Boy ölçümüz Nâzım
Hikmet
Nâzım
Hikmet'in edebi ve ideolojik
mücadelesini ayrı ayrı şeylermiş gibi görmek de yanlış, göstermek
de...
Herkesin
aynaya kendisini görmeye alışmış olduğu biçimde baktığı günümüzde,
Nâzım'a da Nâzım'da kendini görmeye alışmış olduğu
biçimde bakılıyor. Oysa nasıl ki, bu bakışlarda ayna aynalığından
bir şey yitirmiyorsa, Nâzım Hikmet de değerinden bir şey
yitirmiyor. Nâzım, genç kuşak şairler için bir boy ölçüsü
standardı olarak algılanmayı sürdürürken, onu taklit etmekle onu
aşmak arasında sıkışan bir şiir, Nâzım şiirinin gerçek başarısından
oldukça uzak bir anlama düşürüyor gölgesini. Nâzım'ı yaşamı
ve sanatı diyalektiğinde anlama çabasından uzak hiçbir deneyimin,
Nâzım Hikmet şiiriyle boy ölçüşme şansının olmadığı apaçık
ortadayken hem de...
3 Haziran 1963...
Nâzım Hikmet'in ölümü, Türkiye toplumuna iki şey duyuruyordu
aslında; ilki sesi ve ünü dünyaya yayılmış bir şairin artık madden
dünya üzerinde yaşamıyor olması. İkincisi ise sağlığında kendini
yazınsal ve ideolojik karşıtlarına karşı çok iyi savunabilmiş
bir yazarın dünya halklarına bıraktığı yazınsal ve ideolojik kalıtın
en az kendisi kadar yürekli ve anlam türeten bir biçimsellik içinde
savunulması gereliliği... Nâzım Usta, oğlunu Türkiye işçi
sınıfına ve yıllardır sansürlü biçimiyle okuduğumuz "Türkiye
K....... .......'ne" emanet ederken oğlu gibi gördüğü şiirlerinin
de emanetçisinin adını vermiş oluyordu. Ne var ki, Türkiye toplumunun
yaşadığı bunalımlı, sınıflar ve partiler arası dengelerinin değişkenliğinin
belirlediği bunalımlı yıllarda Nâzım Hikmet, değişik yönlerden
tartışma gündemlerine oturdu. Çoğunlukla da büyük şairin emanetinin
bekçileri için anlam yaratmayan ve belli bir değer taşımayan tartışmalara
toplumun değişik kesimleri taraf oldular. Tartışmalara taraf olan
kesimlerin çoğunluğu, Nâzım Hikmet şiirine ya tümüyle uzaktı
ya da o şiirin kıyısından köşesinden okumalar yapmış, onu genellikle
Nâzım'ın tüm yapıtları dışında kalan kaynaklar aracılığıyla
tanımıştı. Örneğin büyük bir kesin, sol dergilerin bastıkları
dizelerden ya da sol görüşlü edebiyat adamlarının yazdıklarından,
onların inceleme ve yorumlama çalışmalarından Nâzım şiiri
konusunda, ortalama ve genel geçer bir görüş edinmenin ötesine
geçemedi. Nâzım'ın dünya görüşünün karşı cephesinde yer
alanlar ise, İsmail Habip Sevük, Nihad Sami Banarlı, Mehmet Kaplan
ve aynı çizgideki ve hatta daha düşük nitelikli çalışmalar aracılılığıyla,
ortalamanın üzerine çıkamayan bir görüş edindiler. Bir de, ne
edebiyat ahlakına ne de genel ahlaka sığmayan Nâzım karalamaları
var ki, onlardan söz etmek hatta dikkate almak bile çok yersiz.
Yine de Nâzım'ın memleketinde, Nâzım şiiri üzerine
çok ciddi ve önemli açılımlar sunan çalışmaların varlığı, bu şiiri
anlamada ve bu şiir üzerinden girişilecek yeni çalışmalara fırsat
tanımada bizleri umutlandırıyor.
