|

DÜŞTÜĞÜMÜZ
YANLIŞLAR:
“Ekonomi”;
“Ekoloji” değildir.
Ama “Ekoloji”; “Ekonomidir” !..
Gelin bu paradokstan işe başlayalım..
“EKO” ; her ne kadar ekolojik
sözcüğünün kısaltılmışı olsa da, ekonomik sözcüğüne de uymakta.. Bence
çok da uygun düşmekte.. Zaten, dünya dillerine ancak yüzyıl kadar önce
giren bu sözcük önceleri hayvan ve bitki ekonomisi anlamına geliyormuş.
Biraz daha kurcalarsak, Yunanca’da; oikos’un “ev”,
logos’un da “konu” demek olduğunu, yani ekolojinin “ev konusu” olarak
da tercüme edilebileceğini düşünmek mümkün.. Bu anlamı; “bana ne ekolojiden
!” diyen bir mimarın ne kadar garip duruma düşeceğine dair ip uçları vermekte..
Lafı uzatmayalım ve sözlük anlamını şimdilik bir köşeye yazalım: “Canlı
varlıklarla çevreleri arasındaki ilişkileri inceleyen biyoloji koludur”
ekoloji.. Niye bu kadar laf cambazlığı yaptık ? Sözcüğün içerdiği anlamlar
düştüğümüz yanlışlara kanıt oluşturacak nitelikte, ondan !.. Eko-Mimari
adına “külsüz kalan mangallar !” yüzünden, bu kanıtlara ihtiyacımız olacak..
Bu güne kadar sistemleri kendi içlerinde ya da en
çok birbirleri ile karşılaştırarak analizler yapmaya alıştık. “Bu, bundan
daha pahalı bir çözümdür, yani diğeri daha ekonomiktir” damgasını yapıştırdık..
Yaşam gereksinimlerine ne kadar cevap verdiklerini hep göz ardı ettik.
Düşünmedik ki; yaşamın bedeli, tüketilen kaynaklar ise, o yaşamın kendisi
tehlikede demektir.. Yani; bir yaşam ancak başka bir yaşamı ya da kaynağı
yok ederek sürdürülebiliyorsa yanlış yapmaktayız !..
Gerçek “ekonomi” ; yaşam döngüsüne uyumlu ve sürdürülebilir
olmakla, çevresel ilişkiyi dengede tutmakla, yani “ekolojik” olmakla ölçülmelidir.
Yüksek boyutta enerji harcayarak elde edilen yapı malzemelerini birbiri
ile karşılaştırıp, ucuzluk sırasına koyarak değil.. Salt kolaylık ve ucuzluk
uğruna yapılan tercihler ise, aslında neyin ucuz olduğunu hiç bilmediğimizi
ortaya koyar..
Örnek mi istiyorsunuz ?.. Keşke istemeseydiniz !..Çünkü
bir acıyı tazeleyeceğiz.. En ucuz yapı sitemidir, yani en EKONOMİKTİR
diye sahiplendiğimiz betonarmenin, sistemin getirdiği kontrol zorluğu
ve ilaveten ihmaller sonucu hayatımıza mal olduğunu gördük. Bir hayat
kaç paradır ? Ölçülemeyecek kadar büyük değil mi ? Öyle ise beton bize
neyin ekonomisini sağladı ?.. İşte size; ekolojik olmayanın ekonomik de
olamayacağına acı bir örnek..
Bu sohbetimizde biraz daha derinlere inip, ekolojik
mimarinin düşünsel boyutunu irdeleyelim isterseniz. Sadece enerji tasarrufu
sağlamanın eko-mimari olmadığını anlatalım. Bir yapıyı güneye baktırıp,
çift camlı pencereler ve mini seralar ve de “trombe duvarı” denilen henüz
mimarlık sözlüklerimize bile girememiş, “güneşin ısıttığı vantilasyonlu
iç duvar” diyebileceğimiz buluşları üst üste dizerek “enerji tasarruflu”
ev yapabileceğimizi, ama “ekolojik mimari” elde etmiş olmayacağımızı dile
getirelim diyorum..
