OKTAY EKİNCİ İLE DOĞAYI KORUMAK ÜSTÜNE

Konuşan : Alâettin BAHÇEKAPILI 

Alâettin Bahçekapılı:  İyi günler.. Merhaba.

Gazetelerden birinde bir fotoğraf, çok güzel çekilmiş bir fotoğraf. Belli ki uzay araçlarından birinin marifeti. Yusyuvarlak bir dünya: Okyanuslar, kıtalar, çok büyük akarsular, dağ dizileri belli ediyor kendini. İnsan dünyanın bu güzelliğine bakmaya doyamıyor. Ne kadar alımlı, ne kadar görkemli bir dünyada yaşıyoruz diye düşünüyor ister istemez. Ama bu güzel dünya fotoğrafının hemen yanında bir başlık: “Şu dünyanın haline bak!” diye yazıyor. Okuyoruz bu başlık altında yazılanları: “Brezilya`nın başkenti Rio`da (yapılan) Yeryüzü Zirvesin`de ABD biyoteknoloji sanayine zarar vereceği gerekçesiyle konuyla ilgili çevre koruma anlaşmasına imza koy(mazken) yapılan araştırmalar sonucunda 20 yılda dünyamız aşırı kirlendiği ve doğal kaynakların yok olduğu bir kez daha gözler önüne serildi. İşte, 21. yüzyılın eşiğinde yaşlı yerkürenin son durumu.”

Gazetede, dünyanın son durumu birtakım verilerle sergileniyor. Önce nüfus artışına değiniliyor: “1972`de 3 milyar 849 milyon olan toplam nüfus 1992`de 5 milyar 470 milyona çıktı. Bu rakama her yıl 95 milyon kişi ekleniyor” verilere göre. Dünyanın durumunu savaş ve “mülteciler sorunu” da kötüleştiriyor. “1972`de silahlarla 680 milyar dolar ödenirken, bu yıl 800 milyar dolara çıkacağı tahmin ediliyor. 3 milyon mültecinin sayısı ise 20 milyona çıktı” diye yazıyor gazete. Ardından “son yirmi yılda nükleer reaktörlerin sayısına 100`den 428`e çıktığı`nı”, “1972`de sayısı 250 milyon olan kara taşıtlarının sayısının 1982`de 680 milyona ulaştığı`nı”, “1972`de nüfusu 10 milyonun üzerinde 3 kent varken, şimdi bu rakamın 13`e fırladığını” da ekliyor. “Dünya nüfusunun yüzde 46`sı kentlerde yaşamaya başlarken, 1972`de atmosfere 16 milyon ton karbondioksit bırakılırken, 1972`de 23 milyon tona çıktı. Orman yangınları, çimento fabrikaları, egzost gazları kirlenmenin başlıca sorumlusu. Antartika`da her yıl bir ozon deliği açacak kadar kirli hava var. Her yıl yok olan tropik yağmur ormanlarının miktarı son 20 yılda 100 bin kilometrekareden, 170 bin kilometrekareye çıktı.” Bunları sıralıyor gazete ve “Şu dünyanın haline bak” diyor. Bu kadar mı? Bu kadar olsaydı, belki yine de “iyi” denilebilirdi. Daha bitmedi, dünyanın o güzelim mavisini, o görkemli yeşilini solduran görüntüler, sorunlar daha bitmedi. “Son yirmi yolda onlarca hayvan türü yok oldu. Afrika fillerinin sayısı 2 milyondan 600 bine düştü. Yılda yakalanan balık miktarı 56 milyon tondan 90 milyon tona çıktı. Birçok balık türü yok olma tehlikesiyle karşı karşıta. “Dünyanın bu haline bakarak şöyle denebilir sevgili dinleyiciler: Dünya, ayakta dik duran ilk insandan bu yana, derinlikli geçmişinde, hiç bu kadar güç günlerden geçmedi. Kendini, insanlarını ve toplumlarını sarsan büyük savaşlar bile, bu yoğunlukta ve hızda, böylesine onarılmaz yaralar bırakmamıştı. Denizler bitiyor, gökyüzü deliniyor, içimize çektiğimiz hava, artık yeşili solmuş, tükenmiş ortamlardan geçerek geliyor. Hızla bitip tüken dünya doğru düşünmek de güçleşiyor. İnsan hakları, bireyin ve toplumların kimlik sorunu, dünyanın bizim ellerimizle bitişinin şaşkınlığı ve aymazlığı içinde sürekli erteleniyor.

