|
Çalışıyorsunuz
bütün gün...Sabahtan akşama dek. Yoruluyorsunuz...Yorgun dönüyorsunuz
evinize, yuvanıza. Kapı ziline uzanmadan, ya da kapıyı tıklatmadan,bir
an duraksıyorsunuz.
”Körükler cılız olmak
Evlerin hiddetini
Evlerle savaşımız
Savaşların çetini.”
Evlerle savaş...Çetin savaş. Sizi duraksatan bu mu? Neden ki? İşten
dönüyorsunuz, yorgunsunuz... Eliniz zilde; çalsanız mı?
“Evler her gün yollar bizi dışarı
Git getir!
Emredilen ekmeği akşamları
Alın terlerimiz getirecektir.”
Zili gönül rahatlığıyla çalarsınız; kâğıda sarılı ekmek koltuğunuzun
altındadır, file elinizde.
İşten dönüyorsunuz, yorgunsunuz. Güler yüzle karşılanmayı beklersiniz.
Kapı açılır; güler bir yüz. Buyur eder sizi içeri. Koltuğunuzdakiler,
elinizdekiler alınır. Rahatlarsınız. Yürürsünüz. Terlik uzat›l›r
önünüze. Anlarsınız. Ayakkabılarınızı çıkarır, terlikleri geçirirsiniz
ayaklarınıza.Yürürsünüz. Tam salonun kapısını açacakken:
— Daha bugün temizledim. Odada otursak.
Duyarsınız söyleneni. İçinizdeki sesi de duyarsınız:
"Evler ezer
insanları dağ gibi
Dışardan küçücük !
Çeker evler boynumuzdaki ipi:
Taşı develerce yük!”
Yön değiştirir, odaya
geçersiniz. Günün yorgunluğunu atmalısınız üzerinizden; konuşmalı,
gülmeli, doymalı, yıkanmalı, eğlenmeli, uyumalısınız Ertesi güne
hazırlanmalısınız: Dinlenmiş, mutlu, yaşama sevinci içinde.
” Nedir anlamıyorum
Evlerdeki hırsı:
Cansızlarla birlik
Canlılara karşı.”
Oturduğunuz koltuktan
size güleryüzle kapıyı açan eşinize bakarsınız. Konuşmaktadır:
— Bütün gün koşturdum. Çamaşırları yıkadım.... Yemek pişirdim ...
Sonra temizlik. Camları sil, ortalığı sil süpür, çeki düzen ver.
Hiç oturmadım desem yeridir. Ayaklarıma kara sular indi. Ama...
“Bak,
masa, işte
Yerini bulmuş şimdi.
Biz yokken bu eve
Besbelli biri girdi.
Allah›m, çamaşır
Yıkanmış, ütülü!
Ben giderken bu kitap
Yere düşmüştü.
İçemezdim suyundan
Dibi yosundu sahi
İmkanı yok inanmam
Bu başka sürahi.
Emektar çul keçe
Yeni gibi tertemiz
Ocakta ateş yanıyor
Yanıyor lambamız
Hemen yatasım geldi
Bir hal olmuş perice,
Tüyden hafif
Yatağıma değince
Gezmiş eşyada belli
Bir kadının elleri.”
—Ama değdi doğrusu. Ayaklarıma kara sular indi, ama değdi. Her yer
tertemiz oldu. Salonda oturmayalım birkaç gün, ne çıkar. Biraz temiz
kalsın...
”Kalsın.”dersiniz içinizden. Ama “Evlerle savaşımız /Savaşların
çetini” diye de eklersiniz.
Konuşmakta olan eşinize çevrili gözleriniz. Eliniz alışkın, yanı
başınızdaki radyonun düğmesine gider. Dikkatinizin başka yöne kaydığını
sezen eşiniz, susar,birlikte radyoyu dinlersiniz.
"İnsanoğlunun
beslenmeden sonra karşısına çıkan en büyük ikinci sorun barınma
olmuştur/olmaktadır. Bu da adına ne denilirse denilsin, belli bir
mekanda yaşamayı zorunlu kılar. Ve giderek insanların birlikte,
birarada yaşamasını. Bu, birtakım ilişkileri getirir gündeme; insanların
birbirleriyle ya da yaşadıkları ortamla/mekanla olan ilişkileri...Bir
yaşama biçimi, bir kültür çıkar ortaya böylece.
