Bir kültürel gruba ait olmak, belli
değerleri paylaşmak, ortak inanç örf ve adetleri olmak, mutlaka
çevresel değerlerin ve tercihlerin bir kültürde tartışılmaz aynılığı
anlamına gelmez.
Aile büyüklüğü, ailenin sosyo-ekonomik
statüsü, ailenin yapısı, aile bireylerinin sosyal yaşamda ve dolayısıyla
aile içinde oynadığı roller, ailenin yaşam sürecinin hangi aşamasında
bulunduğu, ailenin toplum ve toplulukla kurduğu ilişkiler, ailenin
değer ve tutumları, ailenin doğrudan konut kullanımına yönelik
normları, ailenin beklenti ve umutlarını da içine alan öz imgesi
konut örgütlenmesinin sosyal belirleyicileridir.
Şimdi bunları tek tek açalım.
Aile Büyüklüğü
Toplulukların dünya görüşleri konut
büyüklüğünün saptanmasında çok uzun zaman geçerli olmuş ve büyüklüğü
etkilemiştir. Örneğin İslamiyet'te konut programının evin büyüklüğü
ile başladığı savunulur.
Yazarlara göre, gösterişsiz ve alçakgönüllü
olması istenen Müslüman konutunun en az iki yatak odası ve hatta
olanaklıysa üç yatak odası (kadın,erkek ve konuk için) barındırılması
gerekmektedir .
Fakat ergenlik yaşına gelmiş çocuklara
ayrı yatak odalarının öngörüldüğü, yaşlıların da içinde barınacağı
kabul edilen ve "bir gün ve bir gece evde kalmasının konuğun
kesin hakkı olduğu" öne sürülen, dokunulmazlığı olan "zevce
ve cariyeler" dışında mahremiyetin emredildiği İslam konutunda
oda sayısının fazla olması kaçınılmaz olmuştur.
Erken İslami dönemlerde "uygun
büyüklük" sorunu hurma lifinden örülmüş hasır bölücülerle
çözülerek, bir tür esneklik anlayışı ile, konutun ekonomik olmayan
büyüklüklere ulaşması önlenmiştir. Ama zaman içinde İslami kentsoylu
konutunun çok odalı ve büyük konutlar olması önlenememiştir.
Otantik konutta büyüklük, küresel
olarak, kalabalık aileden çok varsıllığa işaret eder. Derebeylerin
şatoları, büyük toprak ağalarının konutları bulundukları yere
egemen büyük konutlardır.
Bugün biz de yeni tasarlanacak sosyal
konutlarda konut büyüklüğünü hesaplarken aile büyüklüklerine veya
hane halkı ortalamalarına bakıyoruz. Ama bu yeterli değildir.
Çeşitlenen yaşam biçimi ve yaşam yoğunluğu konut büyüklüğü gereksinmesi
üzerinde çok önemli rol oynar.
Japon ve Fransız işçileri 35-42 m2
gibi işçi konutlarından çok memnun oldukları yıllarda dahi 80m2
konut Türk işçileri arasında büyük tepkilere yol açmıştır. Hane
halkı ortalamasının bizde çok yüksek olması, kırla bağını kesmeyen
işçi ailelerinin tahıl ürünleri depolama ve yatılı konuk ağırlama
alışkanlıkları, yaşam yoğunluklarını artıran başlıca etmenler
arasındadır.
Ayrıca, bireylerin ilgi alanları
ve hobilerinin fazlalığı ve azlığı ve dolayısıyla bunların gerektireceği
depo alanları da büyüklük istemini ciddi biçimde etkiler. Dört
kişilik bir aile için 80 m2 konut çok büyük olabilir, bir başka
dört kişilik aile için 160m2 az gelebilir.
Yalnız unutulmamalıdır ki, bir ailede
çok sayıda hobi, dernek üyelikleri vb. şeyler, özelde bireyin
kimliğine, genelde de ailenin sosyal statüsüne bağlı olarak artma
göstermektedir.
Ailenin Sosyo-ekonomik statüsü
Sosyo-ekonomşk statü, gelir, meslek
ve eğitim değişkenleri ile ifade edilir. Michelson, sosyal statünün
doğrudan kullanıcının konut tercihlerini etkilemeyeceğini, satın
alma gücük düşük kesimler için tasarlanacak konut bölgelerinde
maliyeti düşürmek için alınacak kararlar bağlamında, kent planlamacıları
daha çok ilgilendireceğini ifade etmiştir (1970).
Dar gelirliler konutlarının işlerine,
çocukların okullarına, bakkal, manav gibi temel hizmetlere yakın
olmasını istemektedirler.
Öncelikle işlerine yakın olmayı isteyen
dar gelirliler, eğer mülkiyetlerinde bir konut varsa, işlerinden
uzakta da olsa, eski de olsa orda yaşamayı, kira ödemekten kurtuldukları
için tercih etmektedirler.
Üst gelir gruplarında ise semtlerin
barındırdığı nüfusun niteliği, prestiji ve konut kalitesi, semt
seçiminde önemli rol oynamaktadır.
Konut seçimine gelince, yukarıda
da değinildiği gibi konut büyüklüğü istemi sosyo-ekonomik düzeyin
artmasına koşut bir artma göstermektedir. Bu bulgu çeşitli araştırmacılar
tarafından desteklenmekte; ülkemizde yapılan çalışmalarla da tekrar
tekrar vurgulanmaktadır.
Bunun iki önemli nedeni vardır: Konut
maliyeti ve konuta ödenen kira bedeli konut büyüklüğüyle ve kullanıcının
satın alma gücüyle doğru orantılıdır.
Diğer yandan yukarıda ifade edildiği
gibi, bireylerin ilgi ve hobilerindeki artış da yine önemli ölçüde
parasal güçleriyle doğru orantılıdır. Bu hobiler okuma odası,
stüdyo, işlik, konuk yatak odası, jimlastik odası, sauna, otopark
gibi mekanlar gerektirebilmekte ve doğal olarak ailenin konut
büyüklüğü istemini artırmaktadırlar.
Ancak, konut tercihlerinin tek başına
sosyal statü kavramıyla açıklanması olanaklı değildir. Sosyo-ekonomik
statü diğer birçok etmenle birleşerek konut biçimlenişinde "kısmi
belirleyici" bir rol oynamaktadır.
Örneğin Wherli ve diğerlerinin çalışması,
sosyal statü düştükçe mutfakta yemek yeme alışkanlığının arttığını
saptamıştır. Kandiyoti, bunun deredeyse bir sınıfsal gösterge
olarak alınabileceğini savunmuştur.
Ben de ileride değineceğim Doğu Karadeniz
Bölgesi Nitelikli Konut Araştırmasın'nda dar ve orta gelirli deneklerin
%78'inin mutfakta yemek yeme eğilimi içinde olduğunu saptadım.
