|

|
Ölümünün
25. yılında:
Resimden
Şiire, Şiirden yazıya bir güzellik anıtı:
Bedri
Rahmi Eyuboglu
|
 |
Kimi
kişilerin yasamı baslı basına bir yapıttır. Kimileri
eğitim, sanat, kültür vb. alanlarında belli bir yapıt
verememelerine karsın yaşamlarını belirleyen birikimle
bir büyük sesi yaşatırlar ömür boyu. Bu ses onlarla
birlikte yürür; onlardan sonrakilerde yeni biçimlere
dönüşür.
Yaşamı başlı başına değer olan kimi kişiler, zamanla bu
yaşamı
özgün yapıtlarla donatırlar. Bu tür yasamlar zamanla
insanlık tarihi için bir ölümsüzlüğün adi olur.
Bedri Rahmi ikinci öbekteki kişiler arasında yer alır. O
hem yaşamıyla önemli bir yapıta imza atmış hem 10
ciltlik şiir ve yazılarıyla esi Erezle iki ciltlik
mektuplarla yazınımızın ufkunu zenginleştirmiştir.
Resmimizde
yereli ve ulusalı evrensel ölçütlerden geçirerek
yakalayan, doğduğu coğrafyayla beslediği şiirini modern
şiirin verileriyle harmanlayarak kendine özgü
motiflerle bezeyen Bedri Rahmi'yi, 21 Eylül 1975 günü
sonsuzluğa uğurlamıştık.
Ölümünün
25. yılında ona olan sevgimizi bir kez daha yineliyor,
anısına saygılar sunuyoruz.
Bedri
Rahmi Eyuboglu öldüğünde bir dağ köyünde
öğretmendim. Pille çalışan bir radyo ve çıktığı
günden bir gün sonra elime ulasan Cumhuriyet
gazetesinden başka bir aracım yoktu dünya ile bağlantımı
kuran...
Beklenen
acı gerçek, bir ışık hızında ulaşmıştı, ulaşacağı
yerlere: Tarih 21 Eylül 1975'ti.
Hüzün
geldi bas köseye kuruldu" o gün.
Bir
güzel insan, son nefesini vermişti: Bedri Rahmi artık yapıtlarıyla
yasayacaktı.
Oysa o ve onun gibilerin yasadıkları bir dünyada olmak,
onların dışında kim bilir kaç insanin mutluluğuydu. Sabahattin Eyuboglu'yla,
Halikarnas Balıkçısı'yla, Azra Erhat'la, Ruhi Su ile ayni gökyüzünü
solumak bir erdemdi.
Bedri Rahmi yine
de bir başkaydı: şiirleriyle, denemeleriyle resimleriyle sanat
dünyamızı ısıtan bu güzelim sanat adamıyla, her şeyden önce ayni
güzelliğin pınarlarından su içmiştik. Bu durum ona olan sevgimizin
sınırlarını genişletmeye yetiyordu.
Bedri Rahmi doğduğu topraktan çıkıp gittikten sonra
geriye pek bakmadığı için eleştirilmiştir. Oysa bedeni uzaklarda olsa
da bütün kişiliği ve sanatıyla o toprağın insanlarını yüreğinde gezdirdi.
Madalyonun arka yüzüne bakalım isterseniz: Bu güzelim sanat adamını
doğduğu toprağın üst düzey yöneticileri akıllarına getirip, bir kez
olsun o yöreye davet etmişler midir?
İşin gerçeği, Bedri Rahmi bu konuda ilerde kendisi için söz
edeceklere yanıtını vermişti:
- Biz
Anadolu çocukları, Trabzonlular, Erzurumlular,
Sivaslılar; Adanalılar... Bütün illerimizin okuma
yazma, yükseköğretim basamaklarına tırmanma fırsatı
bulan aydın çocukları!.. Bizler memleketimizden bir
çıktık mi bir daha ya kısmet, eğer devlet baba bizi
doğduğumuz yerlere, kaymakam, savcı, doktor, vali; mebus
olarak yollamasa yok mu; doğup büyüdüğümüz toprakları arayıp sormak hak getire!..
Diyeceğim
su ki dostlar, bizler memlekette bir çıktık mi pir
çıkıyoruz. Peki memleketin aydın çocukları birbiri
arkasından İstanbul'a Ankara'ya yerleşirse o güzel
yapıları kim kuracak? Trabzon'un Maçka ilçesinde doğmuş aydın, Maçka'ya ömrü billahi
uğramazsa piyanoyu
Maçka'ya kim götürecek? Kim çalacak, kim oynayacak?
Tezek,
Bedri Rahmi Eyuboglu Bütün Eserleri: 4, Bilgi Yayınevi,
İkinci Basım, Ankara Mart 1987, s.94
Ölüm,
kimileri için yok olma anlamı taşımıyor.
Mehmet
Eyuboglu, babası Bedri Rahmi'den kalan yazınsal
ürünlere el emeği, göz nuru katarak, onları büyük bir
imeceyle şimdilik 10 ciltte topladı. Bedri Rahmi'nin
insan sabrını zorlayan emeği ışıldamasını sürdürüyor
bu yapıtlarda. Sözü bu ürünleri babasının sevenlerine
bin bir güzellikle sunan Mehmet Eyuboglu'na bakalım:
Tadına
doyamadığım, tam erişmişken kaybettiğim babamı geri
getiren yazılar bunlar. Yazılarında da şiir ve
resimlerindeki coşkuyu "çil çil" sevinci
buldum. Paramparça değil, gürül gürül tutuştu
yürecigim. Milyarlarca elma ağacı çiçek açtı...
Bedros ağacının bir dalına kondum.
