Bir kültürel gruba ait olmak, belli değerleri paylaşmak, ortak inanç örf ve adetleri olmak, mutlaka çevresel değerlerin ve tercihlerin bir kültürde tartışılmaz aynılığı anlamına gelmez.

Aile büyüklüğü, ailenin sosyo-ekonomik statüsü, ailenin yapısı, aile bireylerinin sosyal yaşamda ve dolayısıyla aile içinde oynadığı roller, ailenin yaşam sürecinin hangi aşamasında bulunduğu, ailenin toplum ve toplulukla kurduğu ilişkiler, ailenin değer ve tutumları, ailenin doğrudan konut kullanımına yönelik normları, ailenin beklenti ve umutlarını da içine alan öz imgesi konut örgütlenmesinin sosyal belirleyicileridir.

Şimdi bunları tek tek açalım.

Aile Büyüklüğü

Toplulukların dünya görüşleri konut büyüklüğünün saptanmasında çok uzun zaman geçerli olmuş ve büyüklüğü etkilemiştir. Örneğin İslamiyet'te konut programının evin büyüklüğü ile başladığı savunulur.

Yazarlara göre, gösterişsiz ve alçakgönüllü olması istenen Müslüman konutunun en az iki yatak odası ve hatta olanaklıysa üç yatak odası (kadın,erkek ve konuk için) barındırılması gerekmektedir .

Fakat ergenlik yaşına gelmiş çocuklara ayrı yatak odalarının öngörüldüğü, yaşlıların da içinde barınacağı kabul edilen ve "bir gün ve bir gece evde kalmasının konuğun kesin hakkı olduğu" öne sürülen, dokunulmazlığı olan "zevce ve cariyeler" dışında mahremiyetin emredildiği İslam konutunda oda sayısının fazla olması kaçınılmaz olmuştur.

Erken İslami dönemlerde "uygun büyüklük" sorunu hurma lifinden örülmüş hasır bölücülerle çözülerek, bir tür esneklik anlayışı ile, konutun ekonomik olmayan büyüklüklere ulaşması önlenmiştir. Ama zaman içinde İslami kentsoylu konutunun çok odalı ve büyük konutlar olması önlenememiştir.

Otantik konutta büyüklük, küresel olarak, kalabalık aileden çok varsıllığa işaret eder. Derebeylerin şatoları, büyük toprak ağalarının konutları bulundukları yere egemen büyük konutlardır.

Bugün biz de yeni tasarlanacak sosyal konutlarda konut büyüklüğünü hesaplarken aile büyüklüklerine veya hane halkı ortalamalarına bakıyoruz. Ama bu yeterli değildir. Çeşitlenen yaşam biçimi ve yaşam yoğunluğu konut büyüklüğü gereksinmesi üzerinde çok önemli rol oynar.

Japon ve Fransız işçileri 35-42 m2 gibi işçi konutlarından çok memnun oldukları yıllarda dahi 80m2 konut Türk işçileri arasında büyük tepkilere yol açmıştır. Hane halkı ortalamasının bizde çok yüksek olması, kırla bağını kesmeyen işçi ailelerinin tahıl ürünleri depolama ve yatılı konuk ağırlama alışkanlıkları, yaşam yoğunluklarını artıran başlıca etmenler arasındadır.

Ayrıca, bireylerin ilgi alanları ve hobilerinin fazlalığı ve azlığı ve dolayısıyla bunların gerektireceği depo alanları da büyüklük istemini ciddi biçimde etkiler. Dört kişilik bir aile için 80 m2 konut çok büyük olabilir, bir başka dört kişilik aile için 160m2 az gelebilir.

Yalnız unutulmamalıdır ki, bir ailede çok sayıda hobi, dernek üyelikleri vb. şeyler, özelde bireyin kimliğine, genelde de ailenin sosyal statüsüne bağlı olarak artma göstermektedir.

Ailenin Sosyo-ekonomik statüsü

Sosyo-ekonomşk statü, gelir, meslek ve eğitim değişkenleri ile ifade edilir. Michelson, sosyal statünün doğrudan kullanıcının konut tercihlerini etkilemeyeceğini, satın alma gücük düşük kesimler için tasarlanacak konut bölgelerinde maliyeti düşürmek için alınacak kararlar bağlamında, kent planlamacıları daha çok ilgilendireceğini ifade etmiştir (1970).

Dar gelirliler konutlarının işlerine, çocukların okullarına, bakkal, manav gibi temel hizmetlere yakın olmasını istemektedirler.

Öncelikle işlerine yakın olmayı isteyen dar gelirliler, eğer mülkiyetlerinde bir konut varsa, işlerinden uzakta da olsa, eski de olsa orda yaşamayı, kira ödemekten kurtuldukları için tercih etmektedirler.

Üst gelir gruplarında ise semtlerin barındırdığı nüfusun niteliği, prestiji ve konut kalitesi, semt seçiminde önemli rol oynamaktadır.

Konut seçimine gelince, yukarıda da değinildiği gibi konut büyüklüğü istemi sosyo-ekonomik düzeyin artmasına koşut bir artma göstermektedir. Bu bulgu çeşitli araştırmacılar tarafından desteklenmekte; ülkemizde yapılan çalışmalarla da tekrar tekrar vurgulanmaktadır.

Bunun iki önemli nedeni vardır: Konut maliyeti ve konuta ödenen kira bedeli konut büyüklüğüyle ve kullanıcının satın alma gücüyle doğru orantılıdır.

Diğer yandan yukarıda ifade edildiği gibi, bireylerin ilgi ve hobilerindeki artış da yine önemli ölçüde parasal güçleriyle doğru orantılıdır. Bu hobiler okuma odası, stüdyo, işlik, konuk yatak odası, jimlastik odası, sauna, otopark gibi mekanlar gerektirebilmekte ve doğal olarak ailenin konut büyüklüğü istemini artırmaktadırlar.

Ancak, konut tercihlerinin tek başına sosyal statü kavramıyla açıklanması olanaklı değildir. Sosyo-ekonomik statü diğer birçok etmenle birleşerek konut biçimlenişinde "kısmi belirleyici" bir rol oynamaktadır.

Örneğin Wherli ve diğerlerinin çalışması, sosyal statü düştükçe mutfakta yemek yeme alışkanlığının arttığını saptamıştır. Kandiyoti, bunun deredeyse bir sınıfsal gösterge olarak alınabileceğini savunmuştur.

Ben de ileride değineceğim Doğu Karadeniz Bölgesi Nitelikli Konut Araştırmasın'nda dar ve orta gelirli deneklerin %78'inin mutfakta yemek yeme eğilimi içinde olduğunu saptadım.