Bir ağaç gölgesine sığınıp beton saksıda çiçek yetiştirerek,
“küstürdüğümüz doğaya barışma teklifinde bulunmak !” iyi niyetli bir davranıştır..
Fakat hani bir deyim vardır ; “daha bir fırın ekmek gerekir”.. Bu da;
işte öyle bir şey !..
Bir buket çiçek gönül alır ama evliliği kurtarmaya
yetmez.. İstemesek de bu dünyaya gelirken doğa ile nikahımızın kıyıldığını
düşünürseniz, korumamız gereken hassas dengelerin sorumluluğunu fark ederiz.
Canlı varlıkların çevreleri ile ilişkileri, biyolojinin olduğu kadar mimarlığın
da temel konusudur. Sadece; camın ısı geçirgenlik katsayısına, ya da iç
mekandaki havalandırma boşluğunun işlevine indirgenemeyecek kadar önemli
ve kapsamlıdır. Dört-beş çizelge ve bir iki örnekle kolay ve alışılmış
bir yol seçmek o yüzden bana hiç de “eko-lojik” gelmiyor..
GERÇEKLER
CIA’nın 1996 da hazırladığı
rapora göre 21.YY da yaşanması muhtemel savaşların en büyük nedeni; su
paylaşımı ve doğal kaynakların kullanım biçimi olacak.. Pek de büyük kehanet
değil.. Aydın geçinen her dünyalı için artık bu varsayım; “görünen köy
!” dür.. Ama bu yolda alınacak önlemler nedense gündemde hak ettiği yeri
bir türlü alamıyor. Babadan kalma malı mülkü son kuruşuna kadar tüketmeden
yoksulluğu akla getirmeyen mirasyedi gibiyiz. Ve bilmiyoruz ki bu doğal
miras tükendiğinde, amcamız ya da dayımızdan yeni bir varlığa konma şansımız
hiç yok. Çünkü hepsi bu !..
Çevreye ve insana saygılı, güneş, rüzgar, bio-kütle
gibi “yenilenebilir” enerji kaynakları ile beslenebilen, ”rekabet yerine
paylaşımı” ön plana çıkaran anlayış ve bu yönde teknolojik yenilenme,
“yeni yaşam tarzını” ve beraberinde “yeni mimariyi” gündeme getirecektir.
Doğal olan her şeyden kopan, düşey yoğunlaşmayı
çaresizlik sanan şehirlerin hiç de sakin olmayan sakinlerine besin yetiştirme
telaşı, acı bir kısır döngüdür artık. Yapay gübre ile gücü sömürülen tarlalar
ve kilo çeken fakat besin değeri düşük, büyüme koşulları yüzünden toksik
özellikler taşıyan yiyecekler, yaşamı sürdürmek değil, adeta sona erdirmek
için yetiştirilmektedir. Bu intihar koşusuna dur deyip, besin zincirini
tekrar sağlıklı dönüşüm yörüngesine oturtmak da Eko-Mimarinin taşıması
gereken bir endişedir artık.
Çok iyi izole edilmiş, az enerji harcayan, üstelik
beş yıldızlı otel konforuna sahip evlerde oturan, fakat sağlıklı yaşam
ve beslenme şansı olmayan bir şehir halkı düşünün.. Bu yapay konfor kimin,
ne kadar işine yarayacaktır dersiniz ?.. En az benzin harcayan otomobil
bile benzin bittiğinde çaresizdir. Bu nedenlerle Eko-Mimari sadece enerji
tasarruflu detay çözümlerinin değil, bir yaşam felsefesinin ürünü olmak
zorundadır. Bir başka deyişle; biyolojik döngünün boyut kazanarak yaşamın
içine alınması demektir “Eko-Mimari”..
ÇOK KATLI MI ? AZ KATLI MI ?
