|
KONUTTA İŞLEV ve
ANLAMI
Konut, pragmatik bir
yarar nesnesi olmaktan çok kültürel bir anlam birimi olarak görülmelidir.
Yarar ve anlam işlevsel olarak bağımlı olmalarına karşın iki apayrı
olgudur.
Bir konutun pragmatik
yararı, kullanımıdır. Kullanım bir etkinliği ortaya koymada yararlanılan
nesne, yol ve yöntemlerdir. Çevremizdeki herşey onu nasıl kullanıp
nasıl değerlendireceğimiz konusunda bizler için birer yönerge rolü
oynarlar. Bilgi ve deneyimlerimiz ışığında ve yönergelerin zihnimizde
uyandırdığı çağrışımlarla ve doğal olarak gereksinimlerimiz doğrultusunda
çevremizdeki herşeyin varlığını yararlara dönüştürürüz. Boş bir
vazo çiçek ister, keyifliysek onu çiçeklerle donatırız. Bardak içebileceğimiz
kadar su alabilen bir nesnedir. Susamışsak onunla ne yapacağımızı
biliriz...
Ama bu çevresel öğeler
ve nesneler bizi bir kullanıma davet ederken aynı zamanda toplumsal
bellekte yer etmiş bir başka duyuma da işaret ederler.
Bunlar bizde zaman içinde
kavram, kişi ve nesnelere verilmiş değerleri, yapılmış kabulleri,
ortaklaşılmış duyguları, kolektif çağrışım ve etkilenmeleri uyarır
ve uyandırırlar. İşte bir nesneye veya düşünceye duygusal değer
ve kaygısını veren bu özelliğe "anlam" diyoruz.
Demek ki bir konutun
işlevi; yararı ve anlamı olmak üzere en az iki türlüdür.
Konutun anlamı kültürlerin
kozmik ve dinsel inanışlarının bir aynasıdır. Örneğin islami inanışta
konut, cami ve kent birbirlerine tamamen analojiktir: Bu üçünün
birbirini kestiği nokta ise doğanın İslam'daki örgütleyici özelliği
ve önemidir. Mikrokozmosun kendini makrokozmosa sunduğu yer olan
toprak-doğa İslam düşününde gerçek tapınaktır. Gerek cami gerekse
konut, doğanın yalnızca birer uzantısıdır.
Nasr der ki; Müslüman
camide namaz kılarken camiyi doğanın ilke ve düzenlilikleriyle ilişkilendiren
içsel bir bağ aracılığıyla doğanın sinesine döner (1992).
Arapça'da "mescid"
sözcüğünden türemiş olan cami sözcüğü kapanma anlamına gelir. Caminin
içi İslam'da en önemli ritüel olan namazın yapısına uygun olarak
"tevhid" (birleştirme) ilkesiyle örgütlenmiştir. Nasr'a
göre sekiz direk melekler kanıtı, dört direk yeryüzünü temsil eder;
mekanın eşit bölünmeleri ve sürekliliği, doğadan gelmiş olmak ve
ona geri dönmek durumunda olmayı, her bölümden süzülen bol ışık,
cennetin güzelliğini, içsel yönsüzlük, Tanrı'nın her yerden görülebileceğini
simgeler.
Burada kul doğrudan
Tanrı önünde secde ederek, teslim olma, boyun eğme anlamlarında
alnını "yer"e değdirir ve kozmik varlığın dikey ekseninde
duran Tanrı için namazını kılar.
Namazda secdeye varılan
zemin en can alıcı öneme sahiptir. İslam'ın ilk camisi Hz. Muhammed'in
eviydi. Daha sonra da Medine'deki evinin bir uzantısı olan bir evdi.
Hz. Muhammed'in alnı namaz kılarken bu sade ve gösterişsiz evin
zeminine değerdi. Yerin bu kutsanması cami ve İslam evinin zeminine
özel önemini vermiştir.