Ancak bu durumun yorumunu biraz daha farklı yapmak olanaklıdır.

Portnoy, otantik yerleşmelerde yaptığı araştırmalarda beslenme hazırlıklarına ayrılan yerlerin, yerleşmelerin en dışında, merkezden en uzak noktalarda, kısacası insanın algı alanı dışında yer aldığını saptanmıştır.

Bu arketip asırlar boyu insan topluluklarını etkilemiş ve mutfağın "kirli" bir mekan olarak yorumlanmasına ve kadının yeri olarak görülmesine neden olmuştur.

Fakat bizim kırsal kültürümüzde mutfak etkinlikleri ailenin bütünlendiği, adını da zaten "aş"tan alan aşanalarda, yani dış sofalarda yer alır. Geceleri konuk ağırlama görevi üstlenen bu mekanda her türlü ikram hazırlığı konuğun gözü önünde yapılır.

Toplumumuzun kentsel konut deneyiminde de mutfak tıpkı diğer odalar gibi bir boşundur. Taşınabilir donatılarla gerçekleşen mutfak etkinlikleri, hemen her odanın mutfak işlerinde ayrılabilmesini olanaklı kılmıştır.

Çok sonraları Batı kültürünün etkisiyle geleneksel burjuva konutlarında en uygun görülen bir odaya çağdaş mutfak donatıları eklenerek oda mutfağa dönüştürülmüştür. Aynı işlem vernaküler evlerin dış sofalarında gerçekleştirilmiştir.

Dolayısıyla Anadolu halkının zihinsel şemasında mutfağın işlev ve amaçları çok da net değildir. Madem ki bir mekan yemek hazırlamaya ve pişirmeye elverişlidir, neden yemek de orada yenmesin... Kanımca, araştırmalar toplumumuzun yüksek gelir gruplarında tekrarlanırsa, bu kesimin de, en azından kahvaltısını mutfakta yaptığını, büyük olasılıkla ortaya koyacaktır.

Kaldı ki, ABD'de gözlenen açık mutfak eğilimi(yaşam alanı ile birleşerek içinde yemek yenebilen mutfak) gelir düzeyinden çok, zamanı yoğun kullanan üst düzey bürokrat ve yöneticiler tarafından ve çalışma hayatına atılmış kadınlar tarafından tercih edilmektedir.

Buradan kalkarak, bir kültürde olumlanan mutfak çözümlerini ve mutfağın mahremiyetine verilen önemi, sosyal statü ile değil, sosyo-kültürel değer ve normların kalıtımıyla ve zaman içindeki evrimiyle açıklamak daha doğru olur, diyorum.

Aşağıdaki şekil de zaten farklı kültürlerde mutfağa atfedilen farklı mahremiyet değerlerini belgelemektedir.

Orta gelirli beyaz Amerikalı için mutfak mahrem bir mekan değildir.

Bir Porto Rikolu için mutfak, mahrem, düzensiz ve kirlidir. Güneyli bir zenci içinse, yaşama alanının aksine, girişten epeyce ötelenmesi gereken büyük olasılıkla ağır kokulu ve bu nedenle mahrem bir mekandır.

Özetlersek, sosyal statü, kültürel ve doğal özü değiştirmeyen, özün dışa yansıma koşullarını açımlayan bir paradigmadır, kanımca...

Ailenin Dünya Görüşü ve Toplumsal Tutumları

Bir ailenin dünya görüşü büyük ölçüde kültürel kalıtımla açıklanabilir.

Ailenin dünya görüşüne, değer ve tutumlarına küm kültürel ve sosyal bellek etki eder. Bu görüşün evriminde ulusun dini, dili ve siyasi tarihi önemli rol oynar.

Dünya görüşünün bir toplumsal tutum olarak belirmesinde ise kullanıcının genel eğitim düzeyi, dinsel yorumlarda açık fikirliliği, yasaların kadın-erkek eşitliğine tanıdığı olanaklar, ailenin kadın-erkek ilişkileri konusunda yorumu ve dolayısıyla ailede kız çocuklarına karşı takınılan tutum sayılabilir.

Başından beri egalitaryen olan toplum ve topluluklarda kadın-erkek eşitliğinin öngörülmüş olması örf ve adetleri olduğu kadar konutların biçimlenişi de bu doğrultuda etkilemiştir. Ama bu toplulukların sayısı azdır.

Özellikle tektanrılı dinlerin ortaya çıkması, ve dinsel yorumların Hıristiyanlık'ta Papalık, ülkemizde de Saray ve Ulema'dan erkekler tarafından yapılır olmasıyla, kentli kadının toplumsal rolü sınırlandırılmış ve egemenlik alanı öncelikle konut, ve konut içinde de mutfak olarak öngörülmüştür.

Tarihsel olarak mekanların tasarlanma ve düzenleme biçimlerinin kadınları sınırlayacak tarzda ele alındığı bir dizi Amerikalı araştırmacı tarafından açıkça ortaya konulmuştur. Bu küresel bir sorundur.

Kadına reva görülen bu sınırlı mekansal görev daha sonra kadının diğer haklarını savunmasında da bir engel olarak ortaya atılmıştır.

Ailenin dünya görüşü konuta kadın-erkek domenlerinin sınırlarında bir ucunda katılık, diğer ucunda esneklik-gevşeklik olan bir seçim olarak yansır.

Ailenin dünya görüşü ailede yaşlılara verilen önemin fiziksel göstergeleriyle konuta yansır; "dedenin yeri", "ninenin yeri" gibi... Ailede otoriteye verilen önemle "baş oda" olarak yansır. Vücutsal mahremiyete verilen önemle, "gusülhane" lerle yansır.

Çok eşli ve cariyeli bir din olan ve hem de mahremiyete önem veren İslamiyet'te her eşe bir oda, her odaya bir gusülhane, bir zorunluluktan ortaya çıkmıştır.

Hıristiyanlığa gelince; Neron zamanında Roma Hahamları kadın-erkek tarafından bilrlikte kullanılırken, Erken Hıristiyanlık Dönemi'nde bu duruma tepkiler oluşmuş ve süreç içinde cinsler arası ayrım güçlenerek hamamlar kadın-erkek tarafından farklı saatlerde kullanılmaya başlanmıştır.

Bu ayrım tüm mekanların ele alınış biçimini zamanla etkilemiştir.

Öyle ki, zihinsel olarak çok katı rol eğitimi almış olan ve çok kompleks zihinsel sınırlara sahip olan Avrupa ve Amerikalılar, mekanda gerçek sınırlar olmasa bile varmış gibi davranır ve mekanı buna göre kullanırlar.