Ancak bu durumun yorumunu biraz daha
farklı yapmak olanaklıdır.
Portnoy, otantik yerleşmelerde yaptığı
araştırmalarda beslenme hazırlıklarına ayrılan yerlerin, yerleşmelerin
en dışında, merkezden en uzak noktalarda, kısacası insanın algı
alanı dışında yer aldığını saptanmıştır.
Bu arketip asırlar boyu insan topluluklarını
etkilemiş ve mutfağın "kirli" bir mekan olarak yorumlanmasına
ve kadının yeri olarak görülmesine neden olmuştur.
Fakat bizim kırsal kültürümüzde mutfak
etkinlikleri ailenin bütünlendiği, adını da zaten "aş"tan
alan aşanalarda, yani dış sofalarda yer alır. Geceleri konuk ağırlama
görevi üstlenen bu mekanda her türlü ikram hazırlığı konuğun gözü
önünde yapılır.
Toplumumuzun kentsel konut deneyiminde
de mutfak tıpkı diğer odalar gibi bir boşundur. Taşınabilir donatılarla
gerçekleşen mutfak etkinlikleri, hemen her odanın mutfak işlerinde
ayrılabilmesini olanaklı kılmıştır.
Çok sonraları Batı kültürünün etkisiyle
geleneksel burjuva konutlarında en uygun görülen bir odaya çağdaş
mutfak donatıları eklenerek oda mutfağa dönüştürülmüştür. Aynı
işlem vernaküler evlerin dış sofalarında gerçekleştirilmiştir.
Dolayısıyla Anadolu halkının zihinsel
şemasında mutfağın işlev ve amaçları çok da net değildir. Madem
ki bir mekan yemek hazırlamaya ve pişirmeye elverişlidir, neden
yemek de orada yenmesin... Kanımca, araştırmalar toplumumuzun
yüksek gelir gruplarında tekrarlanırsa, bu kesimin de, en azından
kahvaltısını mutfakta yaptığını, büyük olasılıkla ortaya koyacaktır.
Kaldı ki, ABD'de gözlenen açık mutfak
eğilimi(yaşam alanı ile birleşerek içinde yemek yenebilen mutfak)
gelir düzeyinden çok, zamanı yoğun kullanan üst düzey bürokrat
ve yöneticiler tarafından ve çalışma hayatına atılmış kadınlar
tarafından tercih edilmektedir.
Buradan kalkarak, bir kültürde olumlanan
mutfak çözümlerini ve mutfağın mahremiyetine verilen önemi, sosyal
statü ile değil, sosyo-kültürel değer ve normların kalıtımıyla
ve zaman içindeki evrimiyle açıklamak daha doğru olur, diyorum.
Aşağıdaki şekil de zaten farklı kültürlerde
mutfağa atfedilen farklı mahremiyet değerlerini belgelemektedir.
Orta gelirli beyaz Amerikalı için
mutfak mahrem bir mekan değildir.
Bir Porto Rikolu için mutfak, mahrem,
düzensiz ve kirlidir. Güneyli bir zenci içinse, yaşama alanının
aksine, girişten epeyce ötelenmesi gereken büyük olasılıkla ağır
kokulu ve bu nedenle mahrem bir mekandır.
Özetlersek, sosyal statü, kültürel
ve doğal özü değiştirmeyen, özün dışa yansıma koşullarını açımlayan
bir paradigmadır, kanımca...

Ailenin Dünya Görüşü ve Toplumsal
Tutumları
Bir ailenin dünya görüşü büyük ölçüde
kültürel kalıtımla açıklanabilir.
Ailenin dünya görüşüne, değer ve
tutumlarına küm kültürel ve sosyal bellek etki eder. Bu görüşün
evriminde ulusun dini, dili ve siyasi tarihi önemli rol oynar.
Dünya görüşünün bir toplumsal tutum
olarak belirmesinde ise kullanıcının genel eğitim düzeyi, dinsel
yorumlarda açık fikirliliği, yasaların kadın-erkek eşitliğine
tanıdığı olanaklar, ailenin kadın-erkek ilişkileri konusunda yorumu
ve dolayısıyla ailede kız çocuklarına karşı takınılan tutum sayılabilir.
Başından beri egalitaryen olan toplum
ve topluluklarda kadın-erkek eşitliğinin öngörülmüş olması örf
ve adetleri olduğu kadar konutların biçimlenişi de bu doğrultuda
etkilemiştir. Ama bu toplulukların sayısı azdır.
Özellikle tektanrılı dinlerin ortaya
çıkması, ve dinsel yorumların Hıristiyanlık'ta Papalık, ülkemizde
de Saray ve Ulema'dan erkekler tarafından yapılır olmasıyla, kentli
kadının toplumsal rolü sınırlandırılmış ve egemenlik alanı öncelikle
konut, ve konut içinde de mutfak olarak öngörülmüştür.
Tarihsel olarak mekanların tasarlanma
ve düzenleme biçimlerinin kadınları sınırlayacak tarzda ele alındığı
bir dizi Amerikalı araştırmacı tarafından açıkça ortaya konulmuştur.
Bu küresel bir sorundur.
Kadına reva görülen bu sınırlı mekansal
görev daha sonra kadının diğer haklarını savunmasında da bir engel
olarak ortaya atılmıştır.
Ailenin dünya görüşü konuta kadın-erkek
domenlerinin sınırlarında bir ucunda katılık, diğer ucunda esneklik-gevşeklik
olan bir seçim olarak yansır.
Ailenin dünya görüşü ailede yaşlılara
verilen önemin fiziksel göstergeleriyle konuta yansır; "dedenin
yeri", "ninenin yeri" gibi... Ailede otoriteye
verilen önemle "baş oda" olarak yansır. Vücutsal mahremiyete
verilen önemle, "gusülhane" lerle yansır.

Çok eşli ve cariyeli bir din olan
ve hem de mahremiyete önem veren İslamiyet'te her eşe bir oda,
her odaya bir gusülhane, bir zorunluluktan ortaya çıkmıştır.
Hıristiyanlığa gelince; Neron zamanında
Roma Hahamları kadın-erkek tarafından bilrlikte kullanılırken,
Erken Hıristiyanlık Dönemi'nde bu duruma tepkiler oluşmuş ve süreç
içinde cinsler arası ayrım güçlenerek hamamlar kadın-erkek tarafından
farklı saatlerde kullanılmaya başlanmıştır.
Bu ayrım tüm mekanların ele alınış
biçimini zamanla etkilemiştir.
Öyle ki, zihinsel olarak çok katı
rol eğitimi almış olan ve çok kompleks zihinsel sınırlara sahip
olan Avrupa ve Amerikalılar, mekanda gerçek sınırlar olmasa bile
varmış gibi davranır ve mekanı buna göre kullanırlar.
