|
Bizim
için değerli olanı, anıları olanı korumak, bizden sonra da yaşamasını,
çocuklarımıza, torunlarımıza kalmasını sağlamak istemez miyiz? Böyle
bir şeyin bozulmaması, niteliklerini yitirmemesi, yıpranmaması için
elimizden geleni yapmaz mıyız?
Bu elbette, başka insanlar, toplumlar,
kültürler için de böyledir. En azından bu nedenle biliriz ki, kültür
ürünü olarak korumaya değer olan şey, tür insanlığın malıdır. Korumanın
temelini, değer yargılarını, insanlar arasında renk, dil, inanç,
ırk, ulus gibi ayrımlar tanımayan, salt insancılığa dayalı, çağdaş
insana yaraşır bir kültür yorumu oluşturmalıdır.
İnsanın yarattığı, korumaya değer ve
önemli kültür ürünü, kenttir. Ölçeği ne olursa olsun korumada, deneyimlerimle
vardığım sonuç şu üç ilkenin vazgeçilmez olduğudur:
- Yalan söylememek, tarih üretmemek
- İz silmemek
- Korunacak olan şeyi insan sıcaklığına
kavuşturmak. (Başka deyişle ona çağdaş işlev kazandırmak.)
Bir kent parçasının canlandırılmasının,
korunmasının sürekli, güvenli yolunun da onun çağdaş insan sıcaklığına
kavuşturulması olduğunu söyleyebilirim.
Gene deneyimlerimle biliyorum ki, insanoğlu,
çevresinin var edilmesine, ortak yaşamına katılmazsa onu korumaya
da katılmamakta. Oturduğu yerde, bir otelde yaşar gibi yaşamakta.
Bu nedenle de, bir kent parçasının canlandırılması, fiziksel tasarımlamadan,
uygulamadan çok, sosyal-kültürel tasarıma uygulamalara bağlı.
Bir çöküntü bölgesinde bile, önce onarılacak
olan şey, insan ilişkileridir. Bundan sonraki aşamada da, onların
her türlü etkinliğe katılımlarını sağlamaktır.
Her
türlü girişimin başarısının tek ölçütü, insanların katılım düzeyidir.
(Hemen şunu da burada söylemeliyim: Çağımız aydınının da kültürünün
gerçekliğinin ölçütü, toplumundan, halkından kopmamışlığıdır bana
göre...)
Her şeyden önce insanların çevreleriyle
ilgili kararlara katılmaları sağlanmalıdır. Bunun da yolu, onların
çevrelerini tanımalarından, sevmelerinden başlamaktadır. Amaç, orada
oturanlara çevrelerine "sahip çıkma" duygusunun, demokratik
haklarının bilincinin kazandırılmasıdır. Böylesi katılım, "kültürel
demokrasi"ye ulaşmanın da aracıdır. Bu katılım, kültür demokrasisinin
amacıdır da...
Yiğit Yattığı Yerden Belli olur
İnsanın en önemli özelliği, çevresini,
seçtiği yaşama biçimini sürdürebileceği ortama dönüştürmesidir...
Yaşama biçiminin niteliğini, buna bağlı olarak çevresinin niteliğini,
daha iyiye ulaştırmağa çabalamasıdır... Onun bu tarihsel, kolektif
savaşımla oluşturduğu ortamla ilişkisi, hem toplumsal, hem de kişisel
sorunudur. Kendi koşullarının da iyileşeceği daha iyi bir ortam
için savaşımının, onun hem doğal hakkı, hem de insanlık sorumluluğu
olduğu ortadadır.
İnsanın bu savaşımın içinde, yalnızca
sözle yer alamayacağı, akademik tavrın yetmeyeceği, en azından sözün
eylemle bağdaşık olma zorunluluğu, yirminci yüzyılda iyice belirginleşmiştir.
Giderek bugünün insanlığının aydın olma niteliği, neredeyse, yalnızca
eylemiyle kanıtlanabilmekte, inanılır olmaktadır. Çevresini kendi
sorumluluk alanı olarak görmek, aydın hele hele sanatçı olabilmenin
belki de ilk aşamalarından biridir.
Kuzguncuk
Yukarıda
söylediklerimin sınanıp, kanıtlanmaları, herkese gösterilmeleri
gerekiyordu elbette...
Bunları kendime, başkalarına kanıtlayabilmek
için alan olarak, İstanbul'da, Boğaziçi'nin girişinde, Anadolu yakasındaki
"Kuzguncuk" yerleşmesini seçtim.
Kuzguncuk'ta bugün yaklaşık 15000 kişi
oturuyor. Bütün öteki Boğaziçi yerleşmeleri gibi, otuzbeşinci yüzyıl
ortalarına dek, demek ki Doğu Roma (Bizans) döneminin sonuna dek,
yalnızca birkaç balıkçı barınağından oluşuyordu.