Özetlersek; tektanrılı dinlerin yaygınlaşıp kabul görmesiyle kadın erkekse eşdüzey olamayan bir ikincil insan konumuna düşmüştür. Bu ayrım geleneksel konuta ve tüm kentsel mekana yansımıştır. Erkek arkasına din söylemini aldığı için birincil rolünü 1960-70'lere tarihlenen "Kadın Hareketleri" ne kadar çok sağlam bir biçimde sürdürmüştür.

Ancak, konut konusunda kadın haklarının iyileştirilmesiyle ilgili savaşımlar sürmektedir.

Kadınlar ve kalkınma açısından konutu irdeleyen yaklaşımlarda kendine ve çocuklarına bakmakla yükümlü kadınların konut hakkı (otonomi) sorunları gündeme getirmekte (Hansson ve Linden 1983); kentsel yaşama katılma, gelir getirecek işleri evde sürdürme, kiraya verebilme ve güvenliği sağlamada konutun kadınlar açısından önemi vurgulanmaktadır.

Bu bağlamda Hayden, kent varoşlarında yaşama geçirilen feminist tutumları inceleyerek buralarda tek ev fikrinden toplu yaşama kayma, ortak aş pişirme gibi kolaylıkları saptanmış ve yeni geliştirilerek çevrelerde kullanılmak üzere önermiştir. Göçmen karşılama projeleri altında geliştirdiğim bazı toplu konut çalışmalarında ben, bunların arasına ortak çamaşırhane fikrini de katmışımdır.

Bugün ülkemizde birçok kadın toplumsal ve mesleki yaşamlarında çok üstün yerlere gelmşi olmakla birlikte, yasaklayıcı ve susturucu zihniyet hükmünü sürdürmekte; bu zihinsel liberalleşme sürecini ne sanayileşme, ne de kentleşme yeterince hızlandırabilmektedir.

DKB'de yaptığım araştırmalar kadın-erkek eşitliği konusunda olumlu tutumların kır ve kente %50 - %50 olarak dağıldığını göstermiştir.

Ancak, kent ve konut mekanlarının kadın ve erkek tarafından kullanılma biçimi, yukarıda kültürel değişim başlığı altında açıkladığım nedenlerle bütün dünyada olduğu gibi ülkemizde de her şeye karşın olumlu yönde değişmiş ve değişmektedir.

Aile Yapısı-Ailede Roller

Başka herhangi bir yolla ortadan kalkması zor gibi görünen kadın-erkek ayrımı ekonomik dayatmalarla bütün modernleşen ülkelerde yavaş yavaş yumuşamış, modern yasal düzenlemelerle kadınlar da erkeklere tanınan hukuki ve mesleki haklardan yararlanır olmuşlardır.

Batılı kadın hukuki haklarını biraz dinsel reformlara da bağlı olarak yavaş yavaş, ama sürekli olarak verdiği uğraşlarla daha erken yaşama geçirmiştir. Batı'da kadın hakları gerek 1789 Fransız Burjuva Devrimi'nin gerekse 1848 İşçi Devrimi'nin bir parçası olarak görülmüş ve sınıf mücadeleleri içinde yerini almıştır.

Seçme ve seçilme hakkı gibi önemli haklarını Türk kadınından çok sonra elde eden Batılı Kadınlar, özellikle de İskandinav kadını, mevcut olmasına karşın hukuki ve siyasi hakların kullanılmasında tutuk kalan Türk kadınının çok ilerisindedir. Çünkü Türk kadını yasalarla değil "zihniyetle" başa çıkma uğraşımı vermektedir.

İslamiyet öncesi Türk toplumlarında kadının aile, toplum ve siyasetle ilgili kararların oluşumuna doğrudan katıldığını biliyoruz.

Fakat Osmanlı döneminde İslamiyet'in kurumsallaşması ile birlikte önce Arap kurumlarının, sonra da Bizans'ın ele geçirilmesiyle Bizans kurumlarının önemi ölçüde etkisi altında kalınmıştır.

Osmanlı, harem fikrini Bizans'tan aldı ve 16. ve 17.yy'larda tam anlamıyla teokratik bir devlet kimliğine büründü. Bu tarihlerdeki fermanlardan kadının ne giyip ne giyemeyeceğine e hangşi günler sokağa çıkabileceğine ilişkin yasalar konduğunu öğreniyoruz ve kadının olağanüstü baskılar içinde yaşamını sürdürdüğünü anlıyoruz.

Tanzimat fermanı ile kadının cariyelik-kölelik statüsüne son verilmiş, cılız da olsa kadına yönelik eğitim kurumları filizlenmeye başlamıştır.

Fakat Türk kadınının ekonomik yaşama kitlesel katılımı ancak Balkan, I.Dünya ve İstiklal Savaşları'ndan sonra, oralarda gösterdikleri başarılar nedeniyle ve yitirilen eşin işinin sürdürülmesi amacıyla desteklenmiştir.

Cumhuriyet döneminde sanayileşme ve kentleşmenin sağladığı ortam kadınların başta hizmet ve sanayi sektöründe olmak üzere, çalışma hayatına atılmasını ve erkek dünyasında savaşım vermesini sağlamıştır.

Türkiye'de kadınların çalıştıkları iş yerine göre dağılımlarına bakıldığında, hizmet sektöründe bir iyiye gitme görüldüğü açıktır. 1955 yılı itibariyle kadınların %3,83'ü ücretli, %0,03'ü işveren, %4,71'i kendi hesabına, %91,43'ü aile işçisi olarak çalışırken, 1992 istatistiklerine göre % 17,71'i ücretli, %0,23'ü işveren, %7,29'u kendi hesabına ve %74,77'si aile işçisi olarak çalışmaktadır. 1998'de toplam çalışan kadın nüfusu %29,4'e ulaşmıştır.

Kadının yeni kimliğini kazanması bir yandan kadını sosyal yaşama iterken, diğer yandan zorunlu olarak konuttaki geleneksel rolünü de değiştirmektedir.

Eskiden evin ve mutfağın çekip çevrilmesiyle birlikte yaşlıların ve çocukların bakılması ve denetlenmesinden de sorumlu olan kadın, artık eve gerekli zamanı ayıramamaktadır. Bu durumda evlerde bakım ve ihtimam bekleyen yaşlıların buyurganlığı sınırlanmakta ve bu nedenle kendi evlerinde oturmayı tercih etmektedirler.

Çekirdek ailelerin türemesi ve hızla artmasının temel nedeni budur, yoksa uzantılı aile bir bakıma ekonomik bir ailedir.