“Yeni ve güvenli, ekolojik şehirler”,
insan fizyolojisine uygun, yatay gelişen konutlar ve ayağı toprağa basan
insanlar gündeme geldiğinde, akla gelen ilk engele yani ilk soruya yanıt
aramanın zamanı geldi..
Dünya standardına göre ideal yerleşim yoğunluğu;
100 dönüme 150 kişiden, 10 dönüme 150 kişiye kadar olan aralıktır.
En büyük eşik; ortalama olarak; BİR KİŞİYE 666 m2,
3 KİŞİLİK BİR AİLEYE 2 DÖNÜM, 5 KİŞİLİK AİLE İÇİN 3.3 DÖNÜM demektir.
Bu üst eşikte arazinin yaklaşık yarısının; yollar, meydanlar ve kamu hizmetlerine
ayrılan alanlar olduğunu varsaysak bile, 5 kişilik bir aile için 1650
m2 lik bir arsanın tahsis edilebileceği anlaşılır.
Batı standardı bahçeli yerleşimde alt eşik olan
10 dönüme 150 kişi de ise; aynı aileye 160 m2 lik bağımsız bir arsa verilebilmekte.
Bu da; 50+70=120 m2 iki katlı bir ev ve 110 m2 bahçe olanağı sunmaktadır.
Bu bahçenin, doğrudan kişilerin kullanımına sunulmuş “aktif yeşil” alan
olduğunu ve böylece toplu olarak ayrılması gereken “pasif yeşil” den tasarruf
edilebileceğini düşünürsek, iki kat sınırını geçmeksizin, aile başına
200 m2 yi aşan bağımsız yeşil alan sağlanabileceği anlaşılmaktadır.
Türkiye’nin
toplam alanının 800.000 km2 olup, devletin elinde; tarımsal, dağlık bataklık
ve elverişsiz alanlar dışında 400.000 km2 arazi bulunduğunu
biliyor muyuz ?
Türkiye’yi
boydan boya geçen, yani 1500 km boyunda bir çizgi düşünün. Arada on misli
fark olmasına rağmen hayallerimizi zorlayıp üst sınırı örnek olarak alsak
bile bu çizginin en çok 27 km genişliğinde olacağını, tüm nüfusun BAHÇELİ
EV DÜZENİNDE çizginin içine sığabileceğini ve bu genişliğin, normal bir
karayolları haritasında sadece 14 mm KALINLIĞINDA BİR ŞERİT KADAR olduğunu,
nüfusunun artacağı varsayımı ile 100 milyonluk bir Türkiye’nin bu haritada
en fazla 2,5 cm yer tutacağını da
biliyor muyuz ?
19.yüzyılın
sonlarında “Amerikan rüyası” olarak belirlenen üst eşikteki yaşantı, özel
bir grup ilişkisi ve ekonomik paylaşım söz konusu değilse, örneğin klasik
bir köy kurgusu ve tarımsal üretim söz konusu değilse, sosyal ilişkileri
ve hizmet dağılımını zorlamaya başlamaktadır. Özellikle ülkemiz gibi 50
yıldır “şehir yoğunluğu bağımlısı” olan halkın psikolojik tercihlerini
de zorlayacaktır. Yeni olanakların yeni özlemler doğuracağını varsayarak
fakat yine de gerçekçi bir yaklaşımla 10 dönümde 50 kişiyi, hesabımıza
ve hayallerimize baz olarak alsak bile bize 12.000 km2 nin yeteceği bellidir.
Yani Türkiye’nin YÜZDE BİR BUÇUĞU..
“Çok katlı yapmalıyız, çünkü yer yok !” diyenlerin
; BU HESABI BİLMEYENLER olduğunu, sadece MEVCUT RANTLARIN KORUNMASINA
VE YÜKSELMESİNE hizmet ettiklerini
düşünmüyor muyuz ?
