|
21.
Yüzyıla girdiğimiz bu önemli zaman eşiğinde, yaşadığımız kentlerin
denetimsiz büyümenin getirdiği sorunlara ve bu çerçevede bireylerin
ve toplumun gereksinmelerine nasıl yanıt vereceği konusu, en temel
sorunlardan birini oluşturmaktadır. Bugün dünya nüfusunun yarısının
(3 milyardan fazla kişi) kentlerde yaşadığını düşündüğümüzde, bu
sorunun doğru yanıtlarının arandığı bir kent planlama sisteminin
önemi daha da artmaktadır.
Planlamanın önemi ve yeni gündemi
Herşeyden önce kentlerimizde yaşanmakta olan büyümenin getirdiği
yanlışların durdurulması için sağlıklı bir planlama zorunludur.
Zira dünyada planlamanın olmadığı yerlerdeki kentlere baktığımızda
sonuçların ürkütücü olduğunu görebiliriz. Planlamanın günümüzdeki
hedefi ise yerel kaynak ve değerlerin korunarak geçmişten geleceğe
taşındığı, sürdürülebilir kentleşme doğrultusunda bir çalışma çerçevesidir(3)
. Ne yazık ki ülkemiz kentlerinin önemli bir kısmında plansızlık
hakim olup, planlama yapılan yerlerdeki kentsel düzenlemeler ise
sürdürülebilir kentleşmenin koşullarını yerine getiremeyen uygulamalardır.
Bugün planlamanın en önemli ilkeleri
geçmişte olduğu gibi yine alan kullanımı ve ulaşım sistemi ile ilintilidir;
ancak farklı perspektifler içermektedir. Alan kullanımıyla ilgili
ilke, bir kimyasal üretim merkezinin yanına yeni bir konut bölgesinin
önerilmemesi ya da deprem riski olan alanlarda yapılaşma düşünülmemesi
gibi son derece kritik kararları içerebildiği gibi, kente (özellikle
kent merkezindeki kamusal mekanlarda) sürekli kullanım ve yaşanabilirlik
kazandırılmasını ve doğa ile yeniden barışılmasını sağlamak yönündedir.
Kentlerin merkez bölgelerini istenen
canlılığa kavuşturmanın ve yaşanılabilir kılmanın etkili bir yolu,
bu bölgelerde işlevsel çeşitliliği desteklemek ve çeşitliliği olan
ama dengelenmiş bir nüfus yaratmaktır. Bunu gerçekleştirmek için
kentsel yaşamdan kopmak istemeyen meslek sahiplerini ve genç nüfusu
buraya çekecek çözümler aranabilir. Örneğin, kent merkezinde yaşamanın
olumlu yönleri vurgulanabilir; 'kent' imajı satış/reklam ögesi haline
getirilebilir.
Bununla birlikte, eski yapılara yeni
işlev verilmesi gelişmiş Batı ülkelerinde çok yaygınlaşan, ülkemizde
de örneklerini gördüğümüz bir yaklaşımdır. Özellikle tarihi değeri
olan yapıların korunmasında ve böylece geçmişten geleceğe kent kimliğinin
sürdürülmesine katkısı açısında bu tür uygulamaların önemi büyüktür.
Burada önemli olan, çevrenin sosyo-ekonomik özelliklerine uygun
kararlar alınmasıdır; aksi durumda yararı görülmeyebilir.
Ulaşım ile ilgili ilke ise işlevler
arasındaki büyük mesafelerin en aza indirgendiği 'kolay erişilebilir
kent' hedefine yöneliktir. Bu noktada kentin pek çok sorunu üst
üste çakışmaktadır. Şöyle ki, kentin otomobil kullanımını esas alarak
yaygın bir gelişme göstermesi, yalnızca büyük kayıp/sahipsiz alanların
ortaya çıkmasına neden olmaz; bu durum sürdürülebilir ya da çevreyi
geliştirici kent kavramı ile de çelişir.