Diğer yandan çalışan annenin kız-erkek ayrımı yapmadan çocuklarının eğitimine verdiği önem de artmaktadır.

Toplum yaşamına katılan anne yeni ve güzel birçok kavramla tanışmakta ve bunlar umut ve beklentilerini etkilemektedir. Bütün bunların konuta yansıması da iki türlü olmaktadır:

1) Uzantılı aile modelinin ortadan kalkmaya başlamasıyla orta sınıfın konut büyüklüğü istemi etkilenmektedir; büyük ev, temizliği güç ve başa çıkılması zor bir evdir artık...

2) Ailedeki herkes evi belli satlerde terk etmekte,fakat eve geldiğinde de özgürce kullanabileceği bir mekana gereksinme duymaktadır.

Bugün özellikle kentlerimizde ayırıcı-bireyci konuta duyulan gereksinmenin açıklaması budur. Ama bu saptama tamamen doğru mudur? Hayır.

Çünkü ailenin yaşam sürecinin hangi aşamasında olduğu ve çocuklarının yaşı da konut örüntüsü tercihini etkileyecektir.

Ailenin Yaşam Sürecindeki Yeri

Ailenin yaşam süreci, yeni evlilik, çocuk yetiştirme ve yaşlılık dönemi gibi üç ayrı aşamadan oluşur. Doğal olarak bu aşamalar kişinin biyolojik yaşıyla koşut olmayabilir, ama konut büyüklüğü istemini etkilediği gibi, konutun dizim ve anlamını da etkiler.

Aşağıdaki çizelge evlilik süreci ve konut donanımı ilişkisini göstermek açısından ilginçtir.

Çocuksuz Yetişkinler

Çocuksuz yetişkinler genel olarka eve bağımlı bir yaşam biçimi yerine dışa bağımlı bir yaşam biçimi sürdürürler. Çünkü onları eve bağlayan fazla bir sorumluluk yoktur. Sosyo-ekonomik statüsü yüksek olanlar serbest zamanlarını ev dışında gerçekleşen sosyal, kültürel, eğitsel ve sportif etkinliklere ayırma eğilimi içindedirler. Sosyo-ekonomik statüsü düşük olan çocuksuz çiftler, daha ekonomik bir yol olan, kendileri gibi yeni evli çiftlerle görüşmeye, eşlerden birinin ailesini ziyaret etmeye daha fazla ağırlık verirler.

İşten artan zamanı değerlendirme biçimleri, bu aileleri evlerinde daha az bulunmaya iter. Bu durumda eve karşı duyarlılıkları azalmasa bile, mekan büyüklüğü şikayetleri çok yüksek düzeylerde seyretmez. Bakım ve temizliği kolay yapılabildiğinden küçük konutları tercih bile ederler.

Küçük konut onlar için yaşamın bir bölümünde katlanılabilecek, daha sonra çocuklar dünyaya geldiğinde değiştirilebilecek bir konuttur.

Ülkemizde yeni evli ve çocuksuz aileler toplam nüfusun ancak %8'ini oluşturmaktadırlar. Buna hukuki anlamda aile olmayan dayanışmacı aileleri katarsak oran %12,8'leri, tek başına yaşayanları da katarsak %14,8'leri bulur.

Genç yetişkinlerin evden kopup tek başına yaşamalarına ekonomik ve kültürel nedenlerle ülkemizde sık rastlanmadığından bu oranın hızla yükselmeyeceği açıktır.

Diğer yandan kente göç eden yeni evli çiftler, yine kısa zamanda çocuk dünyaya getirerek hızla kalabalık ailelere dönüşmektedirler.

Fakat her şeye karşın, konut bölgeleri tasarımında göreli olarak küçük konutların belli bir oranda konutlandırma modeli içinde düşünülmesi şarttır.

Çocuklu Aileler

Ebeveyn ve çocuk arasındaki ilişkiler çocuğun yaşına bağlı olarak süreç içinde değişme gösterir. Aile-çocuk ilişkisinin ideal olmasını arzulayan ailelerde çocuk yetiştirmenin farklı dönemlerinde konuttan beklenenler doğal olarak farklı olacaktır. Çocuk yaşı itibarıyla aile-çocuk ilişkilerinde en önemli fark çocuğun "okullu" olup olmamasına ve annenin ev kadını olup olmamasına bağlı olarak fark edecektir. Bu nedenle çocuğun biyolojik , algısal, bilişsel ve duygusal gelişmesindeki kritik dönemlere göre aileler üç gruba toparlanabilir:

1)0-6 yaş grubu çocuğu olanlar,
2)Okul çağı çocuğu olanlar,
3)Yetişkin çocuğu olanlar.

Çocuk yaşına bağlı olarak toplumsal ve duygusal gelişim evrelerinin bilinen en iyi sınıflaması Erikson'a aittir(1963). Ona göre çocukta bağlılık duygusu 5. aydan sonra gelişir, çünkü çocuk nesnelerin sürekliliğini ancak o sıralarda kavramaya başlar. 5 ile 10. aylar arasında çocuk kendini bakana bağlanır. 10-24 aylar arasında çocuk sık gördüklerine bağlanır.

Güven/güvensizlik duyguları 2 yaşını tamamladığı sıralarda ortaya çıkar.

Dollard ve Miller'in de işaret ettiği gibi bağımsızlık ve buna bağlı olarak da utanç ve suçluluk duyguları 2-3 yaş civarlarında gelişmeye başlar.

4-5 yaş oyun çağı olarak anılır. Bu yaşlarda koşut oyun evresinden örgütlü ve etkileşimli oyun evresine geçiş yaşanır. Girişimcilik ve buna bağlı olarak da suçluluk duygusu artar.

6. yaştan itibaren yavaş yavaş cinsiyet rolleri öğrenilir ve kendi cinsinden olan çocuklarla işbirliği başlar. Bu dönem enerjinin üretkenliğe dönüştürülüp dönüştürülmeme dönemi olup yine hassas bir dönemdir. Başarısızlıklara işe yaramazlık ve aşağılık duyguları eşlik edebilir.

Ergenlik dönemi ise benlik/kimlik özdeşleştirilmesi dönemidir. Bu dönemde çocuğun gelişmesinde arkadaş etkisi artar. İçsel, bireysel, dinamik ve yaşantısal bir rol bunalımı dönemi yaşanır.

19. yaştan sonra popülerlik/yalnızlık; üreticilik/verimsizlik ; benlik benimseme ve savunma/çökkünlük, bezginlk gibi özellikler yerleşik hal alır.