(Körolasi,
Bedri Rahmi Eyuboglu, Bütün Eserleri: 10 Bilgi
Yayınevi, Ankara Temmuz 1997, Baskıya Hazırlayan: Mehmet
Eyuboglu, Önsöz, Mehmet Eyuboglu, s.8.
Simdi
ustamızın çok bilinen, bestelenip gönüllerimize
kurulan bir şiirinin birkaç dizesiyle soluklanalım:
Sitem
Önde
zeytin ağaçları arkasında yar
Sene
1946
Mevsim
Sonbahar
Önde
zeytin ağaçları neyleyim
Dalları
neyleyim
Yar
yoluna dökülmedik dilleri neyleyim.
(...)
Yıllardır
dilden dile aktarılan, her aktarılışta farklı yorumlarla
yüz yüze geldiğimiz gerçeği, bu gerçeğin kahramanından öğrenmeye ne dersiniz!
Sakal
Makal Yahut Aferin Oğlum Ahmet Bu Yolda Devam Et
Herifçioğlu
Sen Misel'de koyuvermiş sakalı
Neylesin
bizim köyü, nişsin Mahmut Mahal'i
Esmeri,
sarisini, kumralı, kuzguni Karaşi
Cebinde
dört dilberin telefon numarası
Bir
elinde telefon, bir elinde kesesi
Uyyy!..
yesun oni nenesi Yesun oni nenesi. "
(...)
Eyuboglu
ile dostluğumuz, onun bana kızması, bu kızgınlıkla bir de
şiir döktürmesi ile baslar. Paris'te öğrenciyim,
sakallı bir öğrenci. Ne Eyuboglu'nu tanırım, ne de o
beni. Bir aksam nice Türk öğrenci kuşaklarının gelip
geçtigi Sürpigin Lokantasında Adnan Öztrak'la yemek
yiyorum. Yandaki masada Eren'le Bedri, galiba bir de Arif
Kaptan oturuyorlar.
O
günlerde Türkiye'de en çok tartışılan konu da Mahmut
Makal'in 'Bizim Köy'ü. Zavallı Makal'in basına gelmeyen
kalmamıştı. Aydınlar da kitaba hayran. Bu arada o zamanki
Başbakan Yardımcısı da Makal'a arka çıktı, 'Ben Türk
köyünü Mahal'in kitabından öğrendim' deyiverdi.
Ben
o zamanlar hükümetin, kendime göre azgın bir
muhalifiyim. Adnan Öztrak'a 'su halimize bak! Adam
Başbakan Yardımcısı' olmuş, Mahmut Makal'in kitabi olmasa
Türk köyünü bilmeyecek. Ne var Makal'in kitabında
bilinmeyecek' demişim. Reis ise Makal'in asığı; lafımın
sonunu duymuş, sanmış ki Makal'i küçümsüyorum. E ne
düşünür: Paris'te sakallı bir öğrenci, babasının parasını yiyor. İşte "Aferin
oğlum Ahmet bu yolda
devam et" şiiri de bunun sonucudur. Sonradan
Reis'le ahbap olduk, dost olduk. Bir gün: "Yahu
Reis ben sana bir zamanlar çok kızdım, şiir yazdım yanılmışım" dedi okudu. Bol bol güldüydük.
İyi ki yazmış. Simdi gece gündüz kulaklarımda: Aferin
oğlum Ahmet, bu yolda devam et! Hey gidi Reis hey! Biz
dediğin gibi yolumuza devam ediyoruz. Ama senin cıvıl cıvıl ışık ışık hayat yolun ne de
kısa imiş. Biz tulum
peynirinin tadını da, kilimdeki nakısın güzelliğini de,
o senin yolunda öğrenmiştik biraz da! (...)
(Prof.
Turan Güneş "Bedri Reis'i Anarken" Cumhuriyet
'Sanat ve Edebiyat' sayfası, 27 Aralık 1975
|
Karadut
Karadutum, çatal karam, çingenem
Nar tanem, nur tanem, bir tanem
Ağaç isem dalımsın salkım saçak
Petek isem dalımsın agulum
Günahımsın, vebalimsin.
(...) |
|
Bedri
Rahmi 'ekol'ü
Kimi
sanatçılar çok yönlü kimlikleriyle gelir dünyaya.
Yasadıkları süreçte nice kişi onların bu
özelliklerinin rüzgarıyla savrulur. Bu değerler insan
olarak taşıdıkları düşünceleriyle oluşturdukları dünyayı, sanatsal birikimleriyle de sürekli
zenginleştirirler, güzelleştirirler. Çekim alanlarından
çevrelerine dalga dalga yayılan esinti, kuşaktan kuşağa
pek çok insanin farklı bir yapı taşımasının da etkeni
olur.
Şiir
ve denemeleriyle, gerek yasadığı dönemde gerekse
öldükten sonra yazın yaşamımızdaki özgünlüğünü
koruyan Bedri Rahmi, "Türk plastik sanatlar
alanında 'çağdaş' ve 'ileri' bir sanat öncüsü"
olarak değerlendirilmiştir.
"Bedri Rahmi Eyuboglu, sanat dünyasının tüm
büyük yaratıcıları gibi, plastik sanatlar alanında
Türkiye için bir 'ekol' yaratmış bir insandır... Ve
bütün ekol yaratanlar gibi ... Ve bütün ekol
yaratanlar gibi ... Ve bütün ekol yaratanlar gibi,
Bedri Rahmi Eyuboglu ekolü de güçlü temeli, uçsuz
bucaksız 'halk potansiyeli'ne dayanan yaratmaları,
kendine özgü sitili, biçim anlayışı ve yıkılmazlığı
ile ölümsüzdür. Bu nedenle 'son' yoktur, Bedri Rahmi
Eyuboglu'nun adıyla birlikte yarattığı, getirdiği ve
ülkemize kazandırdığı sanat 'ekol'ünde.