Sanal mekanda kıbleye
yönelerek ve onunla bir mıknatıs gibi dengelenerek yerel mekanda
salınan bu kutsal zemin gerek caminin gerekse geleneksel Müslüman
evinin ayakkabıyla kirletilmeyen en özel yeridir.
Erken İslami dönemde
cami ve evlerin sadeliği, ulu Tanrı'nın güç ve zenginliği karşısında
kulun her zaman fakir olduğunun ifadesidir. Bu nedenle İslami evler
çok renkliliğin gizini içinde taşıyan beyaz ya da doğayı anlatan
toprak renkleriyle kendilerini dışa vururlar.
Evin içinin tasarımı
ise kozmosun dinamik yapısına egemen olan düzen, uyum ve huzur ilkelerine
dayalıdır. Mekanın boşluğu ve basitliği, her şeyi Tanrısal bir gösterge
olarak yorumlayan İslam felsefesinde Tanrı'nın sakinleştirici varlığını
yansıtır.
Mobilyayla yığılmamış
olan geleneksel Müslüman evinin iç mekanı, caminin iç mekanı gibi,
ruhun varlığına işaret eden salt boşluk aracılığıyla insanda bir
kutsallık duygusu oluşturur.
İslam'ın en önemli ayetlerinden
olan "Nur" İslami kozmolojide her şeyden önce ışığın var
olduğunu ve her şeyin ondan türediğini anlatır. Bu nedenle İslam'da
bol doğal ışıklı ev kutsanmış bir evdir.
Batı'nın kartezyen mekanına
karşın İslami mekan toprağın düşey ekseninde en üst noktayı Tanrı
katı, yeryüzünün derinliklerine inen en alt noktayı da en alt kat
olarak tanımlarken, kıble ile insanı birleştiren ekseni yatay eksen
olarak tanımlar.
Her yerde ve hiçbir
yerde olan bir merkeze dayanan bu yön dizgesi böylece mekanı nitelikli
kılan ve kutsallaştıran dört ana yöne erişir.
Geç İslami dönemlerde
rengarenk halılarla süslenen cami ve ev zeminleri doğanın kusursuz
güzelliğini, çoğulluğunu, bereketi, bolluğu ve en sonunda cenneti
simgelerler.
Bu dönemlerde rastlanan
elementer süslemecilik, ölümlü dünyada sürekli değişen örüntülerin
ötesinde değişmeden kalan uyum deneyimini anlatır. İslam'da yapısal
arketipin gerçeğe en yakın olduğu düşünülür ve değişmez olan yapı
(ya da ruh) cennetin bir yankısı gibi algılanır. Süsler ve bunlarda
kullanılan motifler, daha aşağı olanın daha yüce olanı simgelediğine
dair hermeneutik ilkesini örneklerler (a.g.e.).
Nasr'a dayalı açıklamalardan
anlaşılacağı üzere İslami konut bir gösterge ve simgeler dizgesidir.
Belirsiz bir biçimde
"modern mimari dönem" diye söz ettiğimiz yıllarda "işlev"
bir nesnenin sadece yararı olarak anlaşılıyordu. Oysa insanın bir
mekana karşı gösterdiği davranışsal tepkiler, insan yapısı çevrenin
daha çok çağrışımsal anlamına ve simgelerine temellenirler.
Eco ve Jencks, konutu
ve hatta tüm insan yapısı çevreyi yarar, kullanışlılık ve rahatlıktan
ibaret görmeyi son derece naif bulduklarını ifade etmişlerdir (1980;1980).
Kullanıcıya gelince
onun için mimari, insanın etkinlikleri ve uygun davranışları için
hazırlanmış bir gösterge dizgesidir.
İzler ve anlam arasındaki
ilişkilerin ortaya çıkarılması işlemindeki doğdu bilgi ancak sezgiyle,
yani saf ve dikkatli aklın kendine özgü eylemi ve apaçıklıkları
birbirine bağlayan mantıksal çıkarsaması ile elde edilir.
