HAKKINDA YAZILANLARDAN
NAZIM HİKMET GERÇEĞİ
Hikmet ALTINKAYNAK
1929'da çıkan 835
Satır adlı kitabıyla tüm şairlerin şiir anlayışını sarsan, birden
kendisinin öykünmecisi durumuna getiren Nazım Hikmet, 1940 kuşağının
ortaya çıkmasında da en büyük etken olur. Yaşamındaki sosyal ve
çevresel değişikliklere olarak sanatında olagelen gelişimi Ekber
Babayef'in yaptığı konuşmada şöyle dile getirir:
Nazım Hikmet'in odası.
Duvarlarda Abidin Dino'nun "Yürüyüş" tablosu, İstanbul'un
renkli fotoğrafı, Avni'nin "Atlar"ı, Bulgar piyonerlerinin
hediyesi: nakışlı, dokuma bir halı, halıda Nazım'ın çok güzel,
çok büyük ve kendisine en çok benzeyen bir portresi.
Nazım'ın masasında,
Nazım'ın makinesinde, Nazım'ın kitabı için bir Önsöz yazıyorum,
Nazım'ın bana hediye ettiği kalemle tashihler yapıyorum.
Nazım, büyük Rus şairi
Puşkin için şöyle yazdıydı: "Puşkin'i sinemada, tiyatroda
seyrettim, Puşkin üzerine yazılmış kitaplar, biyografiler okudum
ve her seferinde dehşetli bir keder duydum, Puşkin öldü diye."
Nazım'la 13 sene çok
yakın arkadaşlık ettim, yazdığı şiirlerin hemen hepsini kendi
dilinden dinledim, Moskova'da yazılan şiirlerin ilk okuyucusu
oldum, 1951'in 29 Haziran'ında onu Moskova'nın "Vnukova"
uçak alanında karşıladım ve 1963'ün 3 Haziran'ında Moskova'nın
"Novedeviçye" mezarlığında onunla vedalaştım.
NAZIM HİKMET'İN TÜRK ŞİİRİNDEKİ
YERİ
Mehmet FUAT
Nazım Hikmet, 11-12 yaşlarında küçük
bir çocukken büyük babası Mevlevi şair Nazım Paşa'nın etki alanında
yazdığı ilk şiir denemelerinden biri için şöyle der:
"Ne aruzdu, ne heceydi, serbest
vezindeyse haberim yoktu, uydurmaydı. Dili de öyle. Osmanlıca taklidiydi."
Yazdıklarının, çevresindekilerce
coşkuyla karşılanması, bu küçük şiir heveslisini şiir öğrenmeye
yönlendirir. Tevfik Fikret dili (ya da sesi) yerini Mehmet Emin
diline verirken, bugün okuyanlara sanki serbest nazım denemeleriymiş
gibi gelen ölçüsüz uyaksız şiirler derlenip toparlanır, "uydurma"
bir ölçüden hece ölçüsüne geçilir.
Şiir yazmaya başladıktan aşağı yukarı
dört beş yıl sonra Nazım Hikmet temiz bir dille yazan, hem konuları,
hem de söyleyişiyle heceleri izleyen genç bir şair adayıdır.
1918'de, on altı yaşındayken, şiirleri
dergilerde, gazetelerde yayımlanmaya başlayınca kısa sürede adı
duyulur. 1920'de ise, Cenap Şahabettin, Celal Sahir , Hüseyin Siret,
Orhan Seyfi, Yusuf Ziya, Halit Fahri gibi çağın önde gelen şairlerinden
oluşan bir yargıcılar kurulu, "Alemdar" gazetesinin açtığı
bir yarışmada, bu genç yeteneğe birincilik ödülünü verir. Nazım
Hikmet artık özgünlüğünü kanıtlamış olan, edebiyat dünyasında adı
geçen, başarılı bir hece şairi görünümündedir. Kimi şiirlerini Faruk
Nafiz, Yusuf Ziya, Orhan Seyfi gibi ünlülere adamakta, karşılığında
bu ünlülerden de ona şiir adayanlar olmaktadır.
1921 başlarında Kurtuluş Savaşı'na
katılmak amacıyla Anadolu'ya geçmek isteyen genç hececi şairler
arasında onu da görürüz. Her gelmek isteyeni kabul etmeyen Anadolu
hükümeti, işgal altındaki bir ülkenin acılarını şiirlerinde büyük
bir güçle yansıtan Nazım Hikmet ile Vala Nurettin'in başvurularını
olumlu karşılar; Bolu'da öğretmenlikle görevlendirilirler. Bir yandan
da Kurtuluş Savaşı'nı destekleyen şiirler yazacaklardır.