Özetlersek; tektanrılı dinlerin yaygınlaşıp
kabul görmesiyle kadın erkekse eşdüzey olamayan bir ikincil insan
konumuna düşmüştür. Bu ayrım geleneksel konuta ve tüm kentsel
mekana yansımıştır. Erkek arkasına din söylemini aldığı için birincil
rolünü 1960-70'lere tarihlenen "Kadın Hareketleri" ne
kadar çok sağlam bir biçimde sürdürmüştür.
Ancak, konut konusunda kadın haklarının
iyileştirilmesiyle ilgili savaşımlar sürmektedir.
Kadınlar ve kalkınma açısından konutu
irdeleyen yaklaşımlarda kendine ve çocuklarına bakmakla yükümlü
kadınların konut hakkı (otonomi) sorunları gündeme getirmekte
(Hansson ve Linden 1983); kentsel yaşama katılma, gelir getirecek
işleri evde sürdürme, kiraya verebilme ve güvenliği sağlamada
konutun kadınlar açısından önemi vurgulanmaktadır.
Bu bağlamda Hayden, kent varoşlarında
yaşama geçirilen feminist tutumları inceleyerek buralarda tek
ev fikrinden toplu yaşama kayma, ortak aş pişirme gibi kolaylıkları
saptanmış ve yeni geliştirilerek çevrelerde kullanılmak üzere
önermiştir. Göçmen karşılama projeleri altında geliştirdiğim bazı
toplu konut çalışmalarında ben, bunların arasına ortak çamaşırhane
fikrini de katmışımdır.
Bugün ülkemizde birçok kadın toplumsal
ve mesleki yaşamlarında çok üstün yerlere gelmşi olmakla birlikte,
yasaklayıcı ve susturucu zihniyet hükmünü sürdürmekte; bu zihinsel
liberalleşme sürecini ne sanayileşme, ne de kentleşme yeterince
hızlandırabilmektedir.
DKB'de yaptığım araştırmalar kadın-erkek
eşitliği konusunda olumlu tutumların kır ve kente %50 - %50 olarak
dağıldığını göstermiştir.
Ancak, kent ve konut mekanlarının
kadın ve erkek tarafından kullanılma biçimi, yukarıda kültürel
değişim başlığı altında açıkladığım nedenlerle bütün dünyada olduğu
gibi ülkemizde de her şeye karşın olumlu yönde değişmiş ve değişmektedir.
Aile Yapısı-Ailede Roller
Başka herhangi bir yolla ortadan
kalkması zor gibi görünen kadın-erkek ayrımı ekonomik dayatmalarla
bütün modernleşen ülkelerde yavaş yavaş yumuşamış, modern yasal
düzenlemelerle kadınlar da erkeklere tanınan hukuki ve mesleki
haklardan yararlanır olmuşlardır.
Batılı kadın hukuki haklarını biraz
dinsel reformlara da bağlı olarak yavaş yavaş, ama sürekli olarak
verdiği uğraşlarla daha erken yaşama geçirmiştir. Batı'da kadın
hakları gerek 1789 Fransız Burjuva Devrimi'nin gerekse 1848 İşçi
Devrimi'nin bir parçası olarak görülmüş ve sınıf mücadeleleri
içinde yerini almıştır.
Seçme ve seçilme hakkı gibi önemli
haklarını Türk kadınından çok sonra elde eden Batılı Kadınlar,
özellikle de İskandinav kadını, mevcut olmasına karşın hukuki
ve siyasi hakların kullanılmasında tutuk kalan Türk kadınının
çok ilerisindedir. Çünkü Türk kadını yasalarla değil "zihniyetle"
başa çıkma uğraşımı vermektedir.
İslamiyet öncesi Türk toplumlarında
kadının aile, toplum ve siyasetle ilgili kararların oluşumuna
doğrudan katıldığını biliyoruz.
Fakat Osmanlı döneminde İslamiyet'in
kurumsallaşması ile birlikte önce Arap kurumlarının, sonra da
Bizans'ın ele geçirilmesiyle Bizans kurumlarının önemi ölçüde
etkisi altında kalınmıştır.
Osmanlı, harem fikrini Bizans'tan
aldı ve 16. ve 17.yy'larda tam anlamıyla teokratik bir devlet
kimliğine büründü. Bu tarihlerdeki fermanlardan kadının ne giyip
ne giyemeyeceğine e hangşi günler sokağa çıkabileceğine ilişkin
yasalar konduğunu öğreniyoruz ve kadının olağanüstü baskılar içinde
yaşamını sürdürdüğünü anlıyoruz.
Tanzimat fermanı ile kadının cariyelik-kölelik
statüsüne son verilmiş, cılız da olsa kadına yönelik eğitim kurumları
filizlenmeye başlamıştır.
Fakat Türk kadınının ekonomik yaşama
kitlesel katılımı ancak Balkan, I.Dünya ve İstiklal Savaşları'ndan
sonra, oralarda gösterdikleri başarılar nedeniyle ve yitirilen
eşin işinin sürdürülmesi amacıyla desteklenmiştir.
Cumhuriyet döneminde sanayileşme
ve kentleşmenin sağladığı ortam kadınların başta hizmet ve sanayi
sektöründe olmak üzere, çalışma hayatına atılmasını ve erkek dünyasında
savaşım vermesini sağlamıştır.
Türkiye'de kadınların çalıştıkları
iş yerine göre dağılımlarına bakıldığında, hizmet sektöründe bir
iyiye gitme görüldüğü açıktır. 1955 yılı itibariyle kadınların
%3,83'ü ücretli, %0,03'ü işveren, %4,71'i kendi hesabına, %91,43'ü
aile işçisi olarak çalışırken, 1992 istatistiklerine göre % 17,71'i
ücretli, %0,23'ü işveren, %7,29'u kendi hesabına ve %74,77'si
aile işçisi olarak çalışmaktadır. 1998'de toplam çalışan kadın
nüfusu %29,4'e ulaşmıştır.
Kadının yeni kimliğini kazanması
bir yandan kadını sosyal yaşama iterken, diğer yandan zorunlu
olarak konuttaki geleneksel rolünü de değiştirmektedir.
Eskiden evin ve mutfağın çekip çevrilmesiyle
birlikte yaşlıların ve çocukların bakılması ve denetlenmesinden
de sorumlu olan kadın, artık eve gerekli zamanı ayıramamaktadır.
Bu durumda evlerde bakım ve ihtimam bekleyen yaşlıların buyurganlığı
sınırlanmakta ve bu nedenle kendi evlerinde oturmayı tercih etmektedirler.
Çekirdek ailelerin türemesi ve hızla
artmasının temel nedeni budur, yoksa uzantılı aile bir bakıma
ekonomik bir ailedir.