***
Nâzım'ı eleştirme
hakkının kimsede olmadığı ve olamayacağı gibi bir kanının egemenliğinde,
onun yapıtlarını okuma hakkını elde edenler de, politik baskılara
göğüs germeyi göze alanlar oldu çoğunlukla. Uğrunda hapisler yatılan,
baskılarla, işkencelerle karşılaştırılan bir şair eleştirilebilir
miydi ki? Yine de genç kuşakların, Nâzım Hikmet ile kitleler
arasındaki güçlü ve derin ilişkiyi anlamlandırmak konusunda pek
yetenekli oldukları söylenemez.
Nâzım Hikmet'e
kitleleri derinden etkileme gücünü ve haklı ününü sağlayanın uygun
olmayan koşullar olduğunu söylersek, sanırım genç kuşakların yaşadığı
ama farkında olmadığı durumsallığın da altını çizmiş olabiliriz.
Ne var ki, koşullar uygun ve olumlu olsaydı, Nâzım Hikmet
etkileme gücünden ve ününden çok şeyler yitirirdi ya da hiç kazanamazdı
anlamı çıkarılmamalı.
Nâzım Hikmet'i
salt bilgi, duyarlık, yorum üreten bir şair olarak değil, bu üretimin
kaynağını dünyayı değiştirme eylemine dayandıran şair olarak görebiliriz.
Kaldı ki o, amaç ile araç arasındaki canlı bir bağ, doğal bir
etkileşim dokusu yaratabilmiş bir şair olduğu için etkileme gücünü
doruğa yükseltebilmişti. Onun 'mekaniklik' ile suçlanan, insanları
mekanikleşmeye yönlendirdiği savlanan, fütürizmin etkisiyle kaleme
aldığı şiirlerinde bile, hareketin yönünü belirleme şansını hep
insana sunan bir duyarlık egemendir.
Nâzım Hikmet,
toplum ruhunun radikal ama ince bir mimarı gibi davranmış bir
şair kimliğiyle dünyadaki devrim dalgasının bayrağının ince ama
radikal bir taşıyıcısı olan politik kimliğini aynı potada ustalıkla
eritebilmiş bir birey olarak önem kazanır. İşte bu açıdan baktığımızda,
Nâzım Hikmet'in (pek çoklarının yaptığı gibi) edebi ve ideolojik
savaşımlarını ayrı ayrı şeylermiş gibi görmek ve göstermek yanlış.
Nâzım'ın değeri, kanımca, politikaya kattığı şiir, şiire
kattığı politika kadardır.
***
Nâzım Hikmet,
şiirlerinde gerçekçiliğin sınırlarında sağlam bir romantik tipi
çizer. O, yaşamın her anını dolu dolu, acısını da, zevkini de
derinlemesine anlayarak yaşamış biri olarak görünür okuyucuya.
Okuyucu, politik yaklaştığında, Nâzım'ın yaşam deneyimlerini
de bir politika içinde ele almaya, onun davranışlarının örnek
alınacaklarını bir politik tutuma dönüştürmeye, kuşku duyduklarını
ve sol politikanın kalıpları içinde anlamlandıramadıklarını da
bir zaafmışcasına görmeye (gördürmeye) alıştır. Karşıt düşünceler
de, Nâzım'ı kullanma girişimlerinde, çoğunlukla bu zaafmışcasına
ele alınanları kullanır. Yani "kartpostal şairi" Nâzım
Hikmet ile "salon şairi" Nâzım Hikmet arasında
geçtiği varsayılan tartışmaların, Nâzım şiirinin üzerinden
yürütülecek, onu derinlikli anlamanın ve anlamlandırmanın bir
yolu ve yöntemi olabilecek tartışmalarla uzaktan yakından bir
ilişkisi yok, olamaz da.
Nâzım Hikmet,
sanki gelecekte kimin şairi olduğu konusunda çıkabilecek tartışmaları
da, önceden görmüş fark etmiş gibi
Ben;
ne köprü altında yatan,
ne de atlas yakalı sarhoş sofralarında
saz çalıp Arabistan fıstığı satan
-ların
şairiyim;
topraktan, ateşten ve demirden
hayatı yaratan
-ların
şairiyim
ben.
demiştir "Cevap
no 2" adlı şiirinde...
***
Nazım'ı toplumcu gerçekliğin
klasik açılımından söküp sıyıran da, verili durumla yetinmemiş,
sınır tanımamış olması. Nâzım'ın muhalifliği, verili koşulların
ona biçtiği bir gömlek değil, olsa olsa geleceğe olan umut ve
inancının ona giydirdiği bir smokin gibi. Muhalifliğini kuru bir
yaprak gibi bırakmadı Nâzım. Yeşeren, meyve veren ve memleketinin
sıcaklığının tüm yüzlerini gülümseten bir incelik vardı şiirlerinde.