Dünya coğrafyasının, tarihinin ve uygarlıkların odaklandığı yer olarak Türkiye ve insanı, çevre sorunlarına gösterdiği duyarlılıkla birçok batı toplumunda daha ileri noktalarda. Çevre sorunlarına ilgi duyan nüfusumuzun genel nüfusa oranın yüzde 12 olduğunu ortaya koyuyor bazı araştırmalar. İspanya, İtalya, Meksika, Hindistan, Hong Kong  gibi ülkelerden ileri düzey bu. Ayrıca toplumumuzun çevreyi ve tarihsel mirası korumada duyarlı olduğunu vurgulayıcı başka göstergeler, başka olgular da var: İşte Pamukkale`nin kurtarılması için açılan kampanya, işte Gökova

`daki gelişmeler, işte Hasankeyf `de sulara gömülmekten kurtarılmaya çalışılan/çalışılacak tarihsel değerler.

                  Bu örneklerin daha da armasını dileyerek bugünkü konuğumuza dönüyoruz şimdi.  Konuğumuz Yük.Mim. Okyay Ekinci,. Sayın Ekinci Mimarlar Odası’nın tepe yöneticilerinden biri. Duyarlı ve savaşımcı bir aydın, mimarlıkla, özellikle çevreyle ilgili birçok kitabın da yazarı.

     Merhaba  Sayın Oktay   Ekinci.  Sizinle bugün, tarihsel mirasın, eski yapıların, eski kentlerin/yerleşmelerin korunmasını; doğa varlıklarını çevre sorunlarından nasıl uzak tutmamız gerektiğini, bu konulardaki yasaklamaları, düzenlemeleri ve uygulamaları konuşmak istiyoruz. Bize önce, çevre sorunlarının tarihsel mirası ve doğa varlıklarını nasıl etkilediğini açıklar mısınız?  

Oktay Ekinci : Çevre sorunu dendiğinde doğal ve özelliklede kültürel mirasın bu sorunun bir parçası olduğu konusundaki, tartışmalar görüşmeler büyük bir yoğunluk kazanamadı, halen örneğin çevre sorunu dendiğinde doğrudur. Özellikle yaşamsal özen taşıyan çevre sorunlarıdır. Termik santrallerin yarattığı kirlilikler, sanayileşmenin yaratacağı kirlilikler fabrikaların atıklarının yarattığı kirlilikler, hava, su , toprak kirliliği gibi özellikle kalkınma çabasındaki, sanayileşme çabalarından kaynaklanan, nüfus artışından kaynaklanan sorunlar. Çevre sorunu dendiğinde en üst noktalarda olan günden oluyor. Ancak bunlar arasında özellikle kültürel mirasında bir çevre zenginliği olduğu, tarihsel  değerlerin, eski evlerin, eski kent dokularının eski kent kimliklerinin bir miras olarak ve geleceğin yaşanılır çevrelerini yaratmada bir kaynak olarak korunması …. Bir çevre sorunu olarak gündeme getirilmesinde, doğrusu oldukça ileri düzeylerde değiliz. Ben bu saptamamı şuna göre yapıyorum. Örneğin bir Çevre Bakanlığımız var. Birde Kültür Bakanlığımız var. Doğal ve tarihsel mirasın korunması ile ilgili örgütlenmek bu konuyla ilgili yasalar, çeşitli sorumlu kurumlar, kültür bakanlığının sorumluluğu içerisinde öteden beri çalışma yapmaktadırlar ama, yeni, kurulan ve örgütlenme başlayan çevre bakanlığımızda bu sorunlara eğilinmesi de çok önem taşımaktadır. Ancak bunu henüz göremiyoruz. Öyle sanıyorum ki zaman içerisinde çevre bakanlığı da kültür mirasının, doğa mirasının çok önemli korunması gerekli olduğunun kendi programlarına alma aşamasına gelecek, şöyle söylemek mümkün Türkiye`miz doğa ve mirasın tarihsel korunmasına yönelik, yasal yapılanma bakımından, doğrusu çok fakir değildir. Hatta zengindir diyebilirim. Şunu söylemek mümkün gerçekten en zengin ülkelerden olmasının yanı sıra bu değerlerin korunmasına yönelik mevzuatı bakımından doğrusu en zengin ülkelerden biridir. Yani belki şaşırtıcı gelecek ama kamu oyunda genel bir  kanı  vardır bu konuda, konuyla ilgilenen kesimde acaba yasalarımız yetersiz midir? Kurumlarımız yetersiz midir?  Ellimizdeki mevzuat yetersiz midir? diye  genelde yaygın bir kanat vardır. Ama ben doğrusu biraz tersini düşünüyorum

 