Diğer yandan çalışan annenin kız-erkek
ayrımı yapmadan çocuklarının eğitimine verdiği önem de artmaktadır.
Toplum yaşamına katılan anne yeni
ve güzel birçok kavramla tanışmakta ve bunlar umut ve beklentilerini
etkilemektedir. Bütün bunların konuta yansıması da iki türlü olmaktadır:
1) Uzantılı aile modelinin ortadan
kalkmaya başlamasıyla orta sınıfın konut büyüklüğü istemi etkilenmektedir;
büyük ev, temizliği güç ve başa çıkılması zor bir evdir artık...
2) Ailedeki herkes evi belli satlerde
terk etmekte,fakat eve geldiğinde de özgürce kullanabileceği bir
mekana gereksinme duymaktadır.
Bugün özellikle kentlerimizde ayırıcı-bireyci
konuta duyulan gereksinmenin açıklaması budur. Ama bu saptama
tamamen doğru mudur? Hayır.
Çünkü ailenin yaşam sürecinin hangi
aşamasında olduğu ve çocuklarının yaşı da konut örüntüsü tercihini
etkileyecektir.
Ailenin Yaşam Sürecindeki Yeri
Ailenin yaşam süreci, yeni evlilik,
çocuk yetiştirme ve yaşlılık dönemi gibi üç ayrı aşamadan oluşur.
Doğal olarak bu aşamalar kişinin biyolojik yaşıyla koşut olmayabilir,
ama konut büyüklüğü istemini etkilediği gibi, konutun dizim ve
anlamını da etkiler.
Aşağıdaki çizelge evlilik süreci
ve konut donanımı ilişkisini göstermek açısından ilginçtir.
Çocuksuz Yetişkinler
Çocuksuz yetişkinler genel olarka
eve bağımlı bir yaşam biçimi yerine dışa bağımlı bir yaşam biçimi
sürdürürler. Çünkü onları eve bağlayan fazla bir sorumluluk yoktur.
Sosyo-ekonomik statüsü yüksek olanlar serbest zamanlarını ev dışında
gerçekleşen sosyal, kültürel, eğitsel ve sportif etkinliklere
ayırma eğilimi içindedirler. Sosyo-ekonomik statüsü düşük olan
çocuksuz çiftler, daha ekonomik bir yol olan, kendileri gibi yeni
evli çiftlerle görüşmeye, eşlerden birinin ailesini ziyaret etmeye
daha fazla ağırlık verirler.
İşten artan zamanı değerlendirme
biçimleri, bu aileleri evlerinde daha az bulunmaya iter. Bu durumda
eve karşı duyarlılıkları azalmasa bile, mekan büyüklüğü şikayetleri
çok yüksek düzeylerde seyretmez. Bakım ve temizliği kolay yapılabildiğinden
küçük konutları tercih bile ederler.
Küçük konut onlar için yaşamın bir
bölümünde katlanılabilecek, daha sonra çocuklar dünyaya geldiğinde
değiştirilebilecek bir konuttur.
Ülkemizde yeni evli ve çocuksuz aileler
toplam nüfusun ancak %8'ini oluşturmaktadırlar. Buna hukuki anlamda
aile olmayan dayanışmacı aileleri katarsak oran %12,8'leri, tek
başına yaşayanları da katarsak %14,8'leri bulur.
Genç yetişkinlerin evden kopup tek
başına yaşamalarına ekonomik ve kültürel nedenlerle ülkemizde
sık rastlanmadığından bu oranın hızla yükselmeyeceği açıktır.
Diğer yandan kente göç eden yeni
evli çiftler, yine kısa zamanda çocuk dünyaya getirerek hızla
kalabalık ailelere dönüşmektedirler.
Fakat her şeye karşın, konut bölgeleri
tasarımında göreli olarak küçük konutların belli bir oranda konutlandırma
modeli içinde düşünülmesi şarttır.
Çocuklu Aileler
Ebeveyn ve çocuk arasındaki ilişkiler
çocuğun yaşına bağlı olarak süreç içinde değişme gösterir. Aile-çocuk
ilişkisinin ideal olmasını arzulayan ailelerde çocuk yetiştirmenin
farklı dönemlerinde konuttan beklenenler doğal olarak farklı olacaktır.
Çocuk yaşı itibarıyla aile-çocuk ilişkilerinde en önemli fark
çocuğun "okullu" olup olmamasına ve annenin ev kadını
olup olmamasına bağlı olarak fark edecektir. Bu nedenle çocuğun
biyolojik , algısal, bilişsel ve duygusal gelişmesindeki kritik
dönemlere göre aileler üç gruba toparlanabilir:
1)0-6 yaş grubu çocuğu olanlar,
2)Okul çağı çocuğu olanlar,
3)Yetişkin çocuğu olanlar.
Çocuk yaşına bağlı olarak toplumsal
ve duygusal gelişim evrelerinin bilinen en iyi sınıflaması Erikson'a
aittir(1963). Ona göre çocukta bağlılık duygusu 5. aydan sonra
gelişir, çünkü çocuk nesnelerin sürekliliğini ancak o sıralarda
kavramaya başlar. 5 ile 10. aylar arasında çocuk kendini bakana
bağlanır. 10-24 aylar arasında çocuk sık gördüklerine bağlanır.
Güven/güvensizlik duyguları 2 yaşını
tamamladığı sıralarda ortaya çıkar.
Dollard ve Miller'in de işaret ettiği
gibi bağımsızlık ve buna bağlı olarak da utanç ve suçluluk duyguları
2-3 yaş civarlarında gelişmeye başlar.
4-5 yaş oyun çağı olarak anılır.
Bu yaşlarda koşut oyun evresinden örgütlü ve etkileşimli oyun
evresine geçiş yaşanır. Girişimcilik ve buna bağlı olarak da suçluluk
duygusu artar.
6. yaştan itibaren yavaş yavaş cinsiyet
rolleri öğrenilir ve kendi cinsinden olan çocuklarla işbirliği
başlar. Bu dönem enerjinin üretkenliğe dönüştürülüp dönüştürülmeme
dönemi olup yine hassas bir dönemdir. Başarısızlıklara işe yaramazlık
ve aşağılık duyguları eşlik edebilir.
Ergenlik dönemi ise benlik/kimlik
özdeşleştirilmesi dönemidir. Bu dönemde çocuğun gelişmesinde arkadaş
etkisi artar. İçsel, bireysel, dinamik ve yaşantısal bir rol bunalımı
dönemi yaşanır.
19. yaştan sonra popülerlik/yalnızlık;
üreticilik/verimsizlik ; benlik benimseme ve savunma/çökkünlük,
bezginlk gibi özellikler yerleşik hal alır.
Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki,
olumlu bir birey yetiştirmede 3, 6 ve 12-15 yaş ve 19 yaş civarları
en kritik yaşlardır.
Bu bilgilerden anlıyoruz ki, çocuğun
ebeveyne en yakın olmak istediği ve ebeveynin çocuğu yönlendirme,
eğitime ve denetlemede en etkili olması gerektiği dönemler 0-6
yaş arasıdır.
Bu dönemdeki ailelerin konutları
ebeveyn ve çocuk arası sıkı bir işbirliğine olanak tanıyan birleştirici
konut tipleri olmalıdır. Bu dönemlerde çocuğun mahremiyet gereksinmesi
uyku, dinlenme, beslenme ve oyun saatlerinin ayarlanması ve gerekli
fiziksel ortam koşullarının sağlanmasından ibarettir. Bu gereksinmelere
en iyi olanak veren konut çevresi ise bahçeli, müstakil ve tek
katlı evlerdir.
0-6 yaş grubunun barınacağı konutlarda
çevre dostu inşaat, ısıtma ve aydınlatma donanım ve malzemelerinin
kullanılmasına; giriş-bahçe, giriş-yol ilişkilerine; oyun sonrası
temizlik ve bakımın sağlanabileceği antre düzenlemelerine; merdiven
kovaları, kapı-pencere kolları, balkon parapetleri ve merdiven
parmaklıklarının tasarımına; kısacası çocuğun güvenliğinin her
koşulda sağlanmasına özen göstermek gerekecektir.
Anne veya bakıcıların yoğun kullandığı
konut mekanlarıyla çocuğun oynadığı açık alanlar arasında görsel
bağın da kurulması sağlanmalıdır.
Ergenlik çağındaki çocuğun ise, duygusal
gelişmesini sağlıkla tamamlanması için belli ölçüde mahremiyete
gereksinmesi olacaktır.
Diğer yandan ebeveyn de kendi yaşamının
etkilenmemesi için toplumsallaşmaya ayırabileceği mekanlara sahip
olmayı arzu edecektir.
Bu durumda konut istemi belli ölçüde
ayırıcı, belli ölçüde de birleştirici olmak durumundadır.
Ayrıca, bu yaş grubundaki çocuk arkadaşlarıyla
iletişime çok önem verdiği için gençler tarafından ortak kullanılabilen
kültürel, eğitsel, sanatsal ve sportif işlevlere yakınlık, konut
çevresi tercihinde önemli rol oynayacaktır.
Çocuğun ergenlik dönemi sona erdiğinde
o artık tam anlamıyla bir yetişkindir, büyük olasılıkla yüksek
öğrenime başlamış veya çalışma hayatına atılmıştır. Bu koşullardaki
gencin en az ebeveyni kadar bir mahremiyete gereksinme vardır.
Dolayısıyla talep edilen konut ayırıcı-bireyci
(çok odalı) konut tipi olacaktır.
Yaşlılar
Yaşlıların konutta aradıkları öncelikle
fiziksel konfordur. Konfor koşullarında ısıtılmış, nemden arındırılmış,
iyi güneş alan bir konut onlar için çok önemlidir. Yürüme ve hareket
güçlülüğü çektiklerinden çok katlı, asansörsüz konutlar, alaturka
tuvaletler ve duşlar konutta en arzu etmedikleri özelliklerdir.
Oturarak banyo yapabilecekleri düzenleri
ve alafranga tuvaletleri olanaklar elverdiğince tercih etmektedirler.
Konut çevresine gelince; yaşlılar
bakkal, kasap, eczane gibi birincil gereksinmelere ve sağlık merkezlerine
en kolay yoldan ulaşmayı tercih eden nüfusları temsil ederler.
Abu-Lughod'un Amerika'da yapılmış bir çalışmasına göre kent merkezlerinde
asansörlü ve çok katlı apartmanlarda yaşayanların büyük bir kısmını
yaşlılar, bekarlar ve yeni evli çiftler oluşturmaktadır.
Yaşlılardaki temel gereksinmelere
yakın olma isteğine, hereketli ve devingen alanlara yakın olma
duygusu da eşlik etmektedir. Okul bahçelerini, çocuk bahçelerini
gören konutlara bayılırlar. Kendilerini denetleyen genç komşularını
ve torunlarını çok sevmekle birlikte, torunları ile kısa, kendi
yaşıtlarıyla uzun süre birlikte olmaktan hoşlanırlar.
Lawson yaşlının geçmişiyle olan çevresel
bağlarının da kentsel bağlamda konut tercihini etkilediğini savunanlardandır.
Rosow daha da ileri giderek, psikososyal gereksinmelerin yaşlılar
için konfor gereksinmesinden daha önemli olduğunu ileri sürer
(1980). Ülkemizde de yaşlılar, fiziksel ve sosyal açıdan çok elverişli
olmasa da alıştıkları çevreleri her koşulda tercih eder, yeni
deneyimlere gitmek istemezler. Uzun bir ömrü, miras yoluyla devraldıkları
geleneksel evlerde geçiren bazı deneklerin, kat çıkmada büyük
küçük çekmelerine karşın dubleks evlerini terk etmemekle diretmelerine
ülkemizde de rastlanmıştır. Ama bu örneklerden fiziksel ve sosyal
çevreye "bağlanma" duygusunun mu ağır bastığını, yoksa
ekonomik koşulları da kötü olan bu deneklerin başka seçenekleri
mi olmadığını kestirmek olanaklı değildir.
Beyer'in araştırması Amerika'da yaşlıların
%52 sinin akrabalara yakın; %31 inin kendi başlarına; %17sinin
ise aileleriyle yaşam sürdüğünü göstermektedir. Türkiye'de yaşlı
nüfus çoğunlukla çocukları ve torunlarıyla birlikte yaşamaktadır.
Ancak, kültür düzeyi yüksek olup da ekonomik açıdan gücü yeten
yaşlıların bağımsız yaşama eğilimlerinin artması yakın yılların
önemli bir olgusudur.
Yaşlılar ve konut ilişkisinde diğer
bir sorun "gereksiz büyüklük" sorunudur: Çocuklar evlendikten
sonra yaşlıların bir bölümü gereğinden fazla büyük konutlarının
bakım ve temizliği ile başa çıkmada güçlük çekmektedirler. Ayrıca,
bu konutların birçok odası da atıl kalmakta ve bu da ekonomik
açıdan bir kayıp sayılmaktadır.
Diğer yandan yaşlıların geçmişleri
ile bağlarını simgeleyen eşyaları da çoktur. Yaşlıların çok özenle
kullandığı bu eşyalar onların belleklerini dingin tutar ve yaşamla
başa çıkmada gösterdikleri performansı artırır.
Bu paradoksal durum yaşlılar için
rasyonel konut tasarımları gerektirir.