Buradan açıkça anlaşılmaktadır ki, olumlu bir birey yetiştirmede 3, 6 ve 12-15 yaş ve 19 yaş civarları en kritik yaşlardır.

Bu bilgilerden anlıyoruz ki, çocuğun ebeveyne en yakın olmak istediği ve ebeveynin çocuğu yönlendirme, eğitime ve denetlemede en etkili olması gerektiği dönemler 0-6 yaş arasıdır.

Bu dönemdeki ailelerin konutları ebeveyn ve çocuk arası sıkı bir işbirliğine olanak tanıyan birleştirici konut tipleri olmalıdır. Bu dönemlerde çocuğun mahremiyet gereksinmesi uyku, dinlenme, beslenme ve oyun saatlerinin ayarlanması ve gerekli fiziksel ortam koşullarının sağlanmasından ibarettir. Bu gereksinmelere en iyi olanak veren konut çevresi ise bahçeli, müstakil ve tek katlı evlerdir.

0-6 yaş grubunun barınacağı konutlarda çevre dostu inşaat, ısıtma ve aydınlatma donanım ve malzemelerinin kullanılmasına; giriş-bahçe, giriş-yol ilişkilerine; oyun sonrası temizlik ve bakımın sağlanabileceği antre düzenlemelerine; merdiven kovaları, kapı-pencere kolları, balkon parapetleri ve merdiven parmaklıklarının tasarımına; kısacası çocuğun güvenliğinin her koşulda sağlanmasına özen göstermek gerekecektir.

Anne veya bakıcıların yoğun kullandığı konut mekanlarıyla çocuğun oynadığı açık alanlar arasında görsel bağın da kurulması sağlanmalıdır.

Ergenlik çağındaki çocuğun ise, duygusal gelişmesini sağlıkla tamamlanması için belli ölçüde mahremiyete gereksinmesi olacaktır.

Diğer yandan ebeveyn de kendi yaşamının etkilenmemesi için toplumsallaşmaya ayırabileceği mekanlara sahip olmayı arzu edecektir.

Bu durumda konut istemi belli ölçüde ayırıcı, belli ölçüde de birleştirici olmak durumundadır.

Ayrıca, bu yaş grubundaki çocuk arkadaşlarıyla iletişime çok önem verdiği için gençler tarafından ortak kullanılabilen kültürel, eğitsel, sanatsal ve sportif işlevlere yakınlık, konut çevresi tercihinde önemli rol oynayacaktır.

Çocuğun ergenlik dönemi sona erdiğinde o artık tam anlamıyla bir yetişkindir, büyük olasılıkla yüksek öğrenime başlamış veya çalışma hayatına atılmıştır. Bu koşullardaki gencin en az ebeveyni kadar bir mahremiyete gereksinme vardır.

Dolayısıyla talep edilen konut ayırıcı-bireyci (çok odalı) konut tipi olacaktır.

Yaşlılar

Yaşlıların konutta aradıkları öncelikle fiziksel konfordur. Konfor koşullarında ısıtılmış, nemden arındırılmış, iyi güneş alan bir konut onlar için çok önemlidir. Yürüme ve hareket güçlülüğü çektiklerinden çok katlı, asansörsüz konutlar, alaturka tuvaletler ve duşlar konutta en arzu etmedikleri özelliklerdir.

Oturarak banyo yapabilecekleri düzenleri ve alafranga tuvaletleri olanaklar elverdiğince tercih etmektedirler.

Konut çevresine gelince; yaşlılar bakkal, kasap, eczane gibi birincil gereksinmelere ve sağlık merkezlerine en kolay yoldan ulaşmayı tercih eden nüfusları temsil ederler. Abu-Lughod'un Amerika'da yapılmış bir çalışmasına göre kent merkezlerinde asansörlü ve çok katlı apartmanlarda yaşayanların büyük bir kısmını yaşlılar, bekarlar ve yeni evli çiftler oluşturmaktadır.

Yaşlılardaki temel gereksinmelere yakın olma isteğine, hereketli ve devingen alanlara yakın olma duygusu da eşlik etmektedir. Okul bahçelerini, çocuk bahçelerini gören konutlara bayılırlar. Kendilerini denetleyen genç komşularını ve torunlarını çok sevmekle birlikte, torunları ile kısa, kendi yaşıtlarıyla uzun süre birlikte olmaktan hoşlanırlar.

Lawson yaşlının geçmişiyle olan çevresel bağlarının da kentsel bağlamda konut tercihini etkilediğini savunanlardandır. Rosow daha da ileri giderek, psikososyal gereksinmelerin yaşlılar için konfor gereksinmesinden daha önemli olduğunu ileri sürer (1980). Ülkemizde de yaşlılar, fiziksel ve sosyal açıdan çok elverişli olmasa da alıştıkları çevreleri her koşulda tercih eder, yeni deneyimlere gitmek istemezler. Uzun bir ömrü, miras yoluyla devraldıkları geleneksel evlerde geçiren bazı deneklerin, kat çıkmada büyük küçük çekmelerine karşın dubleks evlerini terk etmemekle diretmelerine ülkemizde de rastlanmıştır. Ama bu örneklerden fiziksel ve sosyal çevreye "bağlanma" duygusunun mu ağır bastığını, yoksa ekonomik koşulları da kötü olan bu deneklerin başka seçenekleri mi olmadığını kestirmek olanaklı değildir.

Beyer'in araştırması Amerika'da yaşlıların %52 sinin akrabalara yakın; %31 inin kendi başlarına; %17sinin ise aileleriyle yaşam sürdüğünü göstermektedir. Türkiye'de yaşlı nüfus çoğunlukla çocukları ve torunlarıyla birlikte yaşamaktadır. Ancak, kültür düzeyi yüksek olup da ekonomik açıdan gücü yeten yaşlıların bağımsız yaşama eğilimlerinin artması yakın yılların önemli bir olgusudur.

Yaşlılar ve konut ilişkisinde diğer bir sorun "gereksiz büyüklük" sorunudur: Çocuklar evlendikten sonra yaşlıların bir bölümü gereğinden fazla büyük konutlarının bakım ve temizliği ile başa çıkmada güçlük çekmektedirler. Ayrıca, bu konutların birçok odası da atıl kalmakta ve bu da ekonomik açıdan bir kayıp sayılmaktadır.

Diğer yandan yaşlıların geçmişleri ile bağlarını simgeleyen eşyaları da çoktur. Yaşlıların çok özenle kullandığı bu eşyalar onların belleklerini dingin tutar ve yaşamla başa çıkmada gösterdikleri performansı artırır.