Çok
katlı olmak uğruna kalabalıklaşan şehir merkezlerinde YARIM SAAT tıkanan
trafikte bekleyen bir aracın, açık bir yolda aynı süre içinde ve aynı
benzinle sizi 50 km UZAKLIĞA götürebileceğini, yani TOPLU TAŞIMAYA ÖNEM
VEREREK ulaşım sorununu çözdüğümüzde, 60 milyon nüfusun ; BAHÇELİ, MÜSTAKİL
VE EN ÇOK İKİ KATLI EVLERDE yaşayabilmesinin mümkün olacağını
göremiyor muyuz ?
200
YILLIK APARTMAN KÜLTÜRÜNE SAHİP FRANSA’DA 1963 yılında yapılan bir halk
oylamasında halkın % 68’inin tek katlı evde oturmak istediğinin anlaşıldığını
ve o tarihten beri iskan politikasının EN ÇOK İKİ KATLI KONUTLAR yönünde
değiştirildiğini
biliyor
muyuz ?
Tüm
yönlendirme sorularının DPT tarafından titizlikle ayıklandığı ANKETİN
KESİN SONUÇLARINA RAĞMEN iskan politikamızda az katlı konutlara doğru
hiç bir değişimin görülmemesini
düşündürücü bulmuyor muyuz ?
VE
BİR MODEL !
Mevcut
çarpık düzenin, o düzenden beslenenler tarafından değiştirilmesini beklemek
en büyük saflığımız olur. Hani derler ya; “eşyanın tabiatına aykırı !”
Bu söz tam yerini bulur.. Geriye ne kalıyor ? Halkın bilinçlenmesi, kendi
çözümünü üretmesi..
Devletten en fazla bekleyeceğimiz şey ; yer tahsisidir.
Sayın Mimar Turgut CANSEVER hocamızın anlatmaktan usanmadığı modelde olduğu
gibi, bu arazinin bedelini de devlete kolaylıkla ödeyebilir oturanlar.
Çünkü orada sağlanacak ekolojik, ekonomik ve demokratik döngü bu ödemeyi
kolaylıkla sağlayacaktır. Bu yapılanmada, “şehir rantının bir grubun elinde
bırakılmayıp bölüşümü” yaklaşımın anahtarıdır.
İlk yatırım bedelleri mi ? Aşağıda sunacağım modelde
olduğu gibi önce kendi birikimlerimizle başlayabiliriz. Daha büyük modellerin
projelendirilmesi halinde dış kaynakların seve seve devreye gireceğini
de biliyoruz.. Çünkü bir kredinin verilebilmesinin ön şartı, geri dönüşünün
güvenceli olmasıdır..
200 ila 1000 kişiyi barındıran “Eko Köyler” ve bu
köyleri örgütsel çatısında toplayan, ekonomik çatkısını kurgulayan “YENİ
VE GÜVENLİ ŞEHİRLER”, mevcut büyük yerleşimler için kurtuluş ümidi ve
insanlık idealinin yaşamsal çözüm modeli olacaktır.
“Burada
hedeflenen; sadece doğanın korunması değildir. Aynı zamanda, trafik, hava
ve su kirliliği, enflasyon, şehir yalnızlığı gibi, aslında yapay olarak
yaratılmış problemler altında sağlığını ve mutluluğunu yitirmekte olan
bireylerin, doğa ile teknolojinin pozitif nimetlerinin uyumlu beraberliği
sonucu tekrar iç huzurunu yakalamasıdır. Birlikte olmayı önceden seçtiği
insanlarla ve tasarımında söz sahibi olduğu ekolojik yaşam alanında, hayatı
ve doğayı yapıcı bir şekilde paylaşmanın getirdiği sevinçleri yaşamasıdır.”
LATERNA
Alternatif Enerji Araştırmaları Şirketi tarafından hazırlanan “SEVREN”
(Spiritual Example Village Retreat Ecological
Nature) Ekolojik Yaşam Alanı modelinin tanıtım broşüründen aynen
aldığım yukarıdaki paragraf, hedeflenen amacı başka söze ihtiyaç kalmayacak
ölçüde özetlemekte..