Bütün bunlardan anlaşılmalıdır ki,
konut büyüklüğüne ve konuttan beklenen mahremiyet düzeyine ilişkin
istem ailenin içinde bulunduğu yaşam evresiyle yakın ilişkilidir.
Ailenin Yaşam Biçimi
Ailenin yaşam biçimi dünya görüşü
ve sosyo-kültürel statüsüyle önemli ölçüde bağlılaşımlı olmasına
karşın, ayrıca ele alınması gerekli bir konudur.
Yaşam biçimi bir ailenin sosyo-ekonomik
statüsü, ailenin yaşı ve buna bağlı olarak toplumsal yaşamda oynadığı
roller, ailenin değer yargılrı, tutumları, hane halkı büyüklüğü,
aile bireylerinin yzaman ve mekan kullanımları, kimlik kanıtlama
mekanizmaları ve davranış zenginliği ile açıklanabilir. Yaşam
biçimi buraya kadar açıklanan sosyal belirleyicilerin tümünün,
yani çok karmaşık etmenlerin olgusal bir sonucudur. Ailenin sosyo-ekonomik
statüsüne indirgenemez.
Ailenin yaşam biçiminin konuta yansıması
konusunda yapılan çalışmalar çok sayıda diskriptör kullanarak,
sınıflamada en belirleyici etmenleri ortaya koymaya çalışmaktadırlar:
Weisner ve Weibel (1981) bu konuda 38 diskriptör belirlemiş, 200
Kaliforniyalı aileye uygulamış ve konutları sınıflamada dört adet
ölçüt ortaya koymuşlardır.
Bunlar işlevsel karmaşıklık (düzensizlik),
dekoratif karmaşıklık, sıcaklık (çocuğa yönelik olma) ve kitap
çeşitliliğidir.
Bu bulgular üzerine araştırmacılar,
aile yaşam biçimi çeşitlenmesiyle bu ölçütlerin hanmgisi arasında
bir ilişki olduğunu ve ailenin hangi bağımlı özelliği ile ilişkili
olduğunu ortaya koymaya çalışmışlardır.
Bağımlı değişkenlerin ailedeki yetişkinlerin
değer dizgesi, sosyo-ekonomik statüsü, hane halkı nüfusu ya da
başka nedenler olup olmadığı; ya da fiziksel ve mimari özellikler,
kentsel bağlam, nüfus yoğunluğu gibi daha da başka etmenler olup
olmadığı konusuna eğilmişlerdir.
Sonuçlar gösterilmektedir ki, dekoratif
karmaşıklık ve çocuğa yönelik olup olmama ailenin yaşam biçimi
ile doğrudan ilişki diskriptörler değildir. Fakat işlevsel karmaşıklık
ve ailede kitapların çok ve çeşitli olması aile yaşam biçimindeki
temel farklara ışık tutan önemli göstergelerdir. Ailenin neler
yaptığı ve neler okuduğu yaşam biçiminin ta kendisidir.
Diğer yandan bir yaşam biçimi göstergesi
olduğu kanıtlanan işlevsel karmaşıklık, aile büyüklerinin değerlerinden,
bu değerlerin doğal veya fabrikasyondan yana olmasından ve hane
halkı büyüklüğünden etkilenmektedir.
Aile ne denli süreçlendirilmiş nesnelere
eğilimliyse ev o denli katı ve düzenli, kitaplar ise sayıda kolportaj
nitelikli olmakta; aile ne denli doğal ise, ev o denli karmaşık,
dingin, yaşam ve kitap dolu olmaktadır. Aile büyükleri ne denli
fabrikasyondan yana ise evin dekorasyonu da o kadar ağır , kuru
ve soğuk olmaktadır.
Araştırmanın ortaya çıkardığı en
ilginç bulgu, yaşam biçimleri ve göstergeleri üzerinde ebeveynin
yanısıra anneannenin olağanüstü etkisidir. Bu durumda yaşam biçimi
bir anlamda kalıtsal ve anayanlı bir olgu gibi görünmektedir.
Ailenin yaşam biçiminin konut ve
konut çevresinin kullanımına yansıması coğrafya, kent ve mahalle
düzeylerinde de ele alınabilir. Bunları mobilite, lokallik, konut
içi/konut dışı yaşam boyutlarında incelemek olasıdır.
Mobilite - Yer Değiştirme
Mobilite, coğrafyasal mekan içinde
kullanıcının sosyo-ekonomik nedenlerle yer ve konut değiştirme
eğilimi olarak tanımlanabilir.
Doğal olarak kapitalist rekabet düzenleri
insanların sosyo-ekonomik doyumu üzerine kuruludur. Daha iyi ödeyen
bir iş Batı dünyansında insanları bir eyaletten diğerine, bir
ülkeden bir başkasına gitmeye zorlamakta ve kişiler buna yatkınlık
kazanmaktadır. Bu durum konut pazarını dahi etkilemekte, örneğin
son yıllarda ABD'de mülk konutları kiralık konut üretimine önemli
bir kayma yaşanmaktadır.
Devletçi düzenlerde ise bölgeler
arası gelişmişlik farkları nedeniyle devlet memurlarının büyük
bir bölümünün belli hizmet yıllarıyla ifade edilen dilimlerde
bölgeler arası rotasyonu söz konusu olmaktadır.
Devletçiliğe dayalı düzenlerde yer
değiştirmenin külfetli ve zor oluşu sağlık ve güvenlik personeli
gibi devlet personeli lojmanlarına olan istemi artırmakta ve sorun
devlet kiracılığı anlayışı içinde giderilmeye çalışılmaktadır.
Diğer yandan kent içi mobilite büyük
ölçüde gelir artışına bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Tıpkı 20
yy. başlarında Amerika'da zenci nüfusun kent merkezlerine, beyazların
da "suburb"lere göçü gibi, ülkemizde de kırdan göçen
nüfus kentte yaklaşık 13-16. yılından sonra sürekli işlere geçmekte,
parasal durumunu düzeltmekte ve kentin göreceli olarak iyi semtlerine
taşınmaktadır.
Bazı durumlarda bu semtler kentin
çekirdeğinde de olabilmektedir. Böylece heterojen bir hale gelen
kent merkezleri eski kentliler için itici olmaya başlamakta; onlar
da kent eteklerine doğru çevreye açılmaktadırlar. Öncelikle yazlık
evler gibi düşünülen bu evler daha sonra ailelerin dört mevsim
geçirmeye başladıkları evler olmakta, böylece kentler sadece nüfus
artışına da bağlı olmayan bir merkezkaç kuvvetiyle kent dolaylarına
yayılmaktadırlar.
Bu tip büyüme tüm gelişmiş ve gelişmekte
olan ülkelerin bir sorunudur.