Bu yazı dizisinde, mimari özelliklerden yola çıkılarak ev kültürü
ve yaşama biçimi kapsamına giren her konuda, tasarımdan yapımına,
döşenmesinden donatımına, aydınlatılmasından ısıtılmasına ve içinde
yaşamaya kadar her alanda doğan sorunları ve bunun çözüm yollarını
tartışmaya, irdelemeye çalışacağız.
Bu röportajda konuğumuz Sayın Cengiz Bektaş. Bektaş, Yüksek Mühendis
Mimar, konusunda araştırmaları, yayınları olan bir uzman, yazar.
—Sayın Bektaş bu söyleşide insanın mekanla ilişkileri, yaşama
kültürü içinde insanın yeri, evlerimiz ve alışkanlıklarımız üzerinde
duralım sizinle, izin verirseniz. Bize önce evler insanları nasıl
etkiler, evin kişiliği olur mu? Bu kişiliği o evlere veren insanın
tutumu, nasıl yorumlanabilir, bunları anlatır mısınız?
—İnsanın kendi yaşamını belirlemesi seçmeleriyle oluyor sonunda.
Bu seçmeler, giysilerini seçmek, çevresini seçmek, giderek coğrafyasını
seçmeye kadar varıyor. Coğrafyasını seçebilen insan daha çok insan
oluyor. Bu seçmeler çevremizi oluşturuyor ve insan kendi yaşama
kültürünün koşulunda çevresini oluşturduğu zaman mutlu oluyor.
Dalaşmıyor çevresiyle
o zaman, çevreyi oluşturuyor. Ve o çevrenin oluşumuna ne kadar kendisinden
katkı gelirse, oraya da o kadar sahip çıkıyor. Örneğin bir otelde
yaşar gibi yaşamıyor, yuvasında yaşar gibi yaşıyor. Evini kendisi
nasıl oluşturur insan? En azından kendi isteklerini doğru yolda
belirleyerek kendi yaşama biçiminden gelen isteklerini nasıl yıkanıyor,
nasıl yiyor, çoluğuyla çocuğuyla ilişkisi ne, kadın erkek ilişkileri
ne buna göre belirliyor.Eğer bunlar doğru, çağdaş., insancıl yolda
belirlenmişse bu türlü oluşmuş şehirlerden bir sokağı düşünün ve
bütün bu oluşumun meydana getirdiği bir kent siluetini düşünün bunlar
tabii hemen içinde yaşayan insanların nasıl oldukları konusunda
çok sağlam ipuçları veriyorlar. Örneğin beni bir kentin içinden
geçirirseniz o kentin nasıl yönetildiğini söyleyebilirim. Demokrasi
mi var, tek güçle mi yönetiliyor gibi en azından kaba çizgilerle
doğru olan belirlemeler yapabilirim
—Sayın Bektaş eski evlere bakıyoruz çok güzel evler. Geçmişte
güzel evler yapılmış diyoruz.Peki bu geçmişi günümüze taşırsak,
o güzelliği elde edebiliriz anlamına gelir mi?
—Geçmişte çok güzel olan evlerin, işte ne kadar güzel, ne kadar
hoş, milli mimari, yöresel mimari, bugün de bunu yapalım gene kendi
kişiliğimizi bulalım. Bu çok önemli bir yanılgı. O evler belli ilkelerle
akılcı, tutumlu evler. Bir kere çözümlülük içten dışa. Yani insanın
alışkanlıklarıyla çözümlü geliştiriyor. Ve içiyle dışı o yüzden
birbirine uyuyor, bütünleşiyor. Kültür ve yapısal olarakta açık.
Yani dışardan baktığımızda evin içerisinde ne var ne yok onu da
anlayabileceğiniz kadar açık. Yani oturma odası cephede belirgindir.
Tuvaletin penceresiyle, oturma odasının penceresi hiç bir zaman
aynı değildir. Her biri hangi koşulda ne kadar iyi kullanılabilecekse
o kadar yapılmıştır. Oysa apartmanlarda bakarsınız burası oturma
odası mı, yatak odası mı anlayamazsınız çoğunlukla. Yani eskinin
ordaki iç ve dışı uyuşurluk halinde.
Aynı bir insanda düşünün, içinin güzelliğinin yüzüne yansıması gibi.
