Vatandaş Nâzım Hikmet
Toktamış ATEŞ

Nâzım Hikmet 'e Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının geri verilmesi konusunda, değişik zamanlarda, değişik kampanyalar açıldı. Bunların önemli bir bölümünde, çok sevdiğim dost ve arkadaşlarımın ''başı çekmesine'' karşın bu kampanyalara genellikle pek sıcak bakmadım. Zira, Türkçenin bu en büyük şairinin vatandaşlığını elinden almak kimin haddineydi ki, geri verilmesi söz konusu olsun. Zaten biraz aşağıda da anlatacağım üzere; Nâzım Hikmet'in ''Türk şairi'' sıfatını, hiç kimse ve hiçbir zaman elinden alamadı ve alamazdı.

Tüm bunların yeniden aklıma gelmesinin nedeni, ''Nâzım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı'' nın, Kültür Bakanlığı'nın da katkılarıyla hazırlamış olduğu, ''Nâzım Hikmet Şarkıları'' adını taşıyan bir video CD (kitabı) izlemem ve dinlemem oldu.

TRT'nin de katkılarının olduğu bu VCD'ye emeği geçenleri tek tek sayamayacağım. Ama atalarımızın dediği gibi, ''Tuttukları altın olsun'' . Gerçekten, Nâzım Hikmet'in adına yakışır bir çalışma yapmışlar.

VCD'de, Nâzım Hikmet'in 7 şiirinden yapılmış 7 beste ve bunları okuyan 7 yorumcu yer alıyor. Fakat, başta geniş bir giriş var. Ayrıca her şarkı öncesinde, şarkıyla ilgili açıklamalar yapılıyor. ''Kadınlarımız'' ve Ruhi Su , ''Japon Balıkçısı'' ve Sümeyra (Ne de erken ayrıldı aramızdan...) ''Karlı Kayın Ormanında'' ve Zülfü Livaneli , ''Mavi Liman'' ve Cem Karaca , ''Kanatları Gümüş'' ve İnci Çayırlı , ''Tahir'le Zühre Meselesi'' ve Esin Afşar ve ''Seni Düşlemek'' ve Emin İgüs ...

Biri hariç, bu VCD'deki şarkıların tümünü biliyor ve değişik zamanlarda zevkle dinliyordum. Fakat Mes'ud Cemil 'in, ''Kanatları Gümüş Bir Yavru Kuş'' isimli bestesinin güftesinin Nâzım Hikmet'e ait olduğunu ve bu besteyi ilk kez Münir Nurettin Selçuk 'un, taş plağa okuduğunu bilmiyordum. Çok hoş oldu...

Ve tahmin edeceğimiz üzere, tüm yorumlar birbirinden güzel. İnsanı alıp götürüyor. Artık neresi olursa ve insan nereye kadar hayal edebilirse...

Bu VCD bence büyük bir hizmet.

Yıllarca ve yıllarca önceydi. Sanıyorum 1971 kışı. ABD'nin ''Orta Batı'' sında (Midwest), küçük bir üniversite kenti olan Iowa City'de, ''Visiting Lecturer'' sıfatıyla (her ne demekse) bulunmaktaydım. Aynı kentte bulunan Türk aileleriyle, inanılmaz sıcak dostluklar kurmuştuk. Bunlardan bir kısmıyla hâlâ görüşüyorum; bir kısmıyla da görüşemesek bile sevgi ve özlemle anımsıyorum.

Bu aileler arasında; ilişkimizin neredeyse kesintisiz sürdüğü aile, sevgili Aybay'lar oldu. Rona ve Sevinç Aybay ve oğulları Ali ve kızları Barış ...

Şimdi başarılı bir avukat olan Barış, o zamanlar bebeklikle çocukluk arasındaydı. Ali, artık çocuk olmuştu. Ve Iowa City'nin farklı iki bölgesinde yaşamamıza karşın çok sık görüşüyorduk.

Soğuk bir kış gecesi, Barış ve Ali'yi bir başkasına ''satmış'' ve sanıyorum sinemaya gitmiştik. Aslında Barış ve Ali, genellikle bana ''satılırdı'' ama, bazen de beraber gezerdik (!)

Soğuk bir kış gecesi dememe dikkat edin. Ben eksi 32 dereceyi orada gördüm. Adamın bıyıkları donardı. Hatta bırakın bıyıkları, adamın nefesi donardı. Neyse bunları bir yana bırakalım şimdi.

O akşam sinema dönüşü Rona, ''Haydi gel, bir şeyler içelim'' diye davet etti. Girdik, bir şeyler içerken eğitim kanalını açtık. Çok ilginç bir program vardı. Shostakovich 'in yaşamı ve 7. Senfonisi'nin (Leningrad) bestelenme sürecini konu alan, enfes bir belgesel gösterilmekteydi.

Dmitri Shostakovich, kuşatma altındaki Leningrad'dadır. Bir yandan itfaiyeci olarak görev yapmakta, bir yandan da ölümsüz Leningrad savunmasının senfonisini yazmaktadır.

Ve Leningrad direnirken, senfoninin bestelenmesi biter. Ünlü Hermitrajın konser salonunda ilk kez çalınır. Kuşatma da sürmektedir, yaşam da sürmektedir...

Savaştan sonra aynı salonda, aynı orkestra, aynı dinleyicilere 7. Senfoni'yi yeniden çalar. Salondaki dinleyiciler, o gün oturdukları yerde oturmaktadırlar. Ama salonun onda dokuzu boştur...

Orkestra da aynı orkestradır ama, ancak 20-25 kişi kalmıştır. Olmayan sazların yerine şef, bagetiyle tempo tutmaktadır. Ve derken sahne değişir ve Shostakovich'in oğlunun yönettiği eksiksiz bir orkestra, o muhteşem müziği çalmaya başlar.

Gecenin bir yarısında, dışarda kar fırtınası esip savrulurken Rona da, ''Bacı'' da, ben de altüst olmuştuk. İnanılmaz bir güzellik ve heyecan yaşıyorduk. Ve derken Shostakovich'e Lenin nişanı verildi. Ve ardından aynı nişan (ya da ''Barış nişanı'' ), ''Türk Şairi Nâzım Hikmet'e'' verilmez mi... Dayan dayanabilirsen.

İşte o gün bu gündür, ''Türk Şairi'' sıfatını, Nâzım Hikmet'ten kimsenin alamayacağını düşünürüm. Ve bu nedenden ötürü, kimi siyasetçiler Nâzım Hikmet'in vatandaşlık haklarını, ''Verseler ne olur, vermeseler ne olur...''

Cumhuriyet - 1 Şubat 2001

<Geri Dönüş