Lokal/Kozmopolit Beğeni
Grupları
Sosyo-ekonomik statüden bir ölçüde
bağımsız olarak insanları "lokal" ve "kozmopolit"
olanlar diye kabaca ikiye ayırmak, kabul edilebilir bir ayrımdır.
Lokal zevklere sahip insanlar, bulunduklara
yere sosyo-kültürel nedenlerle, ait olduklarını duyumsayan ve
bu bağlılıktan ötürü hemen konut civarından gereksinmelerini karşılayan,
kasaba toplumu alışkanlıklarını sürdüren, komşulaşmaya önem vere,
sorun ve sevinçlerini komşularıyla paylaşan, onlarla dayanışan
ve sosyalleşen insanlardır. Toplumsal etkileşimleri en yakın toplumsal
çevreye yöneliktir.
Kozmopolit zevklere sahip insanlarsa
"kafa dengi" arayışı içindedirler ve aradıkları buldukları
semtte değilse, nerede olsa gider bulurlar. Uzaklık onlar için
sorun değildir. Gerekirse gereksinmelerini bekleterek semt dışı,
kent dışı ve hatta ülke dışından alışverişlerini yaparlar. Komşuluğa
önem verdiklerini ifade etseler de komşularla sosyalleşmeye bir
türlü zamanları kalmaz.
Açıklamalardan da anlaşılacağı gibi
bu kavram ikilisinin dünya görüşü ve sosyo-ekonomik statü olgularından
soyutlamak pek de olanaklı değildir.
Keller, çok eski ve klasik çalışmasında
komşulaşmanın toplumsal statüyle çok sıkı bağını bazen savunmuştur
(1966): Dar gelirliler için komşulaşma, basit ev gereçlerinin
gereksinme duyuldukça değiş tokuşu ve gıda maddelerinin ödünç
alınması gibi materyal bir esasa dayalıdır. Yüksek statüden insanlar
ise acil durumlar dışında komşularının "kapısını çalmayı"
nezaketsiz bir davranış olarak yorumlamaktadırlar.
Öğretim üyeleri lojmanlarında yapılan
bir çalışma bunu açıkça ortaya koymuştur.
Ancak, aynı çalışma belli bir geçmişi
olan komşuluk birimleri ve sokaklarda geleneksel komşuluk anlayışının
kültürel normlara gösterilen bir sadakat olarak sürdürüldüğünü
ve mahallede en eski olan ailelerin bunu neredeyse bir görev gibi,
uyguladığını da ortaya koyarak, yeni yerleşmelerde birçok ailenin
komşusuzluktan şikayetini bu mahallelerin geçmişi olmayışına ve
başı çekecek "tarihi bir komşu" olmayışına da bağlamıştır
(a.g.e). Örneğin "hoşgeldine gitmek" mahallenin en eski
sakinin örgütlediği bir etkinliktir. Toplu konut semtlerinde bunu
yapmaya kimse kendini yetkili görmemektedir.
Doğal olarak komşulaşma olgusunun
filizlendiği bir fiziksel çevre de vardır. Yatay düzenlemelerin,
mahalle donatılarının varlığının komşular arası ilişkiler artırdığı,
buna karşın çok yüksek yapıların bu ilişkileri neredeyse hiçe
indirdiği kabul edilmelidir.
Diğer yandan konut bölgeleri çözümlerinde
binalar arası ve konutlar arası ilişkiler komşulaşmanın sağlığı
üzerinde de etkili olmaktadırlar. Gürültü geçiren duvar ve döşemeler,
duman geçiren bacalar, havalanmayan, yemek kokuları sinmiş merdiven
holleri, birbirinin içine bakan balkonlar komşular arası gerilimi
artırıcı etkenler olabilmektedir.
Lokal ya da kozmopolit olma paradoksunda
dünya görüşünün oynadığı role gelince, dar ya da geniş görüşlü
olmak, insanın, uzun yıllar dinsel ve siyasi yönetimlere topluluklara
dayatılan sözlü kültürden kendi irade ve olanaklarıyla ne denli
özerk düşünebildiğine ve seçimlerini topluluktan ne denli özerk
düşünebildiğine ve seçimlerini topluluktan ne denli bağımsız yapabildiğine
bağlı bir olgudur.
Batı'nın kolportajına karşılık gelen
ne çok masal, ne çok hurafe ülkemizde de kırsal insanın sözlü
kültürünü yaratmıştır. Basılı sayfalarla erken tanışmış insanın
sorgulama yeteneği, kendi özünü yaratmada performansını artırmıştır.
Genellikle, kozmopolit birey veya gruplar geniş dünya görüşüne
sahip ve sosyo-ekonomik statüsü yüksek kişi ya da kişilerdir.
Onlar için yakın fiziksel çevre çok bir anlam ifade etmez. Oysa
lokal insanlar için konut yakın çevresi ve dolayısıyla tasarımı,
çok önem taşır.
İşte bu, dünya görüşü, sosyal statü
ve yaşam biçimi arasındaki karmaşık ilişkiler nedeniyle bu konulara
ilgi duyan araştırmacılar sosyo-ekonomik statüyü ifade etmekte
kullanılan gelir, meslek, yaş cinsiyet gibi basit ve ölçülebilir
bileşenlerle yetinmeyip,"kullanıcının lokal ya da kozmopolit
olması", "yaşamın konut içi ağırlıklı ya da konut dışı
ağırlıklı olması" gibi, karmaşık göstergeler üzerinde durmaktadırlar.
Konut İçi/Konut Dışı Yaşam
Aile bireyleri evlerinde yapabilecekleri
şeyleri konut dışında gerçekleştirmeyi yeğliyorlarsa, bu aile
tipinden "dışa bağımlı aile"; yok eğer olanaklı olan
her şeyi evlerinde gerçekleştiriyorlarsa, bunlardan da "içe
bağımlı aile" diye söz edilmektedir.
İçe veya dışa bağımlı olmak, yaşam
biçiminin iki ayrı ucudur. Genel olarak aileler bu iki uç arasında
yer alırlar.
Dışa bağımlılığı artıran nedenlerin
başında yukarıda değinildiği gibi, ailenin küçük, göreceli olarak
genç ya da çocuksuz ve çoğu kez iyi parasal olanaklara sahip olması
gelir. Dışarıda yenen bir yemek evde yenen bir yemekten daha pahalıdır.
Kalabalık aileler için bu maliyet daha da yüksek olur. Ayrıca
küçük yaştaki çocuklarla dışarıda yemek yemek daha zahmetlidir.
Dolayısıyla bekarlar ve çocuksuz ailelerin dışa bağımlılığı, evli
ve çocuklu olanlara göre daha fazladır.