Göstergeleri konuşturmaya
ve anlamlarını keşfetmeye olanak veren bilgi ve tekniklerin bütününden
"hermeneutik-yorumbilim" göstergelerin nerelerde olduklarını
ayrımsamaya, onları gösterge yapan şeylerin neler olduklarını tanımlamaya,
bağlarının ve bağlantılarının yasalarını öğrenmeye olanak veren
bilgi ve tekniklerden ise "semiyoloji" diye söz ediyoruz
(Foucault 1994).
Dil bağlamında gösterge
ile gösterilen arasındaki ilişkiler XVI. yy'ın sonuna kadar Batı
kültüründe yapıcı bir rol oynayan "benzerlik" ile ortaya
konmuştur (a.g.e.).
Foucault'ya göre benzerlik
kavramı; konumsal yakınlık, rekabet (çekişme), kıyas (karşılaştırma),
sempati-antipati (ruhsal yakınlık-uzaklık) kavramları ile daha zengin
bir biçimde açıklanabilir.
Konumsal yakınlık kavramı
nesnelerin birbirlerine yakınlığına, benzerlikten daha güçlü bir
biçimde işaret etmektedir. Ortak zemin üstünde yer alan, birbirlerine
yaklaşan, bitişen şeyler yakındırlar. Kenarları uçları birbirine
değmekte, sınırları birbirine karışmakta, birinin sonu diğerinin
başı olmakta, böylece aralarında bir iletişim kurulmakta ve bir
tür benzerlik doğmaktadır. Komşuluk bir akrabalığa işaret etmektedir.
Ruh ve beden arasındaki benzerlik gibi... Yer ve benzerlik birbirine
dolanmakta ve yeri geldiğinde başka benzerliklere işaret etmektedir
(a.g.e.).
Benzerliğin diğer bir
biçimi, yer yasasından kopmuş bir tür yakınlık olarak kavrayabileceğimiz
rekabettir. Rekabet kavramı bir tür yansıma, ayna tutma ilişkisi
barındırır.
Nesneler bu rakebet
ilişkisi çerçevesinde evrenin farklı uçlarında olsalar bile aynadaki
bir yansıma gibi birbirlerine yansıyabilirler.
Ancak, bu yansımalı
benzerlikte eşlerin biri diğerinden güçlü veya zayıf olabilir. Av
hayvanının avcıyla ilişkisi gibi... Biri etkin, diğeri edilgen olabilir.
Hatta bazen çekişme çok açık ve dengede durabilir.
Üçüncü benzerlik biçimi
karşılaştırmadır (kıyas, mukayese). Karşılaştırma, tıpkı rekabet
gibi benzerliklerin uzaysal mekan içinde çarpışmalarını sağlamakta,
ama konumsal yakınlık ilişkisini çağrıştıran zincirler, halkalar
ve görelilikler üzerine kurulmaktadır.
Karşılaştırmaya esas
olan ölçütün tersine dönebilirlik özelliği, karşılaştırma ilkesinin
evrensel bir kabul görmesine ve uygulama alanları bulunmasına neden
olmuştur.
Karşılaştırmaya esas
olan ölçütler insana temellendirilirler. İnsan tüm fauna ve florayla
olduğu gibi gökyüzüyle de oran içindedir. Beyin kanaması ile fırtına
arasında yapılan klasik karşılaştırma, insanın yüzündeki yedi delik
ile gökyüzündeki yedi delik karşılaştırması, bir karşılaştırma ölçütü
ile sağlanan anlamsal bağ kurgusunun en iyi bilinen örnekleridir
(a.g.e.).
Gösterge ve anlam arasında
kurulan dördüncü benzerlik biçimi sempati-antipati, yani duygusal
yakınlık-uzaklıktır. Burada önceden belirlenen bir yol ya da mesafe
yoktur. Yasalaşmış bir bağlantı yoktur.
Sempati; en geniş mekanları
bir anda aşabilen, dünyanın derinliklerinde salınan, seçtiği insana
şimşek gibi inen bir dokunuştur. En uzaktaki yakınlaşmaları harekete
geçirir, nesnelerin dünyadaki hareketine yol açar: Günebakanı güneşe
döndürür (a.g.e.).