Ne kadar önemli bir ilke.
Esnek. Bu da çok önemli bir olay.
Biliyorsunuz bizim yapılarımızın hepsinden bir stil çıkar son Anadolu
uygulamalarında. Niye gelecek kuşağı düşünüyor, betonlaştırıyor,
gelecek kuşağın mutluluğunu da kendine göre bugünden tanımlamak
istiyor. Benim oturduğum yerde acaba çocuğum oturacak mı?Aynı koşullar
altında mı olacak hiç ilerlememiş mi olacak? Hiç bir şeyleri değiştirmek,
çevresini kendi beğenilerine göre oluşturmak bağımsızlığında olmayacak
mı bu kuşak?Bu evler esnek ama bunlar saydığım gibi hepsi ilke.
Pencereyi onlar gibi kemerli yapıpta ulusal mimariye, ya da ulusal
benlik bulacaksa, bu bir biçimlilik olayı. Hiç bir şekilde o saydığımız
ilkelerle ilişkisi yok. Yani yüzyıl önceki evi bugün biçimsel olarak
yinelemek yalnızca kendini, geçmişini, insanı tanıyamamaktan gelen
nostalji bir hastalıktır. Bizim toplumumuzda sanki iyi bir şeymiş
gibi kullanılmaya kalkışılıyor. Oysa biz çağdaş olmak zorundayız,
Çağımızı yaşamak durumundayız. Çağımızı yaşamadığımız zaman hiç
bir şekilde geleceğimizi yönlendiremeyiz.
—Sayın Bektaş, diyebilir miyiz ki çağdaş olurken evimiz, kültürümüzün,
alışkanlıklarımızın, kısaca karakterimizin parçası hatta aynısı
olmalı.
—Evet, sorun kesinlikle bu .O zaman eğer ben Türksem, eğer ben
Anadolu’nun çocuğuysam evim de öyle olmalı. Ama ben o değilsem o
zaman başka şeyleri yansıtacak. İstanbul’un bir yerleşim yerinde
yine bir araştırma yaptık, evlere dışardan baktığımız zaman biri
İspanya’dan gelmiş, biri Amerika’dan,biri Almanya’dan hiçbirinin
bizim kültürümüzle ilişkisi yok. Ben de genç mimarlara soruyorum:
Şimdi bunlar kendi kültürlerinden utanan insanların davranışı değil
mi?Böyle diyebilir misiniz?
—Çünkü biz o kültürün insanları değil miyiz?
—Kendi kültürümüzden, kendimizden birşey yapmaya biraz önce de altını
çizdiğim gibi, yalnız biçim aktarmakla değil, kendi yaşama alışkanlıklarımızdan
ve yaşama biçimimizden birşeyleri yansıtabildiğimiz zaman o bizden
olacak.O zaman daha mutlu olacağız.O türlü evlerin içinden sabahları
mutlu çıkacağız dolayısıyla insanların oluşturduğu toplum da herhalde
başka bir toplum olacaktır.
—Sayın Bektaş iklim
ve evler birbirleriyle doğru orantılı diyebilir miyiz?
—Yüzde yüz. Bizim iklimimizin iç ve dış arasındaki dengelenmesi,
ısı dengelenmesi açısından özellikleri vardır. Yine eskiden yapılan
çözümlerde en çok ısıtılması gereken mekanlar ortaya alınmıştır.
Daha az ısıtılacak olan bölümler dışarıya, dolayısıyla ortadaki
bölüm korunmuştur. Bu daha az yakıt kullanılması sonucunu getirir.
Biz çocukluğumuzdan biliriz, İzmir’de soba kullanılmaz denirdi.
Yani İzmir’deki evlerin, poyraz odaları vardır ve lodos odaları
vardır. Hatta o günkü havanın durumuna göre kullanılan odanın yeri
de değişir. Ayrıca bu bir yapım teknolojisini de gerektiriyor. İçerdeki
havayla dışardaki havanın sıcak-soğuk ayrımları, size o duvarı şu
türlü yapma sonucunu getiriyor. Diyelim ki 35 cm kalınlıktaki tuğla
yapmak zorunda olduğunuz bir dengeleme olayında yalnızca 19 cm’lik
tuğla duvarla yaparsanız o yıl 10 ton yerine 15 ton kömür yakarsınız.
