Nâzım Hikmet'în İzmir günleri


1924'ün başı. İzmir yaralarını yeni sarıyor: Kentin dörtte üçü yanmış, yol, su, elektrik yok. Eğitimden sağlığa, yiyecek sıkıntısından kamu hizmetlerine sorunlar yaşanıyor. Fikir ve sanat alanındaki girişimler kayda değer değil. İzmir'de yayımlanan dergiler II. Meşrutiyet döneminde çeşitlendi, ancak süreklilik kazanamadı; birkaç genç insan 'yeni ve Türk İzmir'in yaratılması için kolları sıvamıştı; İzmir'in genel görünümü içinde, zengin Frenk mahallesi de yandığı için Kadifekale'ye do ğru yaslanan ayakta kalmış yoksul Türk mahalleleri bu renksiz tabloyu tamamlıyorlardı.

Bu tablonun içine Nâzım Hikmet, İstanbul'a gelişindeki gibi ses yaratarak değil, sessiz, gizlice, hadi söyleyelim, TKP'nin bir yeraltı neferi olarak girer. Nâzım Hikmet'in ilk ve tek İzmir günleri, onun yaşam öyküsüne ne yazık İzmir'i hiç keşfedemeden-anlayamadan geçirdiği kapkaranlık günler olarak girecekti.


Nâzım İzmir'e gelmeden...

Nâzım'ın, arkadaşı Vala Nureddin ile 1921 yılında Kurtuluş Savaşı'na katılmak, bu amaçla Ankara'ya ulaşmak için başladığı yolculuk, ümit ettiklerinin gerçekleşmemesi nedeniyle bir süre sonra yön değiştirir, "Doğu Üniversitesi"nde ekonomi ve toplumbilim öğrenciliği yapacağı Moskova'da biter. Bu başlangıç olayını/oradaki değişimi kestirmeden ve en iyi anlatan yine kendisi olur, "19 Yaşım" başlıklı şiiri:

"... Balık çorbası, tüfek talimi, tiyatro balet, kitap...
Patates kamyonu başında süngü tak bekle nöbet kitap, kitap.
Madde, şuur, istismar, fazla kıymet,


kitap... kitap... kitap...", ancak

Nâzım üzerine birçok anı/inceleme kitabı 'bir film gibi' yaşanan bugünleri de kuşkusuz aydınlatabilir. Konumuzun Nâzım'ın İzmir günleri olduğunu unutmadan 1924 yılına dönelim... Evet, Nâzım Hikmet 1924 yılı aralığında Türkiye'ye döndüğünde Cumhuriyet kurulmuştu. Savaş sonrasının beklenen tüm görüntüleri; köydeki topraksız köylüden, kentlerdeki terhis olan askerler ve genç subaylar ile artmış işsizler topluluğuna dek umut kırıcıydı. Yine de burjuva demokratik özgürlüğünden yararlanan, yasal olarak çalışan bir parti, "Türkiye Sosyalist İşçi Köylü Partisi TSİKP" vardır. Parti, sekiz saatlik iş günü, grev ve sendikalaşma özgürlüğünün kazanımı için savaşım vermekteydi. TSİKP'in yayın organı Orak-Çekiç ve Aydınlık dergisi, Marksist işçilerin yanı sıra, ilerici aydınları da kucaklıyordu. Zekeriya Sertel dergide yazanların çoğunun, Nâzım'ın 1919 yılında Kurtuluş Savaşı'nda görev almak için Ankara'ya giderken, zorunlu bekletme yeri olan İnebolu'da rastladığı ve kendisini ilk kez Marksçı fikirlerle tanıştıran Spartakistler olduğunu ve aralarında Nâzım'ın yine Moskova'da beraber bulunduğu Ahmet Cevat'ın olduğunu belirtir. "Partinin önderi Doktor Şefik Hüsnü, Sadreddin Celal de bu dergide çalışıyordu." (Mavi Gözlü Dev, s.136). Ekber Babayev, "Aydınlık'ın sayfalarında, gerçekten ulusal ve halkçı bir edebiyat yaratmak isteyen genç Türk şairlerinin ve yazarlarının ürünleri yayımlanıyordu sık sık." (Yaşamı ve Yapıtlarıyla Nâzım Hikmet, s.109) yazıyordu.

Philippe Soupault'nun yıllar sonra yazdığı gibi, "Söylenecek çok sözü olan, ilkin Türkiyeli karacahil kardeşleri için yazmak isteyen" Nâzım Hikmet, Aydınlık'ta şiirlerini, makalelerini yayımlar. Nâzım'ın "Aydınlık" ve "Aydınlıkçılar" başlıklı şiirleri emekten yana olanlara/genç edebiyatçılara bir çağrıdır. Diri, cesur dizeleriyle Türk edebiyatına yeni bir yöneliş rotası çizmeye çalışır, eski edebiyatın temsilcilerine

"Ayağa kalkın efendiler"deki gibi seslenir:
"Çek elini san'atın yakasından
çek!


Çekiniz!"