Bu paradoksal durum yaşlılar için rasyonel konut tasarımları gerektirir.

Bütün bunlardan anlaşılmalıdır ki, konut büyüklüğüne ve konuttan beklenen mahremiyet düzeyine ilişkin istem ailenin içinde bulunduğu yaşam evresiyle yakın ilişkilidir.

Ailenin Yaşam Biçimi

Ailenin yaşam biçimi dünya görüşü ve sosyo-kültürel statüsüyle önemli ölçüde bağlılaşımlı olmasına karşın, ayrıca ele alınması gerekli bir konudur.

Yaşam biçimi bir ailenin sosyo-ekonomik statüsü, ailenin yaşı ve buna bağlı olarak toplumsal yaşamda oynadığı roller, ailenin değer yargılrı, tutumları, hane halkı büyüklüğü, aile bireylerinin yzaman ve mekan kullanımları, kimlik kanıtlama mekanizmaları ve davranış zenginliği ile açıklanabilir. Yaşam biçimi buraya kadar açıklanan sosyal belirleyicilerin tümünün, yani çok karmaşık etmenlerin olgusal bir sonucudur. Ailenin sosyo-ekonomik statüsüne indirgenemez.

Ailenin yaşam biçiminin konuta yansıması konusunda yapılan çalışmalar çok sayıda diskriptör kullanarak, sınıflamada en belirleyici etmenleri ortaya koymaya çalışmaktadırlar: Weisner ve Weibel (1981) bu konuda 38 diskriptör belirlemiş, 200 Kaliforniyalı aileye uygulamış ve konutları sınıflamada dört adet ölçüt ortaya koymuşlardır.

Bunlar işlevsel karmaşıklık (düzensizlik), dekoratif karmaşıklık, sıcaklık (çocuğa yönelik olma) ve kitap çeşitliliğidir.

Bu bulgular üzerine araştırmacılar, aile yaşam biçimi çeşitlenmesiyle bu ölçütlerin hanmgisi arasında bir ilişki olduğunu ve ailenin hangi bağımlı özelliği ile ilişkili olduğunu ortaya koymaya çalışmışlardır.

Bağımlı değişkenlerin ailedeki yetişkinlerin değer dizgesi, sosyo-ekonomik statüsü, hane halkı nüfusu ya da başka nedenler olup olmadığı; ya da fiziksel ve mimari özellikler, kentsel bağlam, nüfus yoğunluğu gibi daha da başka etmenler olup olmadığı konusuna eğilmişlerdir.

Sonuçlar gösterilmektedir ki, dekoratif karmaşıklık ve çocuğa yönelik olup olmama ailenin yaşam biçimi ile doğrudan ilişki diskriptörler değildir. Fakat işlevsel karmaşıklık ve ailede kitapların çok ve çeşitli olması aile yaşam biçimindeki temel farklara ışık tutan önemli göstergelerdir. Ailenin neler yaptığı ve neler okuduğu yaşam biçiminin ta kendisidir.

Diğer yandan bir yaşam biçimi göstergesi olduğu kanıtlanan işlevsel karmaşıklık, aile büyüklerinin değerlerinden, bu değerlerin doğal veya fabrikasyondan yana olmasından ve hane halkı büyüklüğünden etkilenmektedir.

Aile ne denli süreçlendirilmiş nesnelere eğilimliyse ev o denli katı ve düzenli, kitaplar ise sayıda kolportaj nitelikli olmakta; aile ne denli doğal ise, ev o denli karmaşık, dingin, yaşam ve kitap dolu olmaktadır. Aile büyükleri ne denli fabrikasyondan yana ise evin dekorasyonu da o kadar ağır , kuru ve soğuk olmaktadır.

Araştırmanın ortaya çıkardığı en ilginç bulgu, yaşam biçimleri ve göstergeleri üzerinde ebeveynin yanısıra anneannenin olağanüstü etkisidir. Bu durumda yaşam biçimi bir anlamda kalıtsal ve anayanlı bir olgu gibi görünmektedir.

Ailenin yaşam biçiminin konut ve konut çevresinin kullanımına yansıması coğrafya, kent ve mahalle düzeylerinde de ele alınabilir. Bunları mobilite, lokallik, konut içi/konut dışı yaşam boyutlarında incelemek olasıdır.

Mobilite - Yer Değiştirme

Mobilite, coğrafyasal mekan içinde kullanıcının sosyo-ekonomik nedenlerle yer ve konut değiştirme eğilimi olarak tanımlanabilir.

Doğal olarak kapitalist rekabet düzenleri insanların sosyo-ekonomik doyumu üzerine kuruludur. Daha iyi ödeyen bir iş Batı dünyansında insanları bir eyaletten diğerine, bir ülkeden bir başkasına gitmeye zorlamakta ve kişiler buna yatkınlık kazanmaktadır. Bu durum konut pazarını dahi etkilemekte, örneğin son yıllarda ABD'de mülk konutları kiralık konut üretimine önemli bir kayma yaşanmaktadır.

Devletçi düzenlerde ise bölgeler arası gelişmişlik farkları nedeniyle devlet memurlarının büyük bir bölümünün belli hizmet yıllarıyla ifade edilen dilimlerde bölgeler arası rotasyonu söz konusu olmaktadır.

Devletçiliğe dayalı düzenlerde yer değiştirmenin külfetli ve zor oluşu sağlık ve güvenlik personeli gibi devlet personeli lojmanlarına olan istemi artırmakta ve sorun devlet kiracılığı anlayışı içinde giderilmeye çalışılmaktadır.

Diğer yandan kent içi mobilite büyük ölçüde gelir artışına bağlı olarak ortaya çıkmaktadır. Tıpkı 20 yy. başlarında Amerika'da zenci nüfusun kent merkezlerine, beyazların da "suburb"lere göçü gibi, ülkemizde de kırdan göçen nüfus kentte yaklaşık 13-16. yılından sonra sürekli işlere geçmekte, parasal durumunu düzeltmekte ve kentin göreceli olarak iyi semtlerine taşınmaktadır.

Bazı durumlarda bu semtler kentin çekirdeğinde de olabilmektedir. Böylece heterojen bir hale gelen kent merkezleri eski kentliler için itici olmaya başlamakta; onlar da kent eteklerine doğru çevreye açılmaktadırlar. Öncelikle yazlık evler gibi düşünülen bu evler daha sonra ailelerin dört mevsim geçirmeye başladıkları evler olmakta, böylece kentler sadece nüfus artışına da bağlı olmayan bir merkezkaç kuvvetiyle kent dolaylarına yayılmaktadırlar.

Bu tip büyüme tüm gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin bir sorunudur.