Bugün İstanbul’daki kirliliğin en önemli nedenlerinde biri bizim
yapılarımızı yanlış yapmamız. Doğru dürüst yalıtmamamız. Neden doğru
dürüst yalıtmıyoruz çünkü ilk yatırımları o zaman artıyor. Bu yatırım
artması da sorun oluyor çünkü kullanacak olan yaptırmıyor. Sadece
satacak olan yaptırıyor. Bu durumda bir yapı kurulmak zorunluluğu
var. Yalıtımların doğru dürüst yapılması, planların doğru dürüst
çözümlenmemesi sorunu bu sayede ortadan kalkacaktır. Şunu kesinlikle
söyleyebilirim ki İstanbul’da ki hava kirliliğinin en önemli sebeplerinden
biri de yalıtım sorunudur. Şimdi duvarların kalınlıkları ve incelikleri
ben orada ne kadar sıcak havayı, sıcaklığı korumak istiyorsam, yahut
da tersine serinliği korumak istiyorsam ona bağlı olarak değişir.
Çabuk soğutulup, çabuk ısıtılacak sinema, konser salonu gibi mekanların
duvarları başka türlü olmak zorundadır. Biz Anadolu’da genellikle
ekmek paramızı kazanacağımız alüvyonun üzerine yapı yapmamışız.
Yani ovaya, tabana yapı yapmamışız.
Üç bin yıllık yapımızda. Yamaçlara yapmışız. Bu şu sonucu getirmiş,
kimse kimsenin havasını kesmemiş, görüşünü kesmemiş, kimse kimseyi
kirletmemiş. Bu çok önemli bir olay. Daha insancıl yaşamanın yolu,
iklimle bağlantısı. Bu yamaç genellikle, becerilebildiğince gün
doğuşuna bakmış. Yani güney doğudan güneye dek. Şimdi güneş kışın
yatay geçtiği için evin diplerine kadar girebiliyor. Ama yazın dik
geçtiği için evin içlerine kadar girmiyor.O zaman tabii çok iyi
bir konum seçmiş olursunuz. Genelliklede bütün Anadolu’da evler
gün doğuşuna baktırılır.
.—Evler konusunda bir hayli bilgi sahibi olduk. Sıcacık evlerimizle
sıcacık ilişkiler kurmamız ve kendimizden hep bir parça hatta hep
bir “biz” katmamız gerektiğini düşünüyorum. Herhalde siz de bu fikre
katılıyorsunuz değil mi?
—Evet.
-Öyleyse EVLERİMİZLE SAVAŞMAYACAĞIZ, BARIŞACAĞIZ.
-Çok doğru...
Bu röportajda konuğumuz Yüksek Mühendis - Mimar Sayın Cengiz Bektaş'tı.
Kendisiyle evlerimiz üstüne konuştuk. "
Eliniz radyonun düğmesine gider. Kapatırsınız. konuğumuzun söylediği
son sözleri ezberlemek istercesine yinlersiniz içinizde:
" Evlerimizle savaşmayacağız, barışacağız"
"Evlerle savaşımız/ savaşların çetini" diyen Behçet Necatigil'in
neden böyle yazdığını düşünmeye dalacağınız anda, eşinizin sesini
duyarsınız:
-Sana Sabri Esat Siyavuşgil'in "Odalar ve sofalar" adlı
şiirini okuyorum. Dinle lütfen:
"Evler,bir
nara benzer,
Nar tanesi, sofalar.
Akşam, yol gibi gezer;
Sükun, su gibi dolar.
Odada bir pancurun/ sofadadır güneşi;
Camlarda yanan korun
Düşer içime eşi.
Odada yığın yığın
Gölgenin salkımları;
Sofada yalnızlığın
Duyulur adımları.
Oda, içinden duyar
Oluktan düşenleri;
Sofa, geceyi oyar,
Dinler merdivenleri.
Toplar odam kuş gibi
Sofamın laflarını
Birer bibloymuş gibi
Süsler boş raflarını.
Beni duvar boyunca
Bir kum gibi ofalar
Odam uyku dolunca
Uyumayan sofalar."
Elinizi eşinizin elinin üstüne koyarsınız. Sıcaktır. Gece karanlığıda
evinizin duvarları pırıl pırıldır.
Röportaj : Alâettin
BAHÇEKAPILI
|