Ancak Osmanlı döneminde, yörenin güvenliği
sağlandıktan sonra, burada yerleşme oluşmağa başlamıştır. Onyedinci,
onsekizinci yüzyıl haritalarında Kuzguncuk yerleşmesi gözükmektedir.
Yahudiler
Kuzguncuk'a yerleşenlerin çoğunluğu,
başlangıçta, Yahudilerdi.
Beşyüz yıl önce İspanya'dan kovulan,
hiçbir Avrupa ülkesine alınmayan, ancak Osmanlı ülkesine sığınak
bulabilen Yahudilerin, İstanbul'a gelenlerinin önemli bölümü Kuzguncuk'a
yerleşmişlerdi.
Daha 1930'lara dek Dünya Hahambaşı
Kuzguncuk'ta seçiliyordu. Kuzguncuk'taki Yahudi mezarlığı İstanbul'dakilerin
en önemlisiydi. Çünkü Kudüs Mezarlığı'na bitişik sayılıyordu.
İsrail devleti kurulduktan sonra göçenler
oldu. Bunlar, kızlarını evlendirebilmek için drahoma parası bulamayan
yoksullardı daha çok... Kimi varlıkları İstanbul'un daha varsıl
semtlerine taşınsalar da, bugün de iki sinagoglarıyla Yahudiler
Kuzguncukta yaşamaktalar...
Ermeniler
Yahudilerden sonra Kuzguncuk'ta, özellikle
Anadolu'nun ortasından, Kayseri'den gelen Ermeniler yerleştiler.
Çoğaldılar... 19.yüzyılın ilk yarısında önce ahşap sonra kagir kiliselerini
yaptılar. Padişahın çok sevdiği Balyan ailesinden altı ünlü mimardan
ikisi Kuzguncuk'ta oturuyordu.
Kaynaklara göre, basma (kumaşa baskı)
işlerini de ilk kez Ermeniler yaptılar Kuzguncuk'ta... Giderek tüm
İstanbul'da işlerini daha büyütebilmek için, işliklerini Üsküdar'a
taşıdılar daha sonra... Ama Kuzguncuk "yazma" larının
ünü, bugün de anılardadır. Dünyanın en ünlü ud yapımcısı Onnik Usta
da Kuzguncukluydu. (Şimdi onun evinde ben oturuyorum.)
Ermeniler iyice azalmış olsalar da,
Ermeni kilisesi yaşamını sürdürüyor.
Rumlar
Daha sonra Rumlar çoğaldılar Kuzguncuk'ta...
Onların bugün de yaşayan iki kiliseleri var. Özellikle Aya Pantaleymon
Kilisesi ünlüdür. O da 19.yüzyıl yapısıdır. Aya Pantaleymon'da,
her yıl Temmuz ayının 27'sinde ayazma günü kutlanır. 1950'lerin
ortalarına (6-7 Eylül olaylarına) dek burada üç günlük panayır yapılmış.
Ana caddede çiçeklerle süslenir, laternalar kurulur üç dört yerde,
müzikleriyle dans edilirmiş.
Türkler
En
son, 20.yüzyılın ortalarına doğru, Türkler çoğalıyor Kuzguncuk'ta.
Şeyhülislam Üryanizade Cemil Molla'nın miscidinden sonra, 1952'de
Yahudilerin önerisi, Ermenilerin de para yardımıyla Kuzguncuk Camisi
yapılmış.
Kısacası bugün Kuzguncuk'ta dört ayrı
inanışın tapınakları, insanları bir arada yaşamakta. Sayıları değişse
de, geçmişte olduğu gibi... Ermeni kilisesiyle Müslüman camisi,
Yahudi sinagoguyla Rum Ortodoks kilisesi duvar-bahçe komşusu.
Her Türlü Sevinç
Her Türlü Keder...
İşte bu Kuzguncuk'ta her türlü sevinç,
her türlü keder, yüzlerce yıl paylaşılmış. Birbirlerinden kız alıp
vermişler... Aşk oldu mu bütün sorunlar çözülmüş... Kötü günlerde
birbirlerini korumuşlar... Yirminci yüzyılda, daha çok düşük gelirlilerin
yaşadıkları bir yer Kuzguncuk...
Kadının da erkeğin de çalıştığı, bu
nedenle İstanbul'daki ilk kreşin açıldığı yer... Akşamları herkesin
kapı önünde oturduğu, bahçeden bahçeye müzikle söyleşilen yer Kuzguncuk...