Lokal/Kozmopolit Beğeni Grupları

Sosyo-ekonomik statüden bir ölçüde bağımsız olarak insanları "lokal" ve "kozmopolit" olanlar diye kabaca ikiye ayırmak, kabul edilebilir bir ayrımdır.

Lokal zevklere sahip insanlar, bulunduklara yere sosyo-kültürel nedenlerle, ait olduklarını duyumsayan ve bu bağlılıktan ötürü hemen konut civarından gereksinmelerini karşılayan, kasaba toplumu alışkanlıklarını sürdüren, komşulaşmaya önem vere, sorun ve sevinçlerini komşularıyla paylaşan, onlarla dayanışan ve sosyalleşen insanlardır. Toplumsal etkileşimleri en yakın toplumsal çevreye yöneliktir.

Kozmopolit zevklere sahip insanlarsa "kafa dengi" arayışı içindedirler ve aradıkları buldukları semtte değilse, nerede olsa gider bulurlar. Uzaklık onlar için sorun değildir. Gerekirse gereksinmelerini bekleterek semt dışı, kent dışı ve hatta ülke dışından alışverişlerini yaparlar. Komşuluğa önem verdiklerini ifade etseler de komşularla sosyalleşmeye bir türlü zamanları kalmaz.

Açıklamalardan da anlaşılacağı gibi bu kavram ikilisinin dünya görüşü ve sosyo-ekonomik statü olgularından soyutlamak pek de olanaklı değildir.

Keller, çok eski ve klasik çalışmasında komşulaşmanın toplumsal statüyle çok sıkı bağını bazen savunmuştur (1966): Dar gelirliler için komşulaşma, basit ev gereçlerinin gereksinme duyuldukça değiş tokuşu ve gıda maddelerinin ödünç alınması gibi materyal bir esasa dayalıdır. Yüksek statüden insanlar ise acil durumlar dışında komşularının "kapısını çalmayı" nezaketsiz bir davranış olarak yorumlamaktadırlar.

Öğretim üyeleri lojmanlarında yapılan bir çalışma bunu açıkça ortaya koymuştur.

Ancak, aynı çalışma belli bir geçmişi olan komşuluk birimleri ve sokaklarda geleneksel komşuluk anlayışının kültürel normlara gösterilen bir sadakat olarak sürdürüldüğünü ve mahallede en eski olan ailelerin bunu neredeyse bir görev gibi, uyguladığını da ortaya koyarak, yeni yerleşmelerde birçok ailenin komşusuzluktan şikayetini bu mahallelerin geçmişi olmayışına ve başı çekecek "tarihi bir komşu" olmayışına da bağlamıştır (a.g.e). Örneğin "hoşgeldine gitmek" mahallenin en eski sakinin örgütlediği bir etkinliktir. Toplu konut semtlerinde bunu yapmaya kimse kendini yetkili görmemektedir.

Doğal olarak komşulaşma olgusunun filizlendiği bir fiziksel çevre de vardır. Yatay düzenlemelerin, mahalle donatılarının varlığının komşular arası ilişkiler artırdığı, buna karşın çok yüksek yapıların bu ilişkileri neredeyse hiçe indirdiği kabul edilmelidir.

Diğer yandan konut bölgeleri çözümlerinde binalar arası ve konutlar arası ilişkiler komşulaşmanın sağlığı üzerinde de etkili olmaktadırlar. Gürültü geçiren duvar ve döşemeler, duman geçiren bacalar, havalanmayan, yemek kokuları sinmiş merdiven holleri, birbirinin içine bakan balkonlar komşular arası gerilimi artırıcı etkenler olabilmektedir.

Lokal ya da kozmopolit olma paradoksunda dünya görüşünün oynadığı role gelince, dar ya da geniş görüşlü olmak, insanın, uzun yıllar dinsel ve siyasi yönetimlere topluluklara dayatılan sözlü kültürden kendi irade ve olanaklarıyla ne denli özerk düşünebildiğine ve seçimlerini topluluktan ne denli özerk düşünebildiğine ve seçimlerini topluluktan ne denli bağımsız yapabildiğine bağlı bir olgudur.

Batı'nın kolportajına karşılık gelen ne çok masal, ne çok hurafe ülkemizde de kırsal insanın sözlü kültürünü yaratmıştır. Basılı sayfalarla erken tanışmış insanın sorgulama yeteneği, kendi özünü yaratmada performansını artırmıştır. Genellikle, kozmopolit birey veya gruplar geniş dünya görüşüne sahip ve sosyo-ekonomik statüsü yüksek kişi ya da kişilerdir. Onlar için yakın fiziksel çevre çok bir anlam ifade etmez. Oysa lokal insanlar için konut yakın çevresi ve dolayısıyla tasarımı, çok önem taşır.

İşte bu, dünya görüşü, sosyal statü ve yaşam biçimi arasındaki karmaşık ilişkiler nedeniyle bu konulara ilgi duyan araştırmacılar sosyo-ekonomik statüyü ifade etmekte kullanılan gelir, meslek, yaş cinsiyet gibi basit ve ölçülebilir bileşenlerle yetinmeyip,"kullanıcının lokal ya da kozmopolit olması", "yaşamın konut içi ağırlıklı ya da konut dışı ağırlıklı olması" gibi, karmaşık göstergeler üzerinde durmaktadırlar.

Konut İçi/Konut Dışı Yaşam

Aile bireyleri evlerinde yapabilecekleri şeyleri konut dışında gerçekleştirmeyi yeğliyorlarsa, bu aile tipinden "dışa bağımlı aile"; yok eğer olanaklı olan her şeyi evlerinde gerçekleştiriyorlarsa, bunlardan da "içe bağımlı aile" diye söz edilmektedir.

İçe veya dışa bağımlı olmak, yaşam biçiminin iki ayrı ucudur. Genel olarak aileler bu iki uç arasında yer alırlar.

Dışa bağımlılığı artıran nedenlerin başında yukarıda değinildiği gibi, ailenin küçük, göreceli olarak genç ya da çocuksuz ve çoğu kez iyi parasal olanaklara sahip olması gelir. Dışarıda yenen bir yemek evde yenen bir yemekten daha pahalıdır. Kalabalık aileler için bu maliyet daha da yüksek olur. Ayrıca küçük yaştaki çocuklarla dışarıda yemek yemek daha zahmetlidir. Dolayısıyla bekarlar ve çocuksuz ailelerin dışa bağımlılığı, evli ve çocuklu olanlara göre daha fazladır.