Bu
'ekol'ün süresiz yasamı ise, büyük ustanın 'Reisçin
kazandırdığı Türk sanatçılarının elindedir.
En
güçlü, renkli, ışıklı ezgi ve motif anlayışı içinde,
orijinal sitil ve biçim tekniğiyle bir Bedri Rahmi
ekolü kazanmıştır Türkiye onunla... Bedri Rahmi
Eyuboglu'nun resim, mozaik, gravür, seramik ve diğer
yeni malzeme kazandıran yapıtları ile Türk plastik
sanatlar alanında 'çağdaş' ve 'ileri' bir sanat
öncüsüdür Bedri Rahmi Eyuboglu. Böylece ülkemizde
"modern sanat"a tanımlanması ve gelişmesinde
Bedri Rahmi Eyuboglu adi daima anılacaktır.
Özellikle
kendine özgü 'stil' ve 'renk' konularında Bedri Rahmi
ustanın Türk resim sanatına getirdiği yenilik, asla
taklit edilemeyecek ve yasayacaktır.
(Selmi
Andak "Bedri Rahmi Bir 'ekol'dü" Cumhuriyet 27
Eylül 1975)
Bedri Rahmi çağında yasamanın mutluluğu
Yasarken
kimlerin değerini bildik, kimlerin sözünün, yapıtının tadına varabildik ki!..
Yüreğimizi bunca yy güzel bir
yüreğin yanına koyabildik mi? En güzellerimiz, en
değerlilerimiz, en verimlilerimiz en arkaya itilmedi mi?
Kimilerinin adini, sanını, ürettiklerini ölümlerinden
sonra öğrenmedik mi?
Oysa
yasamın gerçeği, dokumasını sürdürüyor: Nazım Hikmet
"Memleketimden İnsan Manzaraları"na çilesini
katarken, A.Kadir Eluard'i Türkçe'ye çeviriyordu.
Hasan İzzettin Dinamo'nun elinde "Kutsal İsyan"
vardı. Ataç "Karalama Defteri" üzerinde son
düzeltmeleri yapıyordu.
Kuması
güzellik olan bu dokumanın sesini, rengini, biçimini
kim bilir ne zaman öğrenecektik.
Yasarken
değerini bilemediklerimizi öldükten sonra tanımakla,
geçen yıllar içinde kendimize ne denli haksizlik yapıldığını
düşünecektik.
İste
Bedri Rahmi'nin bir seveninin anlattıkları:
"Ben
size bir şey söyleyeyim mi, biz daha Bedri Rahmi'ni
tadına varamadık. Ne kişiliğinin, ne sıcaklığının, ne
yalınlığının, ne şiirinin, ne de resminin. Ona varmak
olanaklarımız da kısıtlıydı yazık. Biliyorum ama gene de
yazık, biz o kadar yalın, o kadar çocuksu, o kadar
düzensiz, o kadar dopdolu, o kadar yedi yürekle... O
kadar o kadar candan olamadık. Daha sağlıkla gelecek
kuşaklar, onun rüzgarından gelen kuşaklar, onu daha iyi
anlayacaklar, daha çok sevecekler. Bedri Rahmi çağında yasamanın
Mutluluğunun tadını daha çok çıkarabilirdik.
Ama suç bizim değil."
(Yaşar
Kemal, Milliyet/Sanat dergisi S.51)
"Yazıdan
çok sözdür onun şiiri. Sözel (oral) bir
şiir. Halk şiiriyle içli dişli olusu Bedri Rahmi
Eyubogluna bu özelliği kazandırmıştır. Geniş
kitlelerce sevilisinin, şiirlerinin her yerde
söylenişinin bir nedeni de budur. Geçende Mehmed Kemal
söyle diyordu: Baska türlü bir sanat onunki.
Şiirden ayrı bir sanat. Gerçekten de Bedri Rahmi
Eyuboglunun dolaysız bir söz girişimi içinde
olduğunu görüyoruz. Resimde, seramikte olduğu gibi,
şiirde de, içeriğin ötesinde, fizik anlamda bir
kullanma değeri yaratmak istemiştir. Sanırım onun şiirde
ve plastik sanatlardaki çalışmaları bu noktada
bütünlenmektedir. Bu eğilim Bedri Rahmi
Eyuboglunu her iki dalda da birimlerini
büyütmeğe, giderek olağan birimlerle değil,
blok-birimlerle çalışmaya götürmüstür : Plastik
sanatlarda nesne blokları, şiirde söz blokları (halk
deyimleri, halk şiirinden parçalar vb.) Plastik
sanatlardaki basarisinin derecesini bu daldaki
eleştirmenler değerlendirmektedir elbet. Yalnız su
kadarını söyleyeyim ki, plastik sanatlar sanayi ile yine
de uzlaşabiliyor. Şiirde öyle değil ama. Şiirde blok
birimlerle çalışma sairi bir yerde tehlikenin sınırına
götürüyor. Bedri Rahmi Eyuboglunun şiiri çoğunca böyle bir sınırda yürümek zorunda
kalmıştır.
Yine
de şiirini bozmamış bir sanatçı gözüyle bakabiliriz
ona. Sanıyorum bu şiir, zaman içinde de kolay
bozulmayacaktır.
İçine
çeken, koklayan, tatmak isteyen, dişleyen bir sair.