İmge evrenin zenginliği, yatay ve dikey anlamlarda geniş bir kaynaktan
beslenen arayışlarıyla Nâzım Hikmet'te insan en önemli öğe
olarak göze çarptı hep. Tüm arayışlarına insan üzerinden başladı...
Dilsel zenginlik,
her zaman, her şaire bir üstünlük yaratmaz. Dilsel zenginlik düşünce
evreninin zenginliğinden kaynaklanan, denenmiş ve denemeye değer
oluşuyla bir bilinç önerisi sunuyorsa önemli ve anlamlıdır. Böyle
bir durumda, sözcükler, yalnızca şiir oluşturan yapı taşları olarak
görev görmez, aynı zamanda yaşamda karşılıklar yaratan da yaşamdaki
karşılığının olmayışının özlemini duyumsatan bir işlevselliğin
sözcüsü konumuna yükselirler. İşte Nâzım Hikmet, sözcüklerini
bu konuma yükseltmiş bir şair olmasıyla da, kendisinden önce gelen
şiirlerden ayrılmış, gelecekte yazılacak olan şiire bir yol açmıştır.
Bu yol, "Sende, ben imkansızlığı seviyorum" (Yine Sana
Dair, Yatar Bursa Kalesi'nden) dizesinin etkisi kadar sağlamdır.
Bu kadar dizeden sonra, bir tez ile o tez çeperinde oluşmuş bir
örtük tezden yola çıkarak, Nâzım şiirini ele almak daha
akıllı bir işmiş gibi geliyor bana. Tez cümlemiz şu: "Nâzım
Hikmet, insanlığın şairidir." Bu tez bir örtük tezi içinde
taşıyor; "Nâzım, kozmopolit bir yapı içerisinde, herkesçe,
her kesimce benimsenebilecek bir şiir yazmıştır." Bu tezin
çevresinde odaklanan sözde muhalif ve sözde bile muhalif olamayan
kimileri, Nâzım Hikmet şiiri üzerinden yaratılabilecek hoşgörü
bulutlarının, onun gömütünü Türkiye'ye getirmekle başlayan ve
onu "devlet şairi" rütbesine yükseltecek bir eylem programını
da beraberinde sürükleyeceğini düşünüyorlar. Sorulması gereken
şu, Nâzım'ın yaşadığı dönem ile günümüzü karşılaştırdığımızda,
değişen nedir? Asıl önemlisi, Nâzım'ın muhalifliğinde etkisini
öne sürdüğümüz geleceğe olan umut ve inançla, Türkiye toplumunun
yaşadığı değişimin boyutları nelerdir? Bu sorulara verilecek yanıtlar,
Nâzım şiirini kavramada da, Nâzım Hikmet konusunda
girişilecek eylemsellik süreçlerini biçimlendirmede de etkili
olacak.
İnsanın
kendine benzeyen insanlarla boğuşması zor şeydir
(Memleketimden İnsan
Manzaraları'ndan) diyor Nâzım, ki gerçekten de günümüzde
Nâzım'ı savunma cephesinde yer alanlar, gitgide kendilerine
daha çok benzer görünen güçlerle savaşmak, boğuşmak zorunda kalıyorlar.
Ve yine ne yazık ki, bu boğuşmadan şair adına olumlu bir pay çıkarmak
olası görünmüyor. Nâzım'ın şiirlerinin daha geniş kitlelere
ulaşması ya da ulaştırılmasından korku duyanların varlığı su götürmez
bir gerçek. Bunu yapanlar, bu şiirlerin aminaye duruma gelebileceği
endişesiyle değil (bir şiir okuyucularının etkisiyle gücünü yitirmez),
politik açılımlarının görmeye alışkın olduğu Nâzım'ın propoganda
dozunun azalacağı kanısıyla hareket ediyorlar. Oysa ki Nâzım'ın
düşlediği geleceğe ve sosyalizme denk düşmeyen açılımların bile,
onun dizelerini ne kadar hoyrat bir biçimsellik içinde propoganda
malzemesi yaptıkları halde, yeri ve zamanı geldiğinde örneğin
kadın konusunda, etnik sorun konusunda, onu top ateşine tuttukları
gözlerden kaçıyor mu dersiniz? Tehlikeli olan, şairin dünya konjonktürü
ve evrensellik, daha yaşanası bir dünya adına hazırladığı sivri
oklarının ucunun kırılması, ondaki politik argümanın yok sayılıp
geriye kalan ne varsa sahip çıkılıyormuş gibi lanse edilmesi.