Bu anlayışla kapsamlı araştırmaların yapılacağı
ve halka bilgi aktarılacak “kentsel çevre merkezi”nin ve şimdilik 40 birimlik
bir “eko-köy” modelinin proje çalışmalarını birlikte yürütmekten mutluluk
duyduğum yetkililer, alternatif enerji kaynakları hakkında ne diyorlar
? Sözü yine onlara bırakarak sizi bu konularda düşünmeye davet ediyorum..
Aşağıdaki metin, LATERNA Ltd. tarafından kaleme alınmıştır. İlgili Web
adresleri: www.laterna.com.tr
/ www.temizdunya.com
ALTERNATİF
ENERJİ KAYNAKLARI
Dünyamızda enerji ihtiyacı her yıl yaklaşık %4-5 oranında
artmaktadır. Buna karşılık bu ihtiyacı karşılayan fosil yakıt rezervi
çok daha hızlı bir şekilde azalmaktadır. En iyimser tahminler bile önümüzdeki
elli yıl içinde petrol rezervlerinin büyük ölçüde tükeneceği ve ihtiyacı
karşılayamayacağını göstermektedir. Kömür ve doğalgaz için de uzun süreçte
benzer bir durum söz konusu olacaktır.
Fosil yakıtların kullanımı, dünya ortalama sıcaklığını
son bin yılın en yüksek değerlerine ulaştırmış, yoğun hava kirliliğinin
yanı sıra milyarlarca dolar zarara yol açan sel, fırtına gibi doğal felaketlerin
gözle görülür şekilde artmasına neden olmuştur. En kısa zamanda önlem
alınmaması durumunda yakın gelecekte deniz kenarındaki bir çok şehir,
sular altında kalacaktır. Bu nedenle insanoğlu, fosil yakıt rezervlerinin
bitmesini beklemeden temiz enerji kaynaklarına yönelmek zorundadır.
Fosil yakıtlar yerine alternatif temiz bir çözümün
getirilmemesi durumunda, birçok hayvan ve bitki soyu tükenecektir. Bu
durumda yaşam şartları da son derece ağırlaşacaktır. Yoğun hava kirliliğinin
tehdidi altındaki büyük şehirlerde yüzlerce insan bu yüzden hayatını kaybetmektedir.
Asit yağmurları yüzünden birçok doğal eko-sistem tamamen çökmüştür. Bu
durumda, güneş, rüzgar, su ve bio-kütle gibi kendini sınırsız tekrarlayan
“yenilenebilir” ve ham madde bağımlısı olmayan enerji kaynakları çok kısa
bir süre içinde önem kazanacaktır. Dünyanın birçok ülkesinde yeni enerji
üretim yatırımları artık temiz enerjiye odaklı olmaktadır.
Türkiye, hem güneş hem de rüzgar bakımından oldukça
zengin bir ülkedir. Bu zenginliği boşa harcama lüksüne sahip olmayan yurdumuz
için tükenmeyen bir kaynak olan rüzgar ve güneş, önümüzdeki yılların temel
enerji ve elektrik kaynağı olmaya adaydır.
Bu çözümler; Taşınabilirlik, bakım ihtiyacı olmaması,
ihtiyacın olduğu yerde üretim, hiçbir atık çıkmaması, sessiz üretim ve
modüler yapı özellikler ile; merkezi enerji üretimi ve dağıtımından, yerel
enerji modellerine geçişi sağlayacaktır.
Alternatif enerji kaynaklarının yaygın kullanımı
ile daha değişik bir dünya görüşü günlük yaşamımıza hakim olacaktır. Sınırsız
ve sorumsuzca enerji tüketiminin yerini; bilinçli, çevreye saygılı ve
ihtiyacı karşılamaya yönelik enerji kullanımı alacaktır. Böyle bir ortamda
da refah düzeyini, “en fazla enerji tüketen” yerine “en verimli enerji
kullanan” belirleyecektir. Türkiye’de benzeri bir anlayışın hakim olması
ile yenilenebilir enerji kaynaklarının önemi daha da artacaktır..

|