Yasıyor olmakla sevinen, hatta böbürlenen, doğaya bayılan, evleri, dam
altlarını içi götürmeyen, soluğu
hep dinarda alan, gördüğü bir güzelliği soluk almadan
başkalarına yetiştirmeye çalışan bir sair. Babası Genç
koymalıymış adini.
Kuskusuz,
ölüm karsıdan gelseydi, Bedri Rahmi Eyuboglu onunla
oturup iki satir konuşacak, hal hatır soracaktı.
Koklayacak, ısıracak, tadına da bakacaktı belki."
(Cemal
Süreye, Politika 30.9.1975
Güzel
ile Faydalı
Ben
arıya arı demem
Arının balı olmalı
Ben
güzele güzel demem
Güzel
faydalı olmalı
Güzel
dediğin ise yaramalı
Kadın
mi? Hamur yoğurmalı
Çocuk
doğurmalı
Ağaç
mi? Meyve vermeli
Çiçek
mi? Kokmalı
(...)

Bedri Rahmi; şiirin ressamı mi, resmin sairi miydi
Gelin
bu iki yönünün konumu üzerine sözü onu tanıyanlara bırakalım:
"Bedri
Rahmi'yi sair ve ressam olarak değerlendirmek gerekirse,
bir ayırım yapamayacağım. Resimle şiiri ayni düzeyde
yürüten insan. Bir yerde şiir yazıyor, bir yerde de
ayna düzeyde fırçasını kullanıyor. Yani iki sanat
dalını beraber, at bası yürüten bir insan ve çok
verimli..."
Bedri
Rahmi'nin özelliği bence Türk folkloruna inip, o
kaynaktan yararlanması. Bunu Ruhi Su türkülerde yaptı.
Anadolu'nun unutulmuş o kişiliğini, bilincini, için
kaynayan o devrimci özelliğini türkülerinde verdi.
Bedri Rahmi'ye gelince, o bu yanını değil de, aşk temaları, sevgi ve yasam
coşkusunu bize yansıttı. Bunu
şiirinde daha basarili yansıttı bence."
(Vedat
Günyol, Emin Çetin Girgin'in sorularına yanıtlar,
Hürgün gazetesi, 21 Eylül 1985)
Dilerseniz
şiirinin kılcal damarlarında bir ufuk turuna çıkalım:
"Bedri
Rahmi'yi, Garip akiminin hem içinde, hem dışında
sayabiliriz. Kimi ürünlerinde şaşırtıcı imgelere yer
verirken, kimilerinde de doğrudan doğruya pitoresk
uzantıları şiire katmıştır. Eyuboglu'nun şiiri, hiçbir
zaman düzeyinden, tutarlılığından bir şey yitirmemiştir.
Günümüz Türk şiirinde olanca zenginliğiyle kendine
özgü bir bütünlüğü simgelemektedir.
(Selim
İleri, "Bedri Rahmi Eyuboglu Öldü"
Politika gazetesi, 23 Eylül 1975)
"şiirinde
halk kaynağından yararlanmış coşkulu bir sevgi sıcaklığı,
açık sözlülük, sırasında argoya yaslanma eğilimi,
bazen de batici bir yergi vardır.(...) Kalender bir
gönül genişliği, yasalardan kurtulmuş bir özgürlük,
hoşgörülü insan yakınlığı, sanat eserlerine karsı
sonsuz bir hayranlık düşkünlüğü, halk dilinden
derlenmiş söz-deyim zenginliği, yasama mutluluğuyla dünyayı bir bayram
güzelliğinde gören iyimserlik.
Birdenbire hüzne ve öfkeye dönüşler... Eserlerinde
gözlenen özelliklerdir."
(Rauf
Mutluay, 100 Soruda
Çağdaş Türk Edebiyatı,
Gerçek Yayınları İstanbul 1973 s.379)
Ayni
yazar bir başka yazısında da şunları belirtir:
"Ressam Bedri Rahmi Eyuboglu, sanırım akranlarının
hepsinden çok sayıda yarattığı resim ürünleriyle
birçok yerde yasayacak ve anılacaktır. Sanatçı Bedri
Rahmi'nin 'Delifişek' dediği 'şiir balı' ürünleri de,
çağdaş edebiyatımızın özgün çizgilerinden biri olarak
geçerli ve yürürlüktedir. Nazım Hikmet'le ayni
sayfaya denk düsen resminden ötürü bana incelikle
teşekkür ettiği "50 Yılın Türk Edebiyatı"nı
ona sunduğum Tütengil konukluğundan sonra hastalığını duymuştum.(...)
(Rauf
Mutluay, Cumhuriyet 29 Eylül 1975)
Van
Gogh
Dün
gece Van Gogh'u gördüm rüyamda ağlıyordu
Gözünün
üstünde bir pamuk
Pamuktan
kan sızıyordu
Dün
gece Van Gogh'u gördüm rüyamda ağlıyordu
Bir
kulağını kesip
Arkadaşına
götürmüstü
Ama
kulağı değil
Gözleri
yanıyordu
Dün
gece Van Gogh'u gördüm rüyamda ağlıyordu
Bedri
Rahmi şiirinin dayanağı
" ...Başlangıçta yazınla resim arasında uzun süre bocalayan Bedri Rahmi,
sonuçta iki uğrası bir arada, iki karpuzu bir koltukta
götürmeye karar vermişti. Ölümünden sonra ozan,
yazar arkadaşları onun ressamlığını öne almış
göründüler. Bedri Rahmi'nin resim alanındaki engin ve
sayısız üretimine bakarak daha çok ressam yönünün
ağır bastığı söylenebilir. Ne var ki bu durum, onun
ozanlığının geriye itilmesine neden olmamalıydı.