     A. Bahçekapılı :Tarihsel mirası ve doğa varlıklarını korumak için ülkemizde ne gibi kurallar geçerli?

       O. Ekinci:  Şöyle söyleyeyim:   Yüzyılı aşkındır, Türkiye`de bu kuralların yasa, yönetmelik, nizamname olarak devreye girmesi ve yürürlükte olması, ilk bu konudaki hukuksal belgelerden biri eski asarı antika nizamnamesidir. Bu nizamname köklerimizde kalan çalışmalar, Osmanlı döneminden, Cumhuriyet dönemine sarkan çalışmalara dayanan bir nizamnamedir. Ama özelliği şu idi onun daha çok taşınır eski şeyler dediğimiz, yani resim, heykel, seramik, antik parçalar ve benzeri gibi zenginliklerin müzelerde korunabilmesi bunların yok olmaması ve müzeciliğin geliştirilmesi daha çok disipline altına almak isteyen bir nizamname idi. Yani doğa  ve kültür mirasının bir bütün olarak korunması konusu o yıllardaki 30`lu yıllarda gündemde değildi. Olmaması da doğaldı. Çünkü bu zenginliklerin böylesine hızlı tahribata gireceğini doğrusu insan oğlu düşünemezdi. Yani kimsenin aklına o gelmezdi. Daha sonra 50`li yıllarda kentleşmenin başladığını biliyoruz. Bütün kaynaklar bu doğrultuda zengin veriler veriyor bize. Türkiye`de kentleşmeyle birlikte ve sanayileşmeyle birlikte bu değerlerin giderek ve büyük bir hızla ortadan kalkması karşısında 1710 sayılı eski eserler yasası dediğiniz uzun yıllar bu konuda hizmet etmiş yasa yürürlüğe girmiştir ve o yasada ilk kez doğa ve tarihsel değerlerin korunmasından yükümlü kurumlar oluşturulmuştur. Eski eserler anıtlar yüksek kurulu olarak bu kurumlar hakkını vermek gerekir ki Türkiye`deki tarihsel mirası bu zenginlikleri kentleşmeye karşı, plansız, çarpık kentleşmeye karşı ve yine plansız ve çarpık sanayileşmeye karşı bu değerleri koruma doğrultusunda çok zengin çalışmalar yapmışlardır.

     A. Bahçekapılı : Bugüne kadar ne gibi aşamalar kaydedildi? Uygulamalardan ne gibi sonuçlar alındı?

     O. Ekinci : Şunu söylemek mümkün daha sonra bu yasada bir değişiklikle 80`li yıllarda anıtlar yüksek kurulunun tek bir kurul olmaktan çıkartılıp, Türkiye`nin bütün bölgelerinde alt kurumlar olarak yaygınlaştırılması gündeme geldi ve yasayla bu sağlandı. Yani şu anda yürürlükte olan ve bizimde katkıda bulunmaya çalıştığımız, değişiklik çalışmaları da üzerinde yapılmakta olan 2863 sayılı kültür ve tabiat varlıklarını koruma yasası devreye girmiş. Bugün hâlâ geçerlidir. Ve bu yasaya göre çeşitli bölgelerde örneğin İstanbul`da üç tane, İzmir bölgesinde iki tane vardır. Biri kuzey, biri güney Ege`ye bakar. Adana, Trabzon, Ankara, yani, ülkenin değişik yerlerinde vardır.   

         Devletin bütün kamu kuruluşları bu kararlara uymakla yükümlüdürler. Ve hatta şunu söyleyeyim. Bakanlar kurulu dahi bu kurulların almış olduğu kararlara uymakla yükümlüdürler. Bu gerçekten çok büyük bir otoritedir.

 - A. Bahçekapılı : Peki  aldıkları kararları uygulayabiliyorlar ya da uygulatabiliyorlar mı?