XX. Yüzyıl Ortalarında
Yirminci yüzyılın ortalarından sonra
Anadolu'dan İstanbul'a göçenler Kuzguncuk'a da yerleştiler. Türlü
politik yanlışlar yüzünden Rumlar azar azar göçtüler Kuzguncuk'tan,
Türkiye'den. Kuzguncuk'un sosyal yapısı oldukça değişti. Yüzyılın
son çeyreğine doğru insanlar ortak yaşam etkinliklerini unuttular
neredeyse; evler, sokaklar bakımsız kaldılar.
Oysa Kuzguncuk, bütün öteki yerlere
oranla, en insancıl birlikte, el ele yaşamın gerçekleştirilmiş olduğu
yerdi eskiden... Anlattığım gibi... Değişik inançlı, kaynaklı kişilerin
bir arada var olabileceklerinin kanıtını en önemli bildirisini Kuzguncuk'tan
çıkarabildik. İnsanlara o eski günleri anımsatmakla başlanabilirdi
işe... 1970'lerin sonunda, işte bu düşünceyle yerleşim Kuzguncuk'a.
Evimi de işyerimi de taşıdım oraya...
Önce kasaba bir "planlama"
yaptım. Ortak yaşamı canlandırmak için hangi ortak yaşam mekanlarını
kullanacağımı belirledim. Sonra uygulamaları başlattım usul usul...
Etkinlikler
İlk
olarak, sevdiğim bir yapıyı çizip, bir yılbaşı kutlama kartı yaptırdım.
Herkese, bütün Kuzguncuklu esnafa da, yolladım. Çok sevdiler Kuzguncuk'lular.
Gelip, yapının karşısına geçip seyretmeye başladılar. Uzaklardaki,
dünyanın öbür ucundaki Kuzguncuklular bile bu karttan istediler
durmadan, Ardından sokakta etkinliklere başladık. Yüzü buldu, belki
de geçti etkinliklerimiz.
Bunlardan kimilerini yazayım şuaraya
da bakın;
- Sokakta Karagöz, kukla
- Sokakta şiir.
- Basketbol alanının yapılması.
(Bir günde bütün çocuklarla)
- Çocuk oyun bahçesi, ağaç dikimi.
- Sokakta tiyatro.
- Duvarları resimlemek. (Süslemek için değil, duvarları çocukların
yapmak için)
- Merdivenli sokakta tiyatro etkinlikleri. (Sayısız)
- Karnaval.
- Yaz okulu.
- İlkokulun onarılması.
- Uçurtma yarışması.
- Futbol turnuvası.
- Hemşehrilerin "seçici" oldukları çocukların resim yarışması.
- Kumaş baskı, sonra da sergisi.
- Kaldırımlara çakıl döşeme.
- Kitaplık açılması.
- Kitaplığın "Kültür Merkezi" olarak kullanılması. (Sayısız,
çok sayıda etkinlik için.)
- Konserler, sergiler, gösteriler. (Baleden Hokkabaza)
- Daha pek çok etkinlik...
Bütün bunlarla, demokratik katılıma
istekli, giderek bunu doğal hakkı sayan bir ortam yaratmayı amaçladım.
Beni "toplum önderi" görmeye çalışanlara yüz vermeden...
Bir şeyleri birlikte gerçekleştirmenin sevincini duyurmakla yetinerek...
İnsanlar birbirlerini tanıyıp sevdikçe, birbirlerinin kınamasından
da sakınır oldular. Evlerine bakmağa başladılar. Sanırım yüze yakın
ev onarıldı. Onarım tasarımlarını, denetimlerini, bir - ikisi dışındaki
karşılıksız yaptım. Kimilerine yalnızca danışmanlık ettim.
Evlerin pencerelerinde çiçekler çoğaldı.
Yılarda ağaçlar bakım gördü. Ihlamurlar, hanımelleri, mor salkımlar,
zakkumlar dikildi. İnsanlar çevrelerine sahip çıkmağa başladılar.
Bunu da bostanlarını, karışık yollardan ellerinden almak isteyenlere
karşı direnerek birlikte davranarak kanıtladılar. On yıldır sürdürüyorlar
bu bilinçlerini, hem de önlerine ille de birileri düşmeden.
Bugün, en çok Kuzguncuk sokaklarında
selamlaşılıyor. İstanbul'da gördüğüm başka yerlere göre de...
Ayaküstü, kapı önü söyleşileri en çok
Kuzguncuk'ta...
Bana göre ne yapılırsa yapılsın insanlarla
birlikte, elbette onlar için yapılmalı... Ama kesinlikle, planlamadan
başlayarak, onların katkıları, katılımları olmadan yapılmamalı.
XXI Mimarlık
Kültürü Dergisi - Temmuz-Ağustos 2000
Not:
Cengiz BEKTAŞ ile ayrı bir reportaj için tıklayın. |