Sağlığında basta ağabeyi Sabahattin Eyuboglu ve bazı arkadaşları bütün gücünü resme vermesini
öğütlemişlerdi. Her şeye karsın Bedri Rahmi ne
yazarlığı, ne ozanlığı bırakacaktı. Resmi, şiiri, yazıyı
hem de düzenli gazete yazarlığını bir arada yıllarca
sürdürecekti. Kendisi, ona yalnız resim alanında at
oynatması öğüdünü veren bazı ozanlardan daha çok
sayıda şiir ve yazı yazacaktı.
Kim
bin yıl sonraya kalacak isler yapıtlar çıkardığını
savunabilir? Bırakın bin yıl sonrasını, yüz yıl sonrası
için kim güvence verebilir? Hangi ozan, hangi ressam
yapıtlarının yüzyıl sonra gelecek kuşaklarca beğenileceğini, okunacağını öne sürebilir?'
Bu
soruları sorar, Bedri Rahmi kendi kendine. Sonunda
yazmayı, yazarlığı, yurdunu seven her okur yazar için
bir borç, kaçınılmaz bir ödev saydığını belirtir.
Bedri
Rahmi Eyuboglu, sanatın halkla karışması, halka ulaşması
sorunuyla da ilgiliydi. Bu konuda duvar resmine, kendi
deyisiyle "duvara çakılı" ise çok önem
verirdi. Resme en güzel ışığı, en uzun ömrü, en
büyük izleyici kalabalığını, günlük yasama katılma
gücünü, yapı sanatına karışmayı, yapılarda yer almayı kafasına koymuştu. Resim
sanatını göçebelikten, ticari
bir meta olmaktan kurtaracak olan buydu. Ayrıca mozaik ve
çiniyi, canlı, kalıcı, duvara uygun bir malzeme olduğu
için de seviyordu. Mozaik ve çini zamanla değişmiyor,
bozulmuyordu."
(Turan
Erol, "Bedri Rahmi'nin
Tadına Varabilmek"
Cumhuriyet 8
Aralık 1993)
Trabzon
Deyince
Trabzon
deyince aklıma bir salkım kareymiş gelir
Bahçeler
dolusu zindan yeşili
İçin
için kandil kandil ballanır
Kandiller
içinde bir kandil yanar
Bir
kız deli gibi koşmaya baslar
Yanaklarında
Amoftalarin alı
Dudaklarında
kareymişlerin moru
Göğsünde...
elinin körü
"Vur
onu kemençeye" de bak nasıl söylenir Onuncu Yıl Marşı!"
Bak
ne duydum bizim hemsehrilerden Zanoy köyünden
gelmişler. Zanoy'u on beş yaşımda gördüm. Udurus
diye bir çeşmesi vardı. Ormanın ortasında, çam
kütüklerinden, bilek kalınlığında gürül gürül akan
bir suydu Duruş. İste bu köyde vurmuşlar
kemençeye Cumhuriyetimizin Onuncu Yıl Marşı'nı!
Bak nasıl olmuş: Sene 1933 Cumhuriyetimizin Onuncu Yılı. Atatürk
sağ. Halkevleri yurdun en ücra köselerine kadar
işlemiş. Halkevleri yoluyla, bütün köylere olduğu gibi
bizim Zanoy'a da Onuncu Yıl Marşı'nı ve
notalarını göndermişler. Köy öğretmeni marşı okumuş okumasına:
"
Çıktık açık alınla on yılda her savaştan! "
diye
başlıyormuş. Fakat is burada bitmiyormuş. Zamanın
büyükleri, bütün köylerimizin bu marşı notaya göre
söylemelerini şart koşuyorlarmış. Yani köy
öğretmenleri köylüyü bir meydanda toplayacak, keman,
piyano, flüt, mandolin yardımıyla. Onuncu Yıl Marsı
notada olduğu gibi köylüye belletilecek. Notadan
vazgeçtik, o yıllarda Maçka köylerinde okuma yazma
bilenler parmakla gösterilirdi. Herhalde simdi her
çeşit notayı, rotayı, kotayı öğrenmişlerdir. Ama 33
yılında, Zanoy' da mars notası ne kelime ? Köyün ileri
gelenleri notaları evirmişler, çevirmişler, bakmışlar
olacak gibi değil, çıktık açık alınla, Cumhuriyet
bayramında söylenmezse, büyükler köye kem gözle
bakacaklar; köyün ağası, emektar kemençeciyi
çağırmış:
-Ula
Hasan! demiş, vur oni kemençeye!
Hasan
vurmuş Onuncu Yıl Marşı'nı kemençeye: Çiktuk açik alinla on yılda her savasdan oy! On
yilda on bes milyon
genç yarattuk her yasdan!
Tam
horon havasina uydurmuşlar marşı! Alan razı, veren razı!
Gül gibi kutlamışlar Onuncu Yılı..."
(Bedri
Rahmi Eyuboglu, Vur Onu Kemençeye) Cumhuriyet, 2 şubat
1975)
"Bu
yurda kanat gerenler" kimlerdi
" ...
Trabzon
köylerinde neler olup biter. Kaç türlü çiçek açar,
dağlarımızda kaç türlü dert yeşerir ey İstanbullular
size soruyorum. Trabzon'un horonundan Trabzon yağının
dillere destan kir çiçeği kokusundan başka neler
bilirsiniz Trabzon üstüne. Bu soruyu ben sizlerden
önce kendime sordum. Kendi cevabımdan kendim utandım.