Bolu'da Türk halkının, köylülerin
yaşamını yakından görünce, emperyalizme karşı büsbütün bilenirler,
ayrıca dinsel yobazlığın yoğun baskısını duyarlar.
Moskova'ya giderken uğradıkların
Batum'da, Nazım daha Rusça bilmezken "İzvestiya" gazetesinde
gördüğü, herhalde Mayakovski'nin olan bu şiirin uzunlu kısalı dizelerine,
merdivenli istifine ilgi duyar, bunun "çok iyi tanıdığı"
Fransız serbest ölçüsünden ya da Türk şiirindeki serbest müstezattan
başka bir şey olduğunu sezer.
Yolda açlık bölgelerinden geçerken
gözlediklerinin etkisiyle Moskova'da yazmaya çalıştığı "Açların
Gözbebekleri" şiirini hece ölçüsüne sokamadığını görünce de,
"İzvestiya"daki şiirin biçimsel çağrışımlarından güç alarak,
daha serbest davranmayı dener. Oraya, yer yer hece kalıplarıyla
kurulmuş olsa da, kurallara uymayan, serbest bir ölçü çıkar.
İçine girdiği yeni dünyanın düşünce;
duygu yükü altında, bu serbest ölçüyle yazdığı şiirler birbirini
izler. Aşağı yukarı yedi yıl sonra, 1929'da ise 835 Satır adlı kitap
Türk şiirinde bir bomba gibi patlar : "Güneşi İçenlerin Türküsü",
"Salkımsöğüt", "Orkestra", "Piyer Loti",
"Makinalaşmak", "Ağaçların Gözbebekleri", "Gövdemdeki
Kurt", "Bahri Hazer" , "Yangın", "Yanardağ",
"Sanat Telakkisi", "Korsan Türküsü", "Rodos
Heykeli" , "Berkley".
Bu şiirlerin sunulduğu ortam, Yahya
Kemal'e, Ahmet Haşim'e, Fecr-i Ati'ye, Hececiler'e alışık, Yedi
Meşaleciler'e genç yetenekler diye umutla bakan bir ortamdır.
Nazım Hikmet bu ortama birdenbire
yepyeni bir şiirler gelmiş, bugüne kadar şiire girmez sayılan konuları,
alışılmış kuralları altüst eden bir serbestlikle şiirleştirivermiştir.
Böylesine aşırı bir yenilgi yadsımak
istemeleri doğal olan alışkanlıklarına yenik ustalar bile, önlerine
konan bu aykırı güzellik karşısında olumsuz bir tavır takınamaz,
mırın kırın da etseler, genel beğeninin baskısı altında, boyun eğmek
zorunda kalırlar.
Dönemin ünlü edebiyat adamı Yakup
Kadri'nin değerlendirmesi şöyledir :
"835 Satır Türk şiirindeki,
hatta Türk dilindeki inkılabın ilk satırıdır. (...) O, yalnız Türk
şiirinde çığır açmış bir edebiyat inklapçısı değil, hiç görmeğe
alışmadığımız yepyeni bir şair tipidir."
Dönemin en sevilen şairlerinden Ahmet
Haşim ise, kendi anlayışına çok uzak olan bu şiiri şöyle değerlendirir
:
"Bu vezin bildiğimiz vezinlerden
değil, bu lisan şiirin bizde bugüne kadar kullanmadığı lisana benzemiyor.
Nazım Hikmet Bey, tarzını kendi icat etmedi, bu biçimde şiirler
şimdi dünyanın her tarafında yazılıyor. Nazım Hikmet Bey bu tarzı
anlamış, Türkçeleştirmiş, bu iklimin toprağında tutturabilmiş büyük
bir yeni şairimizdir. Bu şiirin eskisine nazaran ruçhanı muhakkak.
Eskiden şiir bir tek düdükle söylenirdi. Nazım Hikmet Bey bir tek
alet yerine koca bir orkestra takımı vücuda getirmiş. Fakat bu zengin
orkestra, yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar çalıyor."
Yerel konulardan uzak, uluslarüstü
yaklaşımına, insanı soyutlayarak ele alma eğilimine karşın, aynı
yıl yayımlanan ikinci kitabı Jokond ile Sİ-YA-U'da Nazım Hikmet'in,
geleneksel şiirimizle bağlarını koparmak istemediği, bir birleşim
arama özlemi içinde olduğu görülür.