 -  O. Ekinci : Efendim sancımız odur. Çok güzel sordunuz, çok güzel bir yere getirdiniz söyleşiyi. Türkiye’nin sancısı, bütün bu alınan kararların neden uygulanmadığı konusudur. Bu konuda bizim yaptığımız saptamalarda en önemlisi şudur: Diğer doğa ve kültür mirasını ilgilendiren daha doğrusu onların korunmasını veya korunmamasını ilgilendiren diğer yasalar ve diğer kurumlarda bu değerlerin korunmasına yönelik bir yaklaşım bulunmaması bu sorunları ortaya çıkarmaktadır. Yani bir başka deyişle kentleşme olsun, sanayileşme olsun ya da çevrenin korunması olsun, imar kanunları olsun bu konularda Türkiye’de 5-6 tane temel yasa vardır. Örneğin turizmi teşvik yasası vardır. Örneğin imar yasası vardır. Örneğin çevre yasası vardır. Bu yasalarda  doğal ve tarihsel mirasından korunmasından yükümlü olan eski eserler yasasının getirdiği yaptırımları, getirdiği kuralları ortadan kaldıran yaklaşımlar vardır. Yani bir yasal kargaşa söz konusudur. Bir örnek vermek gerekirse sözgelimi İstanbul’da Dolmabahçe Sarayı’nın arkasındaki tarihi bahçeyi biliyoruz. Orada yapılan otelin kentin kültür kimliğine oldukça büyük zararlar getirdiği konusunda bütün kamuoyu gerek özel kesim, gerek resmi kesim bir mütabakat içerisinde. Bu tür sorun nereden kaynaklanmıştır. Hiçbir zaman koruma kurallarının bir tarihsel bahçeye yapı kondurulmasına izin vermesi düşünülemez. Çünkü o kurulun görevi zaten tarihsel bahçeyi korumak, yasanın da görevi odur. Ama bu tür alanlarda Turizm Bakanlığı’na doğrudan yetki veren koruma kurallarının kararlarının bir miktar geçersiz kalmasına yol açan örneğin turizmi teşvik yasası bir sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.  O yasa ile örneğin o binalar yapılmıştır. Başka örnek vereyim: yine gündemde tartışılıyor, bugünlerde gazetelerde de çok haberleri çıkıyor. Behramkale bölgesi, Doğal SİT  alanlarıdır. Hem arkeolojik olarak korunması gereken bölgedir, hem de doğal zenginlikleri itibariyle korunması gereken bölgedir. Bu bölgelerde korunmaya yönelik Bursa Koruma Kurulu yani kültür bakanlığına bağlı kuruluşlar, eski eserler yasasına bağlı olarak güçlü kararlar almışlardır. Ama burada da örneğin Bayındırlık Bakanlığı’nın kuruluş mevzuatı, o bakanlığın elindeki yetkiler. Ve orada karayolu geçirilmesine dair çalışmalar. Bir başka güçlü yasayla tanımlandığından başka kurumsal yapıyla tanımlandığından ortada bir çelişki çıkmaktadır, korunamamaktadır. Yani şunu söyleyeyim: hükümet programında var; Koruma Yasasının daha etkin bir korumaya yönelik olarak değiştirilmesi... Bu konuda Kültür Bakanlığı bir çalışma başlattı. Biz de bu çalışmaya paralel olarak bir çalışma başlattık. Bakanlıkla birlikte ortak toplantılar düzenledik. Onların hazırladığı taslaklar üzerinde şimdi biz de çalışıyoruz. Ve bakanlığa görüşler sunacağız. Burada temel olarak saptadığımız, yani yeni yapılacak olan yasada yasal düzenlemede mutlaka yer almasını istediğimiz ilkeler şunlar: Birincisi sadece kültür varlıkları yasasındaki değil doğa ve kültür varlıklarının korunmasıyla ilgili bu varlıkları etkileyen gelişmeleri yönlendiren bütün yasalarda, ki Türkiye’nin kimliğidir bu değerler, Türkiye’nin kimliğini korumaya yönelik yaptırımlar yer almalıdır ki bu bir bütün olsun. Bir yasa korurken başka bir yasa bozmasın. Bir yasaya göre bir kurul kurarken başka bir yasaya göre de başka kurul oluşmasın, kararlar bozulmasın.

 - A. Bahçekapılı :  Evet bu konuda planlanan yeni düzenlemeler olduğunu biz de duyduk. Bu düzenlemelerle  ilgili görüşlerinizi alalım.