Ey
uşaklar uşaklar... Yine bütün ümidimiz köy
öğretmenindedir. Bize Trabzon köylerinde en
güvenilecek havadisler verebilecek biricik aydınımız,
yalnız köy öğretmenleri olacaktır. Biz Trabzonlular
onlara yalvaralım. O yalın, o kesin, o sade deyişleriyle
süsleyip püflemeden yanık ahlar, ohlar çekmeden köy
gerçeklerini bütün çıplaklığıyla bizlere ancak onlar
ulaştırabilirler. Bu dileği yalnız YELKEN'DE değil
Trabzon'da çıkan HAKİMİYET gazetesinde de tekrarlamak
isterdim. O da ön ayak olsun Trabzon köylerinde bir
şeyler derleyebilmek için elbirliği ile ise koyulalım.
İse yararsa birkaç mükafat koyalım ortaya. En özlü,
en öğretici, en sade yazılara mükafat verelim. Ben
kendi hesabıma çoban armağanı olarak en sevdiğim tablolarımdan birisini bu
uğurda ortaya koyuyorum.
Hemsehrilerimiz de kollarını sıvasınlar köy
öğretmenlerimizi coşturalım, bakin neler gelecek Trabzon
köylerinden neler!..."
(Mitari
Bacaklı, Hakimiyet (Trabzon) günlük gazete 26-27 Mart
1957, Yelken' den alıntı)
Bir şahit Aranıyor
Yaşadım!
Erik
ağaçları şahidimdir
Yıldızla Şahidimdir,
Yaşadım!
Avuçlarımın
gücü yettiği kadar
Dağları,
kadınları, meyveleri
Yasadım!
Mektuplar/Mektuplar...
Oğlu
Mehmet Eyuboglu' nun değişiyle, "Sabahattin Eyuboglu
Bedri Rahmi Eyuboglu'nun üniversitesiydi."
Bedri
Rahmi bu "Sabahattin Eyuboglu
Üniversitesi"nden ömrü boyunca kana kana bilgi
içti, kültür soludu.
Bu
iki arkadaş-kardeşin güzel birlikteliğine anneleri
Lütfiye Hanim ile Babaları Rahmi Bey de eklendi.
Yurtiçinden yurtdışına, yurtdışından yurtiçine
yüzlerce mektup gidip geldi bu güzel insanlar arasında
ve bu mektuplar "Kardeş Mektupları" adıyla bir
kitaba dönüştü. simdi o mektuplardan birinden birkaç
satir okuyalım.
Bedri
Rahmi Eyuboglu'dan
Sabahattin
Rahmi Eyuboglu'na
(İstanbul’dan
Paris'e) 10 Ekim 1947
"... Canim
ağabeyim, Eren'in bu yaz keyfi yerinde idi. Denize girdi,
çalıştı. Babamın rahatsızlığından başka bir şeye
üzülmedi. Bugünlerde beraber Van Gogh'un kardeşine yazdığı mektupları okuyoruz. Evliya gibi adam diyoruz. Bu
mektupları bu arada okudun mu? Okumadınsa muhakkak oku.
Çok seveceğini tahmin ediyorum.
Ben
bu yaz birkaç kitap okudum: Sholow: Uyandırılmış Toprak,
Hemingway:Çanlar Kimin İçin Çalıyor. Koestler: Haçsız Haçlı Sefer. Camus: Les Noces, Camus: Veba. Saroyan:
Hikayeler. Ama Veba'yı henüz bitirmedim. Is sarpa sardı.
Okuduğum
kitaplar arasında Uyandırılmış Toprak ağır bastı. Van
Gogh'un mektuplar daha ağır. Çünkü her satirin
arasında bir parça güneş, bir tutam erik dalı ve bir
tomar çile var.
Yazı makinesi aldın mi?
Ne
tuttuğunu kesin öğrenemedik. İki yüz altmış liradan
filan tutuyormuş.
Yazı makinesinin bedeli tarafımızdan burada ayrıca
ödenecektir. Faturasını bekliyoruz. (...)
(Kardeşler
Mektupları Bedri Rahmi Eyuboglu Bütün Eserleri: 2 Bilgi
Yayınevi, Baskıya Hazırlayan: Mehmet Hamdi Eyuboglu,
Ankara Ocak 1985, s.243)
Mehmet
Eyuboglu yazıyor:
"...Babamı
21 Eylül 1975'te, annemi 29 Ağustos 1987de yitirdim. Her
ikisinde de çok sarsıldım. Bir daha geriye gelmemecesine
yuvalarından uçan bu güzel insanlardan geriye
kalanlara, akıllıca sahip çıkabilmek için çok zaman
güç ve para harcadım. Her ikisinin de çok özel ve
güzel insanlar olduklarını, aklim, ilkokul çağlarında kesmişti. Çevremizde bir sürü ana, baba
vardı. Ama
bizimkilerin havaları bambaşkaydı. Sergileri bir
başkaydı. Konuşmaları, tartışmalar bir başkaydı. Esleri,
dostları, gelenleri, gidenleri bir başkaydı. Yemeleri,
içmeleri bir başkaydı . Her ikisi de çok sevgi dolu
insanlardı. Hayret ederlerdi. şaşarlardı. Çok okurlardı.
Çok severlerdi. Her zaman, her yerde, herkesi
severlerdi. Yedikleri sevgi, içtikleri sevgi,
soludukları bile sevgiydi. Her günümüz bir şiir tadındaydı. Coşkulu
insanlardı. Babamın kaç kere
Ankara'da Saman Pazarı'nda bir kilim satıcısında gördüğü bir kilim
karsısında heyecanlanıp uzun süre
ağladığına şahit olmuşumdur. Çok çalışkan insanlardı.
Yasam sarhoşuydular. İnsan gibi güler, insan gibi ağlar
ama devler gibi çalışırlardı..."