Varan 3; 1+1=1 (1930); Sesini Kaybeden
Şehir (1931); Benerci Kendini Niçin Öldürdü; Gece Gelen Telgraf
(1932); Taranta Babu'ya Mektuplar (1935) - kitaplar birbiri ardına
geldikçe, "yalnız marş nevinden birtakım heyecanlı havalar"
çalınmadığı, daha yumuşak, daha alçak sesli şiirlere yönelindiği,
bu arada türler arasındaki engellerin zorlandığı izlenir. En önemlisi
de, soyut, uluslarüstü kişilerden, somut, yerel kişilere doğru gidilmekte
toplumsalcı içerikte yeri yok sanılan bireysel duygular, insanlara
özgü tutkular bu büyük orkestrada gittikçe daha fazla yer almaktadır.
Simavne Kadısı Oğlu Şeyh Bedreddin
Destanı'nda (1936) ise, Nazım Hikmet özlediği bireşime varmış görünür.
Türk şiir geleneğinin, Türkçenin güzelliklerini bütünüyle kucaklayan,
hem Divan şiirinden, hem de Halk şiirinden etkiler alan, çok güçlü
bir "yeni" şiire ulaşılmıştır. Bu üstünlüğü tartışmayacak,
"belirleyici" bir şiirdir. Serbest nazım yoluna girenler
birer "taklitçi" olarak küçümsenirlerse de, heceye geri
dönülemeyeceği açıktır. Ne yapılırsa bu yolda yapılacaktır.
1938'de Nazım Hikmet cezaevine girer.
Kitapları basılmaz olur. Şiiri ortadan kaldırılır. İstanbul, Ankara,
Çankırı, Bursa cezaevlerinde geçen on iki yılını, büyük çoğunluğu
en alt tabakalardan gelen insanlarla birlikte geçirir. Artık yüzde
yüz yerel, biçimsel oyunlardan uzak bir sanatçıdır. Türler arasındaki
engelleri zorlama eğilimi, Memleketimden İnsan Manzaraları'nda yeni
bir türün ilk örneği denilebilecek bir bağımsızlığa kavuşur. Bu
yüce yapıtın yanı sıra Saat 21-22 Şiirleri, Rubailer yazılır. Cezaevi
yıllarının öbür ürünlerini içeren Dört Hapisaneden ise şairin belkide
en güzel şiirlerini bir araya getiren kitabıdır.
1950'de Nazım Hikmet cezaevinden
çıkar, ama şiirleri basılamaz. Dolayısıyla şiirimizin gelişmelerinde
bir etkisi görülmez.
Türkiye'den ayrıldıktan sonra, 1961'e
kadar, bütün dünyada tanınan bir sanatçı olarak, çok rahat davranan,
kimden, nerden gelirse gelsin, her güzelliği şiirine sokmak isteyen,
bir aşama yapmaya çalışan, doymuş bir şair görünümündedir. Arada
güzel şeyler yazsa da, kendini zorlamaz gibidir.
Ama 1960'ta uzamaya başlayan dizeleri,
1961'de "Saman Sarısı", "Havana Röportajı" ,
1962'de "Severmişim Meğer", 1963'te "Tanganika Röportajı"yla,
daha önceki yapıtları arasında benzeri bulunmayan şiirleri getirir.
Bunlar yalnız onun sanatına değil, Türk şiirinde bir aşama sayılabilecek
yapıtlardır.
1963'te öldüğü zaman, cezaevlerinde,
ya da daha sonra yurt dışında yazdıkları Türkiye'de yayımlanmış
değildi. Türk şiiri 1940'larda onun 1938 öncesi şiiriyle hesaplaşarak
gelişirken, Garip akımı, İkinci Yeni akımı yaşanırken, Nazım Hikmet
cezaevlerinde sanatının en güçlü ürünlerini vermiş, ama yazdıkları
ortaya çıkmadığı için, bu akımlar üzerinde bir etkisi olmamıştır.
Ölümünden sonra kitapları Türkiye'de de yayımlanmaya başlayınca,
özellikle 1960'ların ikinci yarısında ise, Türk şiirinde birçok
şeyin değiştiği bir gerçektir.
Bir ülkenin şiirini (edebiyatını)
otuz bir yıl arayla iki kez etkileyen başka bir şair herhalde yeryüzünde
yoktur. Dileyelim bundan sonra da olmasın.
(Gösteri , Kasım 1984)
Kaynak : Nazım Hikmet
Üstüne Yazılar - Mehmet FUAT
<Geri
Dönüş
|