Sempati özümleme yoluyla
şeyleri birbirine özdeş kılar, karıştırır ve onlara bireyselliklerini
kaybettirir. Tıpkı kültürün ortak değerlerinin bireylerde uyandırdığı
etki gibi...
"Sempati dönüştürür,
bozar, ama bunu 'aynı'nın değil 'özdeş'in yönünde yapar; öylesine
ki, eğer gücü dengelenmediyse dünya tek bir noktaya, türdeş bir
kitleye, aynı'nın asık suratına indirgenmiş olurdu." (Foucault
1994; s.51)
Sempati-antipati çiftinin
egemenliği, bu çiftin hükmettiği uzaysal hareket ve dağılma, daha
önce sözü edilen bütün benzerlik biçimlerine yer vermesinden kaynaklanır.
İlk üç benzerlik böylece yeniden ele alınmış ve açıklanmış olmaktadır.
Dünyanın bütün boşunu,
yakınlıktan kaynaklanan bütün komşuluklar, rekabetin bütün yankıları,
kıyasın bütün zincirlemeleri; şeyleri yaklaştırmaya ve birbirlerinden
uzak tutmaya hiç ara vermeyen bu sempati-antipati mekanı tarafından
beslenmektedir (a.g.e.).
Örneğin Grek evinin
yol ve hareket Tanrısı Hermes ile sabit, birleştirici, şömine ve
sunak Tanrıçası Hestia arasındaki ilişki sempati ile açıklanabilir.
Bilindiği gibi Grek
otantik konutu, dışardan (yol ve komşu evlerden) yüksek duvarlarla
ayrılmış bir avlu etrafına sıralanan odalardan oluşur. Birçoğunun
avlusunda dikdörtgen taş bir sunak ve yine merkezi bir şömine vardır.
Yaşam bu avlu etrafında döner. Duvardan ince bir nişle ayrılan avlu
kapılarında Hermes kare prizma biçiminde bir kaide üzerinde sakalsız
bir baş ve erkek genital organlarıyla oturarak evin kamusal ve özel
alanları arasında sıkı ve güvenli bir sınır oluşturur (Jameson 1990).
Hestia ise içtir; değişmez
ve sabit olandır. Güvenli, korunaklı, bereketli ve cömerttir. Platon'a
göre 'iç' durduğu yerde durur, tüm dünya ve Tanrılar onun etrafında
döner (a.g.e.).
Hermes ve Hestia'yı
birbirine bağlayan bu tarihi görev onların dostluklarını daim kılar.
Karanlık iç, kadını
simgeler ve onun sorumluluklarının alanıdır. Kadın bu besin-erzak
deposunun sahibi ve hal ve gidişinden sorumlu kişidir. Kadın, eğer
varlıklı birinin eşi ise, olanaklar elverdiğince halkla ev dışında
iletişim kurmaz. Alışverişi cariye ve köleler yapar. Bugün halâ
Yunan köylerinde ve kasabalarında eski ve varlıklı ailelere mensup
kadınlar kamusal yerlerde fazla görünmekten kaçınırlar.
Özetlersek; Hermes ve
Hestia hem konumsal olarak yakın, hem de sınırları ve içi koruma
konusunda sevimli bir rekabet içinde ve duygusal olarak birbirlerine
ve birlikte imzaladıkları anlama yakındırlar.
İnsan ürünü olan konut
bir gösterge dizgesidir, bir tür imzadır. Bu imza ile arasında durduğu
şey arasındaki ilişki, yani anlam, yukarıda açıklanan konumsal yakınlık,
rekabet, karşılaştırma ve duygusal yakınlık gibi benzerlikler konusundaki
bilgi ve sezgilerle açımlanabilir.
Kaynak : Doğu Karadeniz Örneğinde Konut Kültürü
- Yapı-Endüstri Merkezi Yayınları
|