 - O. Ekinci : Değişik taslaklar son bir çalışmayla getirilip bakanlar kuruluna sunulmak üzere hazırlandı, Kültür Bakanlığı tarafından bize ulaştı. Bizim yaptığımız saptamalarda hazırlanan taslakta gerçekten verimli sonuçlar alınabilecek yanlar da var, ama bazı sakıncalı boyutları da var. Biz bunları da saptadık. Hemen şunu söyleyeyim. Bütün dünyada, özellikle uygar ülkelerde, demokratik ülkelerde, doğal ve tarihsel mirasın ya da genel olarak çevrenin korunmasında, hükümetler dışı sivil kuruluşların katılımı, onların duyarlılığının yükseltilmesi, halkın bu konuya sahip çıkmasının sağlanması, “Olmazsa olmaz koşullar” olarak kabul edinmekte. Çünkü halk örgütlü olarak kendi çevresine sahip çıkmadığı taktirde, doğal ve kültürel mirasa sahip çıkmadığı taktirde resmi yasaklarla ya da, zabıta zoruyla diyelim,  bunların korunmasının mümkün olmadığını biz zaten deneyimimizde yaşamış oluyoruz. Ayrıca siz açılış konuşmasında çok güzel vurguladınız. Aslında bizde bu duyarlılık dünya ortalamasının üstünde de diyebilirim. Bugün bizim saptadığımız kadarıyla İstanbul’da 25’e yakın çevresine sahip çıkmak üzere bir araya gelmiş insanlardan oluşan dernek var. Bütün bu kuruluşlar bir doğa mirasının, bir tarihsel değerin, bir eski evin ya da mahallenin korunması doğrultusunda çırpınıyorlar. Ve bir anlamda ilgili kuruluşlara raporlar, ilgili kuruluşlara görüşler  veriyorlar. Bu duyarlılığın da koruma çalışmaları içerisinde bir şekilde katılmasının çok önemli bir çağdaş koşul olduğuna inanıyoruz. Bunu zaten bakanlığa önerdik. Nasıl olabileceği konusu şu anda tartışılıyor.

      Bir başka önemli boyut ise şudur: Koruma Kurullarının özel tür yapıya sahip olması gerekiyor. Çünkü bu kurullarda alınan kararlar, çoğu kez önemli ekonomik girdileri geriletmeye yol açabilecek çok önemli ekonomik kazançları belki durdurabilecek kararlardır. Örneğin herhangi bir doğal SİT ya da arkeolojik SİT ya da bir tarihsel mahalle içerisinde herhangi bir uygulamanın yapılmaması kararını almak demek orada çok önemli bir ekonomik kazanç beklentisini durdurmak demektir. Bu da Koruma Kurulları üstünde o konudan zarar gören çevrelerin baskılar oluşturmasına neden olmaktadır. Bunlar ekonomik baskı da olabilmektedir, politik baskı da olabilmektedir. Bu baskıya karşı Koruma Kurullarının bilimsel bir özerklik içinde olabilmesi gerekir. O nedenle de Koruma Kurullarının daha çok özerklikleri güvence altına alınmış. Bilim adamlarının akademik çevrelerinde yer alması gerektiğini altını çizerek söylüyoruz. Bürokratların ağırlıklı olduğu kurumların devletin bu konuda olası yanlış politikalarına eş kararlar alabileceğinden endişe duyuyoruz. Bunun örneklerini de zaten Türkiye yaşadı. Bu tür saptamalarımız var. Bunları raporda bakanlara bildiriyoruz.

    Koruma konusunda doğrusu şunu söylemek gerekir. Bir başka tartışma konusu da neden bu eski eserlerin koruması için bu kadar çaba harcandığı, modernleşmenin daha doğru olmadığı mı şeklindedir. Aslında bugün yine bu uygar dünyaya baktığımızda özellikle Avrupa kentlerine baktığımızda bütün kentle bir Budapeştesi, bir Londra’sı 19. yy hüviyetini hâlâ taşımaktadırlar. Yani insanlık geçmiş uygarlığını, geleceğe aktarmak gibi bir yükümlülükle karşı karşıya… ki geleceğin yaşanılır kentlerini, yaşanılır çevrelerini oluştururken, bu binlerce yıllık birikimin bir kaynak olarak değerlendirme şansını kaybetmeyelim.

 -   A. Bahçekapılı :  Modernleşirken   eskiyi de bozmayalım.

 - O. Ekinci :  Tabi eğer bir şansı kaybedersek kaynağımız elden giderse koruruz. Yerine getirilecek alanların da eskisinden çok daha güzel olacağı konusunda kimse güvence veremez doğrusu. İzin verirseniz bu söyleşi için yanımda Mehmet Akif’in bir şiirini getirdim. Doğrusu onu okumak isterim. Şöyle söylemiş ozanımız.

     “ Yıkmak insanlara yapmak kadar kıymet mi verir.

       Onu en çulpa herifler de becerir.

       Sade sen gösteriver: İşte budur kubbe diye.

       İki ırgatla iner şimdi Süleymaniye

       Ama gel kaldıralım dendi mi heyhat işte o zaman

       Bir Süleyman daha lazım bir de Sinan.”

Sülemanları ve Sinanları yeniden bulamayacağımıza göre bunları korumak hem ulusal hem de uluslararası görevimizdir.

 -  A. Bahçekapılı :  Verdiğiniz bilgiler için teşekkür ediyoruz size Sayın Oktay Ekinci.

 -  O. Ekinci : Ben teşekkür ediyorum. 

EVLER EVLER, 21 Ağustos 1992, TRT Radyo II

 

geri dönüş