığı yayını.),
DALLAS-2
(TV'de
ki dizinin
romanı), Gece
Yarısı Kadını (Mayk Hammer), Kendi
Kendine
Karate, Bir Kızın
Masalı
(Aka Gündüz),
Revizyonist
(Necati
Cumalı), Binbir
Hadis (Tercüman yayınlan), Bozkırdaki Çiçek (Kemal Tahir)
Güzel Bir Köy
(M.E.
Bakanlığı yayını), Yıldızların Dönüşü
(Stanislaw Lem)...
Beylesine
küçük
kapsamlı
ama
son
derece
"liberal"
kütüphane bizi yine
de
sevindiriyor. Köye kitap bağışlamak
için arkadaşlarımıza haber salacağımızı
söylüyoruz.
Köy meydanına bir Selçuk taksisi giriyor. Geniş, büyük bir Chevrolet.
Altı turist getiriyor. İnen önce
tozlarını silkiyor. Yolun bozukluğu Şirince'li-leri
çok üzüyor. Soruyoruz?
"-Hiç başvurmadınız mı?"
"-Her gelen yetkili, yolu hemen yapacaklarına
söz veriyor."
"-En son kimler geldi?"
"-Kaya Erdem geldi. Birkaç ayda yolunuz yapılacak
dedi. En son
Vahit Halefoğlu geldi. O da söz verdi. Hala bekliyoruz..."
(1)\
Şirinceliler olağanüstü
dercede
bol
ve kaliteli ürünler aldıkları ovalarında
meyvecilik
ve sebzecilikle geçiniyorlar.
İlk
geldiklerinde her tarafta incir varmış.
Rumlar
incire ağırlık vermişler,
bir
de bağcılığa. Şirince'liler inciri a-zaltmışlar.
En
çok, üzüm ve şeftali yetiştiriyorlar. Bir de
zeytin var tüm Ege
gibi. Üzümü
bölgede
çok ünlü.
İri,
yuvarlak, salkımda sıkça dizili,
ince zarlı,
küçük ve az çekirdekli ve de tatlı. Elması ise
iri
ve
pembe-beyaz renkli.
ARASTA, SOKAKLAR
VE EVLER...
Köylülerle çay sohbetimize ara verip, onlardan izin alarak köyü
dolaşmaya
çıkıyoruz. Arastası, yani çarşı merkezi,
Tire
ya da Muğla'daki ile büyük
bir benzerlik içinde. Köydeki tüm evler iki katlı olmalarına karşın
buradaki
ticari amaçlı yapılar tek katlı. Strüktürleri ve karakterleri ise
evlerle aynı.
Kırma kiremit çatılı. Geniş saçaklı asmalar tamamlıyor. Başınızı
kaldırıp bakmazsanız küçük ve dar bir kapalı çarşı sokağında
olduğunuzu düşleyebi-lirsiniz. Sadece, kapıda sizi çağıran
esnaflarlar, koşuşturan insanlar yok.
Arasta'da bakkallar, kasap, iki berber dükkanı, semerci, demirciler,
birkaç
kahveci, ekmek fırını, lokanta ile muhtarlık, PTT gibi küçük yapılar
var.
Cami, eski belediye binası ve yeni açılan "Cafe-Restaurant" köyün
resmi ve ticari merkezini tamamlıyorlar...
Arastanın sonunda, daha dik yamaçlara doğru sivil yerleşmeye ait so-saklar başlıyor. Tümü taş döşemeli.
Dar, iki kenarında Şirince Evlerinin sağır
(penceresiz) zemin kat duvarları ve giriş
kapılar. Sokaklar, kıvrıla kıvrıla köyün en üst yerleşme
noktalarına kadar uzanıyorlar. Topografyaya uygun bir şekilde evler
eşyükselti eğrilerine paralel konumlarda bulunduklarından, dik
yokuşlar oluşturmuyorlar. Rahat ve
yorulmadan tepelere ulaşabiliyorusunuz.
Şirince Evleri'ne sokaktan giriyorsunuz. Ege bölgesindeki genel Rum
evinde önce avluya (bahçeye) girilir, eve
avludan geçilir. Evin doğrudan sokağa açılan kapısı yoktur. Rum evlerinden ise
sokaktan eve girilir. Avlunun
da sokağa cephesi varsa, aynca bir kapıyla avluya da
girilebilir. Şirince evleri de, bu karakterleriyle, tipik eski Rum
mimarisi örneğini yaşatıyorlar.
Evlerin alt (zemin) katlan, bahçeyle de bütünleşcek şekilde,
sofa-mut-fak-depo v.b. amaçla kullanılıyor. Döşemesi kayrak taşı.
Buraya "taşlık" de
denebiliyor. Duvarlan sağır, penceresiz ve yine taş. Üzeri kireç
badanalı. Sıva ya da benzer bir uygulama yok. Taşlann çıplaklığı
üzerinden beyaz badana, yuvarlak hatlı girinti ve çıkıntılanyla
estetik bir doku yaratıyor. Taşlıktan
üst
kata ahşap bir merdivenle çıkıyorsunuz. Ahşap döşemeli bu kat yatma
ve
oturma için. Yine bir sofanın çevresinde odalar var. Pencerelerin
en/boy
oram
İ/2 veya 1/3, genişlikleri 70 cm. kadar. İlk 40 cm. sinde
oymalı-süslü
ahşap parmaklık var. Çocukların düşmemesi için bir önlem. Kafes yok.
Sürmeli çalışan iki kanattan oluşuyorlar.
Üst
kattaki odaların tümü, tüm evlerde manzaraya hakim. Ev'erin hepsi,
bir
diğerinin manzarasını kesmeyecek şekilde yerleştirilmiş. Ovadan köye
doğru baktığınızda, nerdeyse tüm evlerin pencerelerini görmeniz
mümkün.
Onlarda ovayı görüyorlar...
Şirince'de bazı evlere giremedik. Eski eser olmalarına kızan kimi ev
sahipleri yüz vermiyorlar. Fotoğraf makinesini sevmiyorlar. Onu
taşıyanı da. Evlerini meraklılalara açanlar genellikle yaşlılar.
Onlar, apartmanı ya da yeni
binayı gençlerden daha az istiyorlar. Yaşlı bir nineye, evini bize
gezdirdiği i-çin
teşekkür ettikten sonra, çok tekrarlanan bir soruyu yineleme
durumunda
kalıyoruz.
"-Evin nesi hoşunuza gitmiyor?"
"-Artık temizleyemiyorum. Üst kata çıkıp inemiyorum. Tahtalar da
eskidi, kurtlandı..."
Ninenin evindeki temizlik ve düzen dikkatimizi çekiyor. Tahtalar
belli
ki
sürekli ovuluyor. Her yer pırıl pırıl, ama eski...
Şirince'den bol fotoğraf ve hayranlık duygularıyla ayrılıyoruz. Selçuk'un
asfalt bulvarına ulaşana kadar da hiç konuşmuyoruz. Bu kez tozdan
ve
sarsıntıdan değil Şirince'nin şokundan...
(MİMARLIK-Şubatl
1986)
(1) Şirince`nin yolu 1990
yılında asfaltlandı.
Kaynak : Memleketimizden Çevre
Manzaraları / Oktay EKİNCİ
Tasarım Yayıncılık |