(Bedri
Rahmi-Eren Eyuboglu Aşk Mektupları 1932-1933, Yayına Hazırlayan: Mehmet Hamdi Eyuboglu, Türkiye Is
Bankası
Kültür Yayınları, İstanbul Kasım 1995 s.5)
Mehmet
Hamdı Eyuboglu, babası Bedri Rahmi Eyuboglu'nun yanına,
annesi "Romen Kızı Ernestine'i" katıvermiş,
1932-1933 yıllarında Bedri Rahmi-Eren Eyuboglu Aşk Mektuplarından bir kitap
oluşturmuş. Bu iki sevdalı,
birbirlerine bu mektupları kendi ana dilleri dışında
üçüncü bir dille (Fransızca) yazmışlar. Zarflar, el
yazısıyla yazılan mektuplar, desenler, resimler,
fotoğraflar, düşler, düşlemler, sevgiler, tutkular,
aşklar güzelim bir kitabin 196 sayfasını doldurmuş...
simdi
bu kitapta yer alan bir mektubun girişine bakalım ve
aşkla anadilin birlikteliğini taşıdığı büyünün
güzelliğini görelim:
İnsanin yasadığı derin duyguları, söze dökememesinin
acısını ne
büyükmüş meğer!
Lyon'dan
Paris'e
31
Mayıs 1932
Ernestçine,
"Dilimizi
bilmenizi, hiçbir zaman bugünkü gibi arzu etmemiştim.
Size söyleyecek o kadar şey var ki bu ödünç alinmiş
kelimelerle bütün bunları size anlatmam hemen imkansız
olacak . ...
"Bedri
Rahmi-Eren Eyuboglu Aşk Mektupları 1932-1933 Yayına Hazırlayan:Mehmet Hamdi Eyuboglu, Türkiye Is
Bankası
Kültür Yayınları, İstanbul Kasım 1999, s.45
Londra'dan
Paris'e
25 Temmuz
1933
Memiscik
Dün
gelişinden on beş dakika sonra, bir kart attım. simdi de
çok fiyakalı bir koltuğa yerleşmiş olarak, Bucisimle
uzun bir konuşmaya hazırlanıyorum. Bucus, Aslan Bucus...
Senden köprü üzerinde ayrıldıktan sonra olup bitenleri
sana anlatmamı ister miydin? Hayır hayır. Bu anıları atlayalım. Bu
anılar çok zor anılar. Sadece boğazıma sıkışan, beni boğan, nefes
aldırmayan bir şeylerin olduğunu sana söyleyebilirim. Ayaklarımın üzerinde zor
durabiliyorum. Ama koşmam gerekiyordu. İskeleye vardığımda valizlerim
gitmişlerdi bile. Sadece, çantamla
bloğumu buldum. Hamalları boşuna aradım.
Herkesin
arasında sonu gelmez bir itiş, kakış arasında kendimi
birden vapurda buldum. Basım dönüyordu. Bloğumu tutan
kollarım uyuşmuştu. On beş dakika arayıp bir yerlere
atılmış bavulumu bulabildim. Başka hiçbir şey yapamazdım. Valizlerimin üzerine bitap ve
yapayalnız
oturakaldim. Saatimin 13.05 olduğunu fark ettim. Benim
Bucisim on dakikadır yoktu. Her neyse yolculuk başladı...
Beyaz dalgalarla epey oyalandım. İki sene önce
Trabzon'dan ayrılırken seyrettiğim dalgaları hatırladım.
Bu sefer bu dalgalar, bana fazla bir şey
söylemediler."(...)
(Bedri
Rahmi-Eren Eyuboglu Aşk Mektupları 1932-1933, Yayına Hazırlayan: Mehmet Hamdi Eyuboglu, Türkiye Is
Bankası
Kültür Yayınları, İstanbul Kasım 1999 s.69)
Turan Erol'un "Bedri Rahmi" albümünden
Dilerseniz
bu noktada bir özgün sanat adamının yaşamının ip
uçlarına bakalım: Bedri Rahmi, 1911'de Trabzon'a bağlı
Görele'de ailenin beş çocuğundan ikincisi olarak
doğmuştu. Babası Rahmi Bey, o sırada Görele
kaymakamıydı. Rahmi Bey değişik yerlerde kaymakamlık,
mutasarrıflık yaparken, aile de bir yerden bir yere
göçer olmuştu. Rahmi Bey, Fransızca bilen okumayı
seven, çocuklarına son derece bağlı ve onların eğitimine katkıda bulunan bir
aydındı.
Rahmi
Bey'in Trabzon milletvekili olarak Ankara'ya gitmesinden
sonra aile Trabzon'da kaldı.
Bedri
Rahmi Trabzon Sultanisi'nin orta kısmında ilerde
yaşamında ufuklar açacak bir resim öğretmeni tanır:
Zeki Kocamamı.
Bedri
Rahmi Trabzon Sultanisi için " çirkin bir yapı değildi. Ufak tefek Anadolu
kasabacıklarında ilk
tahsiline devam eden bizler için sadece güzel bir bina
değil tam manasıyla bir saraydı" der. Tezek adli
kitabında (s.105-110). Sultani'de yıldızının uyuşmadığı
müdür şerif Bey, onun için korkulu bir is olmuştu.
şerif Bey, Bedri Rahmi için "insan olarak belki
dünyanın en iyi insani ama hoca olarak da dünyanın en
kötü hoca si"ydi. Bu nedenle de okula ısınamadı
Bedri Rahmi. "Ekseriya issiz deniz kenarlarına
iniyor, çakıl taslarına nakıslar karalıyor, yahut
Boz tepe'nin kus uçmaz kervan gedmez taraflarına tırmanıyordu." O günler için "Mektepte bize
her gün bir araba laf ezberletiyorlardı; fakat denizi
sevmeyi öğretmek hiç kimsenin aklına gelmemişti"
der.
