Názım’a da adalet
30 Ocak tarihli, 'Názım
Hikmet’in Vatan Hainliği' başlıklı yazımda kullandığım bir cümleye
İzmirli bir okurum itiraz ediyor. Cümle şu : 'Unutmamak gerekir
ki Názım Hikmet’i vatandaşlıktan çıkartan siyasi kadro da, aradan
birkaç yıl geçtikten sonra, benzeri suçlardan yargılanmış ve bunların
bazıları da mahkûm olmuştur.'
Okurum, N.Hikmet’i
vatandaşlıktan çıkartan siyasi kadronun yani Demokrat Parti’nin
bir milletvekili. Siyasal belleğimiz unutma illetine müptela olduğu
ve, özellikle de, artık kabuk bağladığını sandığım bir yarayı
kaşımayı doğru bulmadığım için, partinin adını yazmamayı uygun
görmüştüm.
DP Milletvekili okurum,
partisinin doğal bir mahkeme olmayan Yüksek Adalet Divanı tarafından
yargılandığını ve mahkemenin Millî Birlik Komitesi’nin buyruklarını
yerine getirdiğini söyledi.
Okurum, cümlemde yer
alan 'benzeri suçlardan' deyişinden rencide olmuş, partisine yöneltilen
suçlamalar arasında 'vatana ihanet' yokmuş. Milletvekilliği yapmış
okurumun, 'benzeri' ve 'aynı' sözcüklerinin eşanlamlı olmadıklarını
bilmesi gerekmez mi? Cümlemde, 'Benzeri' sözcüğünün anlam alanı
çok geniş. Öyle ki, Názım Hikmet-Demokrat Parti davaları bağlamında
'gerçek dışı' anlamını bile içermektedir.
Okurum, partisinin
birçok yöneticisini ve milletvekilini mahkûm eden Yassıada duruşmalarının
adil olmadığını söyledi. Olabilir. Ancak kesin yargının hukuk
bilginlerine ait olduğunu düşünüyorum.
Ne var ki okurum,
bir kez de kendi vicdanında mahkûm ettiği N.Hikmet’in yargılanma
ve vatandaşlıktan çıkartılma işlemlerinin adalet ilkelerine uygun
olup olmadığını düşünmemiş, düşünmüyor. N.Hikmet’in Polonya vatandaşlığına
izinsiz geçmesi nedeniyle, hükümet tarafından vatandaşlıktan çıkartıldığını
ileri sürüyor.
Bu iddia gerçek dışıdır
: N.Hikmet, 25.7.1951 tarihinde vatandaşlıktan çıkartılmış ve
bakanlar kurulunun kararı 15 Ağustos 1951 günkü Resmî Gazete’de
yayınlanmıştır.
N.Hikmet bu karardan
sonra, 1952 yılında Polonya vatandaşı olmuştur.
Hukukçulara göre,
N.Hikmet’in Türk vatandaşlığından çıkartılmasına karar verilmesi,
kendisinin savunması alınmadan ve yurda dönmesi için kendisine
uyarı tebligatı yapılmadan alınmış idarî bir karardır. Haksızdır.
İçişleri Bakanlığı’nın 25.7.1951 tarih ve 40945 sayılı yazısında,
'Pasaportsuz olarak İstanbul’dan Romanya’ya kaçan ve oradan da
Moskova’ya giderek havaalanında memleketi aleyhinde beyanatta
bulunduğu ve müteakiben radyo yayınlarında Türkiye’nin hükümet
şekli ve hükümeti idare edenler aleyhinde geniş propaganda kampanyasına
girişerek komünizmi yaymak maksadını güden neşriyatıyla Sovyet
hükümetinin verdiği hizmeti ifa etmekte olan maruf komünist Názım
Hikmet Ran’ın kendisine bu hizmeti terk etmesi hususunda yapılacak
tebligatın bir fayda vermeyeceği mülahaza edildiğinden Türk vatandaşlığından
çıkartılması'na karar verilmesi öneriliyor ve öneri yerine getiriliyor.
O dönemde yurt dışına
pasaportsuz çıkmanın cezası, yasaya göre 3 liraydı. Öteki iddiaların
da özgür yargı tarafından kanıtlanması gerekirdi.
***
Yasallığı tartışmaya
açık bir Bakanlar Kurulu kararıyla 1951 yılında vatandaşlıktan
çıkartılan N.Hikmet, pasaportsuz seyahat etmenin zorlukları karşında,
1952 yılı sonlarında, Polonya vatandaşı oldu. Başka seçeneği yoktu.
Bu örnekten hareketle
şöyle bir yargı cümlesi kurabiliriz: Kendisi için adalet isteyen
herkesin başkaları için de yüreğinde adalet tutkusu taşıması gerekir.
***
Bu konuda daha önceleri
de yazdığım gibi, Türk dilinin doruklarında, kendi göz nuru ve
alın teriyle yarattığı şiir tahtında oturan Názım Hikmet’in bir
sadaka gibi verilmiş vatandaşlığa değil, fakat çok gecikmiş, geciktirilmiş
adalete ihtiyacı var. Bu nedenle, adil olması gerekirken intikam
peşinde koşanların vicdan muhasebesi yapmaları ve (kendileri için)
bu 'aklanma fırsatı'nı iyi değerlendirmeleri akıllıca bir davranış
olur(du).
Son söz: Názım Hikmet’in
vatandaşlığa alınmasını, kendi gölgesiyle boğuşan bir garip hükümetin
hayatî sorunu haline getirmek ona yapılabilecek en büyük haksızlıktır.
Ayrıca, herkesin sahip çıktığı ama ne olduğunu bir türlü kavrayamadığı
'yurtseverlik' bilinciyle bağdaşabilecek bir tutum da değil!
Özdemir İNCE - Hürriyet
İstanbul- 22 Şubat 2001