Diğer yandan bazı meslekler dışarda
yemek yemeyi daha çok gerektirirler. Örneğin yöneticiler ve iş
adamları zorunluluktan dolayı dışa bağımlı kişilerdir. Araştırmacılar
ve öğretim üyeleri, kongre ve tatiller dışında zamanlarının çoğunu
evlerinde, mimarlar vb. gibi meslek adamları da stüdyolarında,
yani ev dışında geçirirler. Demek ki mesleki özellikler, içe veya
dışa bağımlılık etmeni üzerinde oldukça belirleyici rol oynarlar.
Doğal olarak yaşam biçimi bir toplumda
sadece yemek yeme ve çalışma alışkanlıklarıyla tanımlanamaz. Aile
bireylerinin gönüllü derken ve kuruluşlara, çeşitli sivil toplum
örgütlerine üyelikleri bu bireyleri dışa bağımlı hale getirir.
Dernekler resmi çalışma dışında özverili çalışma saatleri gerektirirler.
Ayrıca gelişmiş kentlerin yoğun yaşam
maratonu içinde kendi kendileriyle yarışanların ritmi de yaşamı
evden dışarı akıtmaktadır. Boudrillard New York caddelerindeki
kalabalığı anlatırken şöyle söylüyor (1996) :
"Maraton göstermelik. Reklam
için yapılan bir intihar biçimi. Bu insanın gücünün sonuna kadar
koşması, kanıtlamak için... Ama neyi kanıtlamak için. Yarışı bitirebileceğini
kanıtlamak için. Duvarlara yazılan yazılar, çiziktirilen resimler
de bundan başka türlü mesajk vermezlerki:
Ben falanım ve varım... İnsanın yaşamını
sürekli olarak kanıtlaması mı gerekli? Garip bir zayıflık belirtisi,
sonu gelmeyen bir apaçıklığın belirtisi."
Ve amacından sapmış, yine bir tür
fanatizme dönüşmüş vücutsal hayranlığı da şöyle yorumluyor:
"Eflatun'un mağarasından kaçmış
karaltılar gibi, sisler içinde bu joging'ciler, akıl hastanelerinden
kaçmış gerçek geri zekalı ya da mongoloitler... insanı kendinden
geçiren çilekçilik."
New York'a zaten gelmiş olan gelecek
ilerde insanların daha çok dışa bağımlı yaşayacağının bir ormeni
gibi...
Ancak, ilerde ayrıntılarıyla üzerinde
duracağım araştırmalar göstektedir ki, Anadolu insanı henüz içe
bağımlı bir yaşam biçimi sürdürmekte; ve bütün içe bağımlı insanlar
gibi konutunun her bir mekanını çok yoğun bir biçimde değerlendirmekte;
ve sonuç olarak , konut küçüklüğünden ve oda azlığından şiddetle
yakınmaktadır.
Dışa bağımlılar için ise her zaman
akan sıcak su ve hiç kesilmeyen elektrik daha fazla önem taşır.
Ailenin Öz İmgesi
Ailelerin tüm bireyleri kapsayan
ortam imgeleri, düş ve umutları vardır. Kendilerine ne denli gerçekçi
bakabildikleri bilinemez, çünkü tek bir aileyi dahi çalıştırmak
sosyolojik bir tezdir, ama evlerin düşsel bir gelecek barındırdığı
da göz ardı edilemez. Bu , ailede çeşitli plan ve projelerin varlığı
demektir, bir tür değiştirme ve sahip olma istenci olarak belirir.
Bu istenceler bazen reel ve zorunlu
gereksinmelerden, bazen de sanalsimgesel gereksinmelerden kaynaklanırlar.
Sanal olanlar ailenin olduğun değil "olmak istediğinin"
yansımalarıdır. Aralarında farklı kestirmek güçtür, ama bu fark,
toplumsal değerler yüklü simgelerle dışa yansır: "Kadife
koltuk takımı", "kristal avize" gibi... Bunlara
duyulan gereksinme bir ailede reelse, bu öğeler sık sık kullanılırlar,
sanalsa, bu öğeler hiç kullanılmazlar: Koltuklar süstü, avizenin
ampulleri gevşetilmiştir.
Yaşama alanları üzerine araştırmalar
yapan Edward Lauman ve James House (1972), yaşama alanı dekorasyonunda
kullanılan birçok öğenin kullanıcı statüsü ve tutumları hakkında
çok değerli bilgiler verdiği görüşünü ileri sürmüşlerdir.
Çalışmaları, gelir durumuna bakılırsa
birçok biçmde nesne satın alabilecek yeni zengin Anglo-Saksonların,
atalarına benzemek, yeni elde ettikleri statülerini perçinlemek
üzere geleneksel burjuva zevkini yansıdan Fransız veya eski Amerikan
biçemine yöneldiklerini; 1900'lerde Doğa ve Güney Avrupa'dan göçen
Anglo-Sakson olmayan Katoliklerin ise modern biçeme yöneldiklerini
ortaya koymuştur.
Sosyo-kültürel ve ekonomik düzeyi
yüksek sosyal sınıflarda ve entelektüellerde, "olduğu gibi
olma" durumuna daha sık rastlanır. Öykünme ve taklit, tarihi
rolünden dolayı daha çok küçük burjuvaya özgüdür.
Dar gelirlinin ise öykülenecek kadar
da özgüveni ve cesareti yoktur.
Araştırmalar konutta en az değiştirme
isteminin gecekondu sakinleri tarafından belirtildiğini saptamıştır.
Aile Konut Deneyimleri ve
Konut İmgesi
60'lı yılların sonuna doğru insanın
algı dizgesinde bilişin oynadığı rolün önemi konusunda bir konsensus
oluştu. Başta Ulrich Neisser (1976) olmak üzere birçok araştırmacı,
algının ve yeniden dünyaya bakışın geçmiş deneyimlerin ışığı altında
gerçekleştiğini vurguladı.
İnsan çevre etkileşimlerini konu
alan araştırmalarda, özellikle 70'li yıllarda David Canter ve
Terence Lee'nin konut tercihlerinin belirlenmesine yönelik araştırmalarında
kullanıcıların konut tercihlerinde geçmiş konut deneyimlerinin
büyük payı olduğu açıkça ortaya. Bi önceki konutun plan şeması
ve çevresel örüntüsü bilişe yerleşerek, iyi ve hatta kötü yanlarıyla
kullanıcıda belli bir etki bırakarak, belli alışkanlık meydana
getirerek, ama daima kendine benzeyeni aratarak etkili oluyor.
Tıpkı erkeğin kadında annenin benzerini
araması, ya da aynı düşülen ilk eşle aynı ya da benzer özelliklere
sahip bir başka insanın farkına varılmadan aranması gibi...
Kaynak : Doğu Karadeniz Örneğinde Konut Kültürü
Şengül Öymen GÜR