Diğer yandan bazı meslekler dışarda yemek yemeyi daha çok gerektirirler. Örneğin yöneticiler ve iş adamları zorunluluktan dolayı dışa bağımlı kişilerdir. Araştırmacılar ve öğretim üyeleri, kongre ve tatiller dışında zamanlarının çoğunu evlerinde, mimarlar vb. gibi meslek adamları da stüdyolarında, yani ev dışında geçirirler. Demek ki mesleki özellikler, içe veya dışa bağımlılık etmeni üzerinde oldukça belirleyici rol oynarlar.

Doğal olarak yaşam biçimi bir toplumda sadece yemek yeme ve çalışma alışkanlıklarıyla tanımlanamaz. Aile bireylerinin gönüllü derken ve kuruluşlara, çeşitli sivil toplum örgütlerine üyelikleri bu bireyleri dışa bağımlı hale getirir. Dernekler resmi çalışma dışında özverili çalışma saatleri gerektirirler.

Ayrıca gelişmiş kentlerin yoğun yaşam maratonu içinde kendi kendileriyle yarışanların ritmi de yaşamı evden dışarı akıtmaktadır. Boudrillard New York caddelerindeki kalabalığı anlatırken şöyle söylüyor (1996) :

"Maraton göstermelik. Reklam için yapılan bir intihar biçimi. Bu insanın gücünün sonuna kadar koşması, kanıtlamak için... Ama neyi kanıtlamak için. Yarışı bitirebileceğini kanıtlamak için. Duvarlara yazılan yazılar, çiziktirilen resimler de bundan başka türlü mesajk vermezlerki:

Ben falanım ve varım... İnsanın yaşamını sürekli olarak kanıtlaması mı gerekli? Garip bir zayıflık belirtisi, sonu gelmeyen bir apaçıklığın belirtisi."

Ve amacından sapmış, yine bir tür fanatizme dönüşmüş vücutsal hayranlığı da şöyle yorumluyor:

"Eflatun'un mağarasından kaçmış karaltılar gibi, sisler içinde bu joging'ciler, akıl hastanelerinden kaçmış gerçek geri zekalı ya da mongoloitler... insanı kendinden geçiren çilekçilik."

New York'a zaten gelmiş olan gelecek ilerde insanların daha çok dışa bağımlı yaşayacağının bir ormeni gibi...

Ancak, ilerde ayrıntılarıyla üzerinde duracağım araştırmalar göstektedir ki, Anadolu insanı henüz içe bağımlı bir yaşam biçimi sürdürmekte; ve bütün içe bağımlı insanlar gibi konutunun her bir mekanını çok yoğun bir biçimde değerlendirmekte; ve sonuç olarak , konut küçüklüğünden ve oda azlığından şiddetle yakınmaktadır.

Dışa bağımlılar için ise her zaman akan sıcak su ve hiç kesilmeyen elektrik daha fazla önem taşır.

Ailenin Öz İmgesi

Ailelerin tüm bireyleri kapsayan ortam imgeleri, düş ve umutları vardır. Kendilerine ne denli gerçekçi bakabildikleri bilinemez, çünkü tek bir aileyi dahi çalıştırmak sosyolojik bir tezdir, ama evlerin düşsel bir gelecek barındırdığı da göz ardı edilemez. Bu , ailede çeşitli plan ve projelerin varlığı demektir, bir tür değiştirme ve sahip olma istenci olarak belirir.

Bu istenceler bazen reel ve zorunlu gereksinmelerden, bazen de sanalsimgesel gereksinmelerden kaynaklanırlar. Sanal olanlar ailenin olduğun değil "olmak istediğinin" yansımalarıdır. Aralarında farklı kestirmek güçtür, ama bu fark, toplumsal değerler yüklü simgelerle dışa yansır: "Kadife koltuk takımı", "kristal avize" gibi... Bunlara duyulan gereksinme bir ailede reelse, bu öğeler sık sık kullanılırlar, sanalsa, bu öğeler hiç kullanılmazlar: Koltuklar süstü, avizenin ampulleri gevşetilmiştir.

Yaşama alanları üzerine araştırmalar yapan Edward Lauman ve James House (1972), yaşama alanı dekorasyonunda kullanılan birçok öğenin kullanıcı statüsü ve tutumları hakkında çok değerli bilgiler verdiği görüşünü ileri sürmüşlerdir.

Çalışmaları, gelir durumuna bakılırsa birçok biçmde nesne satın alabilecek yeni zengin Anglo-Saksonların, atalarına benzemek, yeni elde ettikleri statülerini perçinlemek üzere geleneksel burjuva zevkini yansıdan Fransız veya eski Amerikan biçemine yöneldiklerini; 1900'lerde Doğa ve Güney Avrupa'dan göçen Anglo-Sakson olmayan Katoliklerin ise modern biçeme yöneldiklerini ortaya koymuştur.

Sosyo-kültürel ve ekonomik düzeyi yüksek sosyal sınıflarda ve entelektüellerde, "olduğu gibi olma" durumuna daha sık rastlanır. Öykünme ve taklit, tarihi rolünden dolayı daha çok küçük burjuvaya özgüdür.

Dar gelirlinin ise öykülenecek kadar da özgüveni ve cesareti yoktur.

Araştırmalar konutta en az değiştirme isteminin gecekondu sakinleri tarafından belirtildiğini saptamıştır.

Aile Konut Deneyimleri ve Konut İmgesi

60'lı yılların sonuna doğru insanın algı dizgesinde bilişin oynadığı rolün önemi konusunda bir konsensus oluştu. Başta Ulrich Neisser (1976) olmak üzere birçok araştırmacı, algının ve yeniden dünyaya bakışın geçmiş deneyimlerin ışığı altında gerçekleştiğini vurguladı.

İnsan çevre etkileşimlerini konu alan araştırmalarda, özellikle 70'li yıllarda David Canter ve Terence Lee'nin konut tercihlerinin belirlenmesine yönelik araştırmalarında kullanıcıların konut tercihlerinde geçmiş konut deneyimlerinin büyük payı olduğu açıkça ortaya. Bi önceki konutun plan şeması ve çevresel örüntüsü bilişe yerleşerek, iyi ve hatta kötü yanlarıyla kullanıcıda belli bir etki bırakarak, belli alışkanlık meydana getirerek, ama daima kendine benzeyeni aratarak etkili oluyor.

Tıpkı erkeğin kadında annenin benzerini araması, ya da aynı düşülen ilk eşle aynı ya da benzer özelliklere sahip bir başka insanın farkına varılmadan aranması gibi...

Kaynak : Doğu Karadeniz Örneğinde Konut Kültürü
Şengül Öymen GÜR