Sabahattin
Eyuboglu'nun 1928 yılında Sultani'yi bitirip Didon'a
gitmesinin ardından Bedri Rahmi'nin Trabzon'daki
bunalımlı yasamı ona Sultani'yi bitirmeden resim
öğrenimi yapacağı İstanbul günlerini hazırlar. (Trabzon
Lisesi 100. Yıl Albümü'nde Sabahattin Bey'in fotoğrafı olmasına karsın, Bedri Rahmi'nin
fotoğrafı olmaması onun
bu okulu bitiremediğinin belirgin bir kanıtıdır. Buna
karsın onun Bilgi Yayınevi'nde basılan 10 kitabinin arka
kapak yazılarında onun Trabzon Lisesi'ni bitirdiği
belirtilir A.Ö.)
Nazmı
Ziya Bedri Rami'nin Güzel Sanatlar Akademisi Resim
bölümündeki ilk hocası olur. Ardından Ahmet Hasım ve
Çallı ile tanısan Bedri Rahmi, iki yıl Akademi'de okur;
diploma sınavından önce Fransa'ya gider. Sabahattin ile
Bedri Rami iki kardeş iki arkadaş olarak Dijon'da Lyonda öğrenci
yurtlarında ayni odayı paylaşırlar. Bedri Rami
yurda döndükten bir süre sonra 1932'de Paris'e gider,
Andre Lhote'un atölyesine girer. Ayı atölyenin
öğrencilerinden Ernestine(Eren)le tanışır; bu iki genç
1936'da evlenirler. Bedri Rahmi ayni yıl Aaemi'nin
diploma yarışmasında "Hamam" adli çalışmayla birinciliği alır. 1937'de Leopold Levy'in
asistanlığına
getirilir. CHP'nin düzenlediği yurt gezilerine katılır.
1938'de Edirne'ye gider. Edirne günleri için bir
yazısında "Devlet baba ile ressamlar arasında girişilmiş olan en
hayırlı, en verimli alış veriş oldu'
der. Bedri Rahmi, 1941^'de Çorum'a gönderilir.
Özellikle İskilip, hayran olduğu bir kasaba olur. Bu
geziler onun Anadolu kültürüne bakısında önemli rol
oynar. Turan Erol'a göre "Çorum'a gitmesi Bedri
Rahmi'nin sanatsal yaşamında silinmez izler bırakmıştır.
Çorum yaşantısı gözlemleri zamanla yoğunlaşmış,
durdukça derinleşmiş ve Bedri Rahmi'nin kişiliği,
sanatının asil bildirisi bu yaşantıdan çıkmıştır."
"Buradan edindiği izlenimler sonucunda Han
kahveleri, han avluları, Pazar yerlerinin kalabalığı,
halay çekenler, saz çalan asıklar, dağ köyünden kente
hasta indirenler, pazardan köye dönenler, bebesini
emziren köylü kadınlar, bayramlıklarını giymiş
köylüler, garipler, yoksullar" resimlerine konu
olur.
(Turan
Erol "Günümüz Türk Resminin Oluşum Sürecinde
Bedri Rahmi Eyuboglu
Yetişme Koşulları-Sanatçı Kişiliği" s.79)
Bedri
Rahmi 1958 yılında Uluslararası Brüksel Fuarı'na yaptığı
272 metrekarelik dev panosuyla büyük ödül kazanır.
Paris'teki NATO binası için 50 metrekare bir pano daha
yapar. Bu pano daha sonra Brüksel'e götürülür. 60'li
yıllarda Eren Eyuboglu ile iki kez Amerika'ya gider. Bu
gezilerin "Bedri Rahmi'nin renkçi tavrına yeni bir
soluk getirdiği" belirtilir.
Akademideki
hocalık döneminde binlerce öğrenci yetiştiren salt
resmin, şiirin ve yazının değil, yasamın da ustası olan
bu 'Mavi Yolu'nun dilerseniz hayat üzerine
söylediklerine bakalım:
"Ey
hayat seni bana musallat ettiler. Eğer ben de seni
başkalarına musallat etmeksem yuf olsun! Ey hayat sanatı
tadamasam senin zevkine varamayacaktım." Bilinen
sona yaklaşılmıştır. Cerrahpaşa hastanesinde yattığı odanın kapısına 10
Mayıs 1975 günü astırdığı el yazısı şöyledir:
"Reisler!
İyiyim, ama kusura bakmayın çok çok yorgunum.
Bağışlayın beni"
Ve
bu sözlerin üzerinden dört ay geçer. Güzelim bedri
Rahmi, 21 Eylül 1975' ta çok sevdiği yasama gözlerini
yumar.
Ölümünün
25. yılında onu saygıyla anıyoruz.
Doğuyu toprağın ürünü olan Kıyımdan anısına selam olsun!
Sevinsin
Aldık
nasibimizi hüzünden
İste
geldik gidiyoruz sevinsin
Halbuki
ne güzel başlamıştı hikaye
şerbet
gibi bir gök üstümüzde
Ve
bütün lezzetleriyle toprak
Gözümüzde
nur, dizimizde takat
On
parmağımızda on hüner vardı
Biz
onun sevgili kulları
Dünyasını
abam eyledik
Bir
can verdi bize bin alır
Gideriz
gözümüz arkada kalır
Sevinsin
Kaynakça: Kıyı Dergisi Şayi 174 Eylül 2000

|