Yani, Nâzım üzerindeki yasalar kaldırılıyormuş gibi demokratik
bir hava yaratılıp kitlelerin daha evcil Nâzım okumalarına
sürüklenip yönlendirilmesi söz konusu olan.
Mehmet H.Doğan "Nâzım'ın
şiirini yasaklı bir şiir olarak, bir suç işliyormuşcasına okumak
gibi psikiyatrik bir alışkanlık"tan söz ediyor. Kısmen haklı.
Türkiye'de yasaklı olduğu biçimde, ikincisi kendisinin yasaklı
olduğu biçimde. Her iki biçimde de Nâzım şiirinin bütünlüğüne
ulaşan bir okuma çizgisinde bir silikliğin ve bir kopukluğun yaşandığı
gerçektir. Şair ve şiir okuyucusu sonraki kuşaklar açısından Nâzım
Hikmet, hep ara katmanların Nâzım'a biçtiği değerin ölçüsünde
ulaştı bilinç düzeyine. Ve ne yazık ki, bu yasaklık durumu, Nâzım
Hikmet'in kavranmasında ilk elden değil, ikinci, üçüncü ellerden
bir etki yarattı. Dolanımın hızıyla orantılı olmayan bir sanat
yapıtı alımlayıcı ilişkisinin Nâzım Hikmet'in kavramlaştırılması
ve kalıcılaştırılması anlamında bir yararı olduğunu söylemek olanaksız
sanırım. Bir yarardan Nâzım şiirini gözeterek söz etmiyorum,
kendimizi düşünerek söz ediyorum. Bir toplumu oluşturan sınıfların
beğenilerine uygun estetik arayışlar açısından bakıp, bu estetik
arayışların ortaya çıkardığı hızlı bir değişim çizgisini göz önüne
aldıımızda ise, Nâzım şiirinin kalıcılığı konusunda bir
tartışmaya kapı aralıyoruz. demektir. Örneğin Veysel Çolak "Şimdi
Nâzım'ı alın 90'lı yıllara taşıyım. Nâzım'ı bugün
incelediğimizde sanıyorum, şiirlerinin büyük kısmı elenecektir.
Elenir; yapı olarak, dil olarak. Örneğin, bütün polemikleri elenir.
Bunun dışında şiir adına ne varsa, dünya konjonktürü adına gözettiği
ne varsa onlar kalır, onlar kalacaktır." biçiminde bir saptamada
bulunuyor. Çolak, Nâzım şiirinin kalıcılığında rol oynayan
çok değişik etmenler var ki, zaten bu etmenler bu yazının yazılmasına
neden olan etmenler. Kendisine "sol","muhalif","devrimci"
gibi sıfatlar ya da yaftalar takan şairler, hep Nâzım'ı
bir boy ölçüsü standardı olarak gördüler, benimsediler. Hep yeni
yönetimler, "Nâzım Hikmet aşılabilir mi?" sorusu
terkisinde ölçülüp değerlendirilir oldu. Şimdi Nâzım şiirinin
kalıcılığına dönelim; kalıcılığını da hep kendi kalıcılığımıza
eşdeğer görerek sorguladık. Hırslarımızın varlığı kalıplarında,
içimizdeki yanmayı söndürecek ateşler olarak dördük Nâzım
Hikmet'in de yer aldığı devrimci değerleri. Oysa insanlığın taşıdığı
eşitlik, özgürlük ve kardeşlik duygularının sonsuzluğuna adanmış
değerler olduğunu fark ettiğimiz halde, niçin hala Nâzım
Hikmet'i boy ölçümüz olarak kalıplaştırmaya ve kalıcılaştırmaya
çaba harcarız? Asıl yanıtlanması gereken soru bu. Nâzım
Hikmet ile ilişkimizi gözden geçirmeliyiz.