21. Yüzyılda artık çok daha bütüncül
ve demokratik, toplumdaki insanları birbirine yakınlaştıran bir
kent resmi çizilmektedir (compact city). Bu bağlamda, otomobile
olan bağımlılığı en aza indiren, yaya hareketini ve bisiklet kullanımını
artıran, hava kirliliğini ve enerji harcamalarını en aza indiren
gelişmiş bir toplu ulaşım modeli ile kolay erişilebilir, herşeyi
bir araya getiren, endüstriyi değil ama konutu ve çalışma yerlerini,
alışveriş alanlarını, toplumsal, rekreatif ve eğitimle ilgili işlevleri
yakınlaştıran çözümler beklenmektedir. Ne var ki, kentsel yoğunluk
ile ilgili kararlar alınırken, doğaya ve yeşile olan gereksinme
göz ardı edilmemelidir. Doğa ile bütünleşme, ekolojik sürdürülebilirliğin
en önemli bileşenidir.
Ulaşım sorununun başka bir boyutu da
kentlerdeki iletişimle ilgilidir. Kent her şeyden önce insanlar
için bir buluşma ve toplumla karşı karşıya gelme yeridir. Her ne
kadar teknolojik gelişmeler evde çalışmayı olanaklı kılsa da, insanlar
hala karşılaşmak ve yüzyüze iletişim kurmak gereksinmesindedirler.
Kent, aynı zamanda pek çok kurumu bir araya getiren bir çerçevedir.
Kent parçalandığında ve yayıldığında, bu kurumların kenti bütünlemedeki
rollerini yerine getirme potansiyeli zarar görür. Sonuç olarak,
kent toplumu, insanların ve etkinliklerin çok büyük mesafelere saçılması
nedeniyle zayıflar. Buna bağlı olarak, bir zamanlar kentsel yaşamın
kalbi olan mekanların sahipliği yitirilmektedir. Unutulmamalıdır
ki, kentin kendisini ilk sunduğu yer, kentsel yaşamı, yerel kültürü
ve gündelik söylemi yansıtan kamusal mekanlardır. Cadde ve sokaklardan,
meydanlardan, parklardan, bunları çevreleyen binaların içine kadar
uzanan bu çerçeve (public domain) kentlerin ve diğer yerleşimlerin
en önemli bileşenidir.
Tüm bu sorunlara tek bir modelde çözüm
getirmek olanaklı olmasa da, dünyanın çeşitli yerlerinde umut verici
değişim işaretleri görülebilmektedir. Alan kullanımı ve ulaşımın
çok iyi koordine edildiği Barselona, Amsterdam, Stockholm ve Portland
kentleri insanların yaşamak istediği, ziyaretçilerinin tekrar gelmek
istedikleri, kentlere ve kent yaşamına yeniden sahip olabileceğimizi
kanıtlayan örneklerdir. Çok kötü koşullarda bir gecekondu (slum)
kent iken çağdaş ve zengin bir kente dönüştürülen Singapur ise,
çok gelişmiş bir metro sistemiyle bütünleştirilmiş, başarılı bir
planlama örneğidir(4) .
Gelecekte
binaların kent içindeki rolü ne olmalıdır?
Yeni binaların yeni çevreleri biçimlendirdiği gerçeği özellikle
tümüyle yeni alanlarda açıkça gözlemlenebilmektedir. Bazen de geleneksel
bir kent bölgesinde yeni yapılan bir bina, çevre dinamiklerini tamamen
değiştirebilmektedir. Örneğin, Paris'te eski kent dokusu içinde
son derece aykırı ve şaşırtıcı bir düşüncenin ürünü olarak tanımlanan
Pompidou Kültür Merkezi, gerçekte çevresindeki önemli kent mekanlarını
birbirine bağlamış ve çeşitli rekreatif kullanımları kapsayan işlevsel
zenginliğiyle bölgenin yeniden yaşam bulmasını sağlamıştır. Louvre
Müzesi avlusunda inşa edilen cam piramit ise, yer altında tasarlanan
çok işlevli kültür-sanat merkezinin fuayesi olmanın ötesinde çok
önemli bir rol üstlenmiş, bir çekim noktası oluşturarak, müze ziyaretleri
dışında kullanılmayan büