Cengiz Bektaş'ın evlerle ilgili görüşleri

Çalışıyorsunuz bütün gün...Sabahtan akşama dek. Yoruluyorsunuz...Yorgun dönüyorsunuz evinize, yuvanıza. Kapı ziline uzanmadan, ya da kapıyı tıklatmadan,bir an duraksıyorsunuz.

”Körükler cılız olmak
Evlerin hiddetini
Evlerle savaşımız
Savaşların çetini.”

Evlerle savaş...Çetin savaş. Sizi duraksatan bu mu? Neden ki? İşten dönüyorsunuz, yorgunsunuz... Eliniz zilde; çalsanız mı?

“Evler her gün yollar bizi dışarı
Git getir!
Emredilen ekmeği akşamları
Alın terlerimiz getirecektir.”


Zili gönül rahatlığıyla çalarsınız; kâğıda sarılı ekmek koltuğunuzun altındadır, file elinizde.
İşten dönüyorsunuz, yorgunsunuz. Güler yüzle karşılanmayı beklersiniz. Kapı açılır; güler bir yüz. Buyur eder sizi içeri. Koltuğunuzdakiler, elinizdekiler alınır. Rahatlarsınız. Yürürsünüz. Terlik uzat›l›r önünüze. Anlarsınız. Ayakkabılarınızı çıkarır, terlikleri geçirirsiniz ayaklarınıza.Yürürsünüz. Tam salonun kapısını açacakken:

— Daha bugün temizledim. Odada otursak.

Duyarsınız söyleneni. İçinizdeki sesi de duyarsınız:

"Evler ezer insanları dağ gibi
Dışardan küçücük !
Çeker evler boynumuzdaki ipi:
Taşı develerce yük!”

Yön değiştirir, odaya geçersiniz. Günün yorgunluğunu atmalısınız üzerinizden; konuşmalı, gülmeli, doymalı, yıkanmalı, eğlenmeli, uyumalısınız Ertesi güne hazırlanmalısınız: Dinlenmiş, mutlu, yaşama sevinci içinde.

” Nedir anlamıyorum
Evlerdeki hırsı:
Cansızlarla birlik
Canlılara karşı.”

Oturduğunuz koltuktan size güleryüzle kapıyı açan eşinize bakarsınız. Konuşmaktadır:

— Bütün gün koşturdum. Çamaşırları yıkadım.... Yemek pişirdim ... Sonra temizlik. Camları sil, ortalığı sil süpür, çeki düzen ver. Hiç oturmadım desem yeridir. Ayaklarıma kara sular indi. Ama...

“Bak, masa, işte
Yerini bulmuş şimdi.
Biz yokken bu eve
Besbelli biri girdi.
Allah›m, çamaşır
Yıkanmış, ütülü!
Ben giderken bu kitap
Yere düşmüştü.
İçemezdim suyundan
Dibi yosundu sahi
İmkanı yok inanmam
Bu başka sürahi.
Emektar çul keçe
Yeni gibi tertemiz
Ocakta ateş yanıyor

Yanıyor lambamız
Hemen yatasım geldi
Bir hal olmuş perice,
Tüyden hafif
Yatağıma değince
Gezmiş eşyada belli
Bir kadının elleri.”



—Ama değdi doğrusu. Ayaklarıma kara sular indi, ama değdi. Her yer tertemiz oldu. Salonda oturmayalım birkaç gün, ne çıkar. Biraz temiz kalsın...

”Kalsın.”dersiniz içinizden. Ama “Evlerle savaşımız /Savaşların çetini” diye de eklersiniz.
Konuşmakta olan eşinize çevrili gözleriniz. Eliniz alışkın, yanı başınızdaki radyonun düğmesine gider. Dikkatinizin başka yöne kaydığını sezen eşiniz, susar,birlikte radyoyu dinlersiniz.

"İnsanoğlunun beslenmeden sonra karşısına çıkan en büyük ikinci sorun barınma olmuştur/olmaktadır. Bu da adına ne denilirse denilsin, belli bir mekanda yaşamayı zorunlu kılar. Ve giderek insanların birlikte, birarada yaşamasını. Bu, birtakım ilişkileri getirir gündeme; insanların birbirleriyle ya da yaşadıkları ortamla/mekanla olan ilişkileri...Bir yaşama biçimi, bir kültür çıkar ortaya böylece.

Bu yazı dizisinde, mimari özelliklerden yola çıkılarak ev kültürü ve yaşama biçimi kapsamına giren her konuda, tasarımdan yapımına, döşenmesinden donatımına, aydınlatılmasından ısıtılmasına ve içinde yaşamaya kadar her alanda doğan sorunları ve bunun çözüm yollarını tartışmaya, irdelemeye çalışacağız.

Bu röportajda konuğumuz Sayın Cengiz Bektaş. Bektaş, Yüksek Mühendis Mimar, konusunda araştırmaları, yayınları olan bir uzman, yazar.

Sayın Bektaş bu söyleşide insanın mekanla ilişkileri, yaşama kültürü içinde insanın yeri, evlerimiz ve alışkanlıklarımız üzerinde duralım sizinle, izin verirseniz. Bize önce evler insanları nasıl etkiler, evin kişiliği olur mu? Bu kişiliği o evlere veren insanın tutumu, nasıl yorumlanabilir, bunları anlatır mısınız?

İnsanın kendi yaşamını belirlemesi seçmeleriyle oluyor sonunda. Bu seçmeler, giysilerini seçmek, çevresini seçmek, giderek coğrafyasını seçmeye kadar varıyor. Coğrafyasını seçebilen insan daha çok insan oluyor. Bu seçmeler çevremizi oluşturuyor ve insan kendi yaşama kültürünün koşulunda çevresini oluşturduğu zaman mutlu oluyor.

Dalaşmıyor çevresiyle o zaman, çevreyi oluşturuyor. Ve o çevrenin oluşumuna ne kadar kendisinden katkı gelirse, oraya da o kadar sahip çıkıyor. Örneğin bir otelde yaşar gibi yaşamıyor, yuvasında yaşar gibi yaşıyor. Evini kendisi nasıl oluşturur insan? En azından kendi isteklerini doğru yolda belirleyerek kendi yaşama biçiminden gelen isteklerini nasıl yıkanıyor, nasıl yiyor, çoluğuyla çocuğuyla ilişkisi ne, kadın erkek ilişkileri ne buna göre belirliyor.Eğer bunlar doğru, çağdaş., insancıl yolda belirlenmişse bu türlü oluşmuş şehirlerden bir sokağı düşünün ve bütün bu oluşumun meydana getirdiği bir kent siluetini düşünün bunlar tabii hemen içinde yaşayan insanların nasıl oldukları konusunda çok sağlam ipuçları veriyorlar. Örneğin beni bir kentin içinden geçirirseniz o kentin nasıl yönetildiğini söyleyebilirim. Demokrasi mi var, tek güçle mi yönetiliyor gibi en azından kaba çizgilerle doğru olan belirlemeler yapabilirim

Sayın Bektaş eski evlere bakıyoruz çok güzel evler. Geçmişte güzel evler yapılmış diyoruz.Peki bu geçmişi günümüze taşırsak, o güzelliği elde edebiliriz anlamına gelir mi?

—Geçmişte çok güzel olan evlerin, işte ne kadar güzel, ne kadar hoş, milli mimari, yöresel mimari, bugün de bunu yapalım gene kendi kişiliğimizi bulalım. Bu çok önemli bir yanılgı. O evler belli ilkelerle akılcı, tutumlu evler. Bir kere çözümlülük içten dışa. Yani insanın alışkanlıklarıyla çözümlü geliştiriyor. Ve içiyle dışı o yüzden birbirine uyuyor, bütünleşiyor. Kültür ve yapısal olarakta açık. Yani dışardan baktığımızda evin içerisinde ne var ne yok onu da anlayabileceğiniz kadar açık. Yani oturma odası cephede belirgindir. Tuvaletin penceresiyle, oturma odasının penceresi hiç bir zaman aynı değildir. Her biri hangi koşulda ne kadar iyi kullanılabilecekse o kadar yapılmıştır. Oysa apartmanlarda bakarsınız burası oturma odası mı, yatak odası mı anlayamazsınız çoğunlukla. Yani eskinin ordaki iç ve dışı uyuşurluk halinde.

Aynı bir insanda düşünün, içinin güzelliğinin yüzüne yansıması gibi. Ne kadar önemli bir ilke.
Esnek. Bu da çok önemli bir olay.

Biliyorsunuz bizim yapılarımızın hepsinden bir stil çıkar son Anadolu uygulamalarında. Niye gelecek kuşağı düşünüyor, betonlaştırıyor, gelecek kuşağın mutluluğunu da kendine göre bugünden tanımlamak istiyor. Benim oturduğum yerde acaba çocuğum oturacak mı?Aynı koşullar altında mı olacak hiç ilerlememiş mi olacak? Hiç bir şeyleri değiştirmek, çevresini kendi beğenilerine göre oluşturmak bağımsızlığında olmayacak mı bu kuşak?Bu evler esnek ama bunlar saydığım gibi hepsi ilke. Pencereyi onlar gibi kemerli yapıpta ulusal mimariye, ya da ulusal benlik bulacaksa, bu bir biçimlilik olayı. Hiç bir şekilde o saydığımız ilkelerle ilişkisi yok. Yani yüzyıl önceki evi bugün biçimsel olarak yinelemek yalnızca kendini, geçmişini, insanı tanıyamamaktan gelen nostalji bir hastalıktır. Bizim toplumumuzda sanki iyi bir şeymiş gibi kullanılmaya kalkışılıyor. Oysa biz çağdaş olmak zorundayız, Çağımızı yaşamak durumundayız. Çağımızı yaşamadığımız zaman hiç bir şekilde geleceğimizi yönlendiremeyiz.


—Sayın Bektaş, diyebilir miyiz ki çağdaş olurken evimiz, kültürümüzün, alışkanlıklarımızın, kısaca karakterimizin parçası hatta aynısı olmalı.

—Evet, sorun kesinlikle bu .O zaman eğer ben Türksem, eğer ben Anadolu’nun çocuğuysam evim de öyle olmalı. Ama ben o değilsem o zaman başka şeyleri yansıtacak. İstanbul’un bir yerleşim yerinde yine bir araştırma yaptık, evlere dışardan baktığımız zaman biri İspanya’dan gelmiş, biri Amerika’dan,biri Almanya’dan hiçbirinin bizim kültürümüzle ilişkisi yok. Ben de genç mimarlara soruyorum: Şimdi bunlar kendi kültürlerinden utanan insanların davranışı değil mi?Böyle diyebilir misiniz?

—Çünkü biz o kültürün insanları değil miyiz?

—Kendi kültürümüzden, kendimizden birşey yapmaya biraz önce de altını çizdiğim gibi, yalnız biçim aktarmakla değil, kendi yaşama alışkanlıklarımızdan ve yaşama biçimimizden birşeyleri yansıtabildiğimiz zaman o bizden olacak.O zaman daha mutlu olacağız.O türlü evlerin içinden sabahları mutlu çıkacağız dolayısıyla insanların oluşturduğu toplum da herhalde başka bir toplum olacaktır.

—Sayın Bektaş iklim ve evler birbirleriyle doğru orantılı diyebilir miyiz?

—Yüzde yüz. Bizim iklimimizin iç ve dış arasındaki dengelenmesi, ısı dengelenmesi açısından özellikleri vardır. Yine eskiden yapılan çözümlerde en çok ısıtılması gereken mekanlar ortaya alınmıştır. Daha az ısıtılacak olan bölümler dışarıya, dolayısıyla ortadaki bölüm korunmuştur. Bu daha az yakıt kullanılması sonucunu getirir. Biz çocukluğumuzdan biliriz, İzmir’de soba kullanılmaz denirdi. Yani İzmir’deki evlerin, poyraz odaları vardır ve lodos odaları vardır. Hatta o günkü havanın durumuna göre kullanılan odanın yeri de değişir. Ayrıca bu bir yapım teknolojisini de gerektiriyor. İçerdeki havayla dışardaki havanın sıcak-soğuk ayrımları, size o duvarı şu türlü yapma sonucunu getiriyor. Diyelim ki 35 cm kalınlıktaki tuğla yapmak zorunda olduğunuz bir dengeleme olayında yalnızca 19 cm’lik tuğla duvarla yaparsanız o yıl 10 ton yerine 15 ton kömür yakarsınız. Bugün İstanbul’daki kirliliğin en önemli nedenlerinde biri bizim yapılarımızı yanlış yapmamız. Doğru dürüst yalıtmamamız. Neden doğru dürüst yalıtmıyoruz çünkü ilk yatırımları o zaman artıyor. Bu yatırım artması da sorun oluyor çünkü kullanacak olan yaptırmıyor. Sadece satacak olan yaptırıyor. Bu durumda bir yapı kurulmak zorunluluğu var. Yalıtımların doğru dürüst yapılması, planların doğru dürüst çözümlenmemesi sorunu bu sayede ortadan kalkacaktır. Şunu kesinlikle söyleyebilirim ki İstanbul’da ki hava kirliliğinin en önemli sebeplerinden biri de yalıtım sorunudur. Şimdi duvarların kalınlıkları ve incelikleri ben orada ne kadar sıcak havayı, sıcaklığı korumak istiyorsam, yahut da tersine serinliği korumak istiyorsam ona bağlı olarak değişir. Çabuk soğutulup, çabuk ısıtılacak sinema, konser salonu gibi mekanların duvarları başka türlü olmak zorundadır. Biz Anadolu’da genellikle ekmek paramızı kazanacağımız alüvyonun üzerine yapı yapmamışız.

Yani ovaya, tabana yapı yapmamışız.

Üç bin yıllık yapımızda. Yamaçlara yapmışız. Bu şu sonucu getirmiş, kimse kimsenin havasını kesmemiş, görüşünü kesmemiş, kimse kimseyi kirletmemiş. Bu çok önemli bir olay. Daha insancıl yaşamanın yolu, iklimle bağlantısı. Bu yamaç genellikle, becerilebildiğince gün doğuşuna bakmış. Yani güney doğudan güneye dek. Şimdi güneş kışın yatay geçtiği için evin diplerine kadar girebiliyor. Ama yazın dik geçtiği için evin içlerine kadar girmiyor.O zaman tabii çok iyi bir konum seçmiş olursunuz. Genelliklede bütün Anadolu’da evler gün doğuşuna baktırılır.


.—Evler konusunda bir hayli bilgi sahibi olduk. Sıcacık evlerimizle sıcacık ilişkiler kurmamız ve kendimizden hep bir parça hatta hep bir “biz” katmamız gerektiğini düşünüyorum. Herhalde siz de bu fikre katılıyorsunuz değil mi?

—Evet.

-Öyleyse EVLERİMİZLE SAVAŞMAYACAĞIZ, BARIŞACAĞIZ.

-Çok doğru...

Bu röportajda konuğumuz Yüksek Mühendis - Mimar Sayın Cengiz Bektaş'tı. Kendisiyle evlerimiz üstüne konuştuk. "


Eliniz radyonun düğmesine gider. Kapatırsınız. konuğumuzun söylediği son sözleri ezberlemek istercesine yinlersiniz içinizde:

" Evlerimizle savaşmayacağız, barışacağız"

"Evlerle savaşımız/ savaşların çetini" diyen Behçet Necatigil'in neden böyle yazdığını düşünmeye dalacağınız anda, eşinizin sesini duyarsınız:

-Sana Sabri Esat Siyavuşgil'in "Odalar ve sofalar" adlı şiirini okuyorum. Dinle lütfen:

"Evler,bir nara benzer,
Nar tanesi, sofalar.
Akşam, yol gibi gezer;
Sükun, su gibi dolar.
Odada bir pancurun/ sofadadır güneşi;
Camlarda yanan korun
Düşer içime eşi.
Odada yığın yığın
Gölgenin salkımları;
Sofada yalnızlığın
Duyulur adımları.
Oda, içinden duyar
Oluktan düşenleri;
Sofa, geceyi oyar,
Dinler merdivenleri.
Toplar odam kuş gibi
Sofamın laflarını
Birer bibloymuş gibi
Süsler boş raflarını.
Beni duvar boyunca
Bir kum gibi ofalar
Odam uyku dolunca
Uyumayan sofalar."

Elinizi eşinizin elinin üstüne koyarsınız. Sıcaktır. Gece karanlığıda evinizin duvarları pırıl pırıldır.

Röportaj : Alâettin BAHÇEKAPILI

geri dönüş