Şiirle eylemi sürer, sadece ulusal değil, uluslararası devrimci hareketin gelişmesine ve geleceğine adanmış şiirler birbirini izler. Etkilidir, birçok yeni-genç şair onun gibi yazma deneyi içindedir, gerek sanat, gerek toplumsal konularda görüşlerinidüşüncelerini paylaşanların sayısı gitgide artar. Ekber Babayev'e göre, Nâzım Hikmet'in öncülük ettiği edebiyat hareketi, Türk edebiyatının en etkin eylemci akımı olmuştu. Bu nedenle de "siyasal baskılarla, bu hareketin gelişmesi zorla engellenir" görüşündedir. Gerici Şeyh Said İsyanı'na bağlı olarak -Zekeriya Sertel'e göre İngiliz emperyalizmi tarafından kışkırtılan bir isyan 1925 yılı Mart ayında çıkarılan "Takrir-i Sükun" yasasının verdiği olanakla, "Orak-çekiç" ve "Aydınlık" dergileri kapatılır. 1 Mayıs 1925 günü öncesinde de, TSKİP ve sendika eylemcileri arasında tutuklama işlemi başlatılır. Tutuklanacaklar arasında kaçınılmaz olarak Nâzım Hikmet de vardır, gözden kaybolur; aynı yılın ağustos ayında Ankara'da gerçekleştirilen "Komünistler dava"sında gıyaben 15 yıl hapse mahkûm edilmesi bu gözden kayboluşun haklılığını ortaya koyar.

Güneşli İzmir'de Nâzım'ın güneşe hasret günleri Türkiye Komünist Partisi'nin yasadışı çalışmakta olan merkezi Nâzım'a İzmir'de saklanması ve orada bir yeraltı basımevi örgütlenmesine yardımda bulunmasını ister. O günlerde İzmir'de başka basımevlerinin olduğu, örneğin Bilgi Matbaası, Vilayet Matbaası, Ahenk Matbaası, Anadolu Matbaası, Marifet Matbaası, Nafiz Mustafa Matbaası gibi, ancak TKP kontrolünde bir basımevinin olmadığı düşünülebilir. Nâzım Hikmet, İzmir'e gider. Oradaki günlerini bize Ekber Babayev, Nâzım'ın anlattığı 29.12.1951 tarihli "Literaturnaya Gazeta"dan şöyle aktarır:

"Karanlık, dar bir 'kaban'da yaşamak zorundaydım o zaman. (Bizde kulübeyi böyle adlandırırlar.) Ağır tahta bir kapısı olan küçük, taştan, penceresiz ve ışıksız bir evcikti bu. Geceleri özgürlüğe çıkar, karanlık yollardan, gizlice, yeraltı toplantılarına giderdim. Sonra yeniden kaban'a döner, ertesi geceye kadar otururdum orada. Böylece bu gözgözü görmez karanlıkta yaşadım birkaç ay. Parasızlıktan, gaz lambası kullanmak olanağı yoktu. Sadece bir aralıktan sızan, ipince, kibrit çöpü inceliğinde bir gün ışığı, duvarların arkasında güneş, ışık ve gökyüzü olduğunu anımsatırdı."

Nâzım Hikmet, karabasan yüklü bu kulübede, onun en coşkulu şiirleri arasında gösterilen "Güneşi İçenlerin Türküsü"nü yazar. Nâzım Hikmet'in yaşamını kaleme alan Rady Fich de bu şiirin İzmir'de ancak bir başka şekilde "yeraltı matbaası için çukur kazdığı zaman" yazdığını (Nâzım'ın Çilesi, s.144) belirtir. Ona göre Nâzım yirmi gün boyunca güneşi hiç görmedi. Nâzım Hikmet'in bu şiirinde Ekber Babayev'in saptamasıyla, "... devrim savaşçısının somut özelliklerini anlatan imgeler yoktur. Köhnemiş eski dünyaya karşı girişilen savaş, genelleştirilmiş bir konumda, simgeler ve alegoriler yoluyla anlatılmaktadır. Yaşamsal olayların görülmemiş görkemini ve büyüklüğünü, yeninin eskiye karşı başlattığı savaşın gerginliğini ve genişliğini anlatmak için şair alegorik ve uzaysal imgelere başvurmaktadır."

Parti, giderek artan baskının artması ve Nâzım'ın da yakalanabileceği kuşkusunun çoğalması nedeniyle İzmir'de fazla kalamayacağı haberini iletir. Gıyaben on beş yıla mahkûm edilmiş olması, onun İzmir'den ve gizlice yurdundan ayrılmasına yeterli neden olacaktır. Yurt hasretinin bu kez onu fazlasıyla etkilediğini, aradan bir buçuk yıl geçmeden affedilmesiyle koşarcasına döndüğünü ("Denize dönmek istiyorum" Gemiler gider aydın ufuklara, gemiler gider!/Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder./Elbet ömrüm gemilerde bir gün olsun nöbete yeter./Ve madem ki, bir gün ölüm mukadder;/Ben sularda batan bir ışık gibi/Sularda sönmek istiyorum!), ama Hopa'da olaylı bir tutuklanmayla hapse atıldığını, bir süre sonra da bırakıldığını belirtelim. Yıl 1928.

... sonrası "ne ölümden korkmak ayıp" diyerek, "ne düşünerek ölümü..." içeride ve dışarıda yaşanan büyük-görkemli bir yaşam. İçinde İzmir ünleri "Güneşi İçenlerin Türküsü" de olmasa, küçük bir damla...

Oğuz MAKAL - Radikal İki - 3 Haziran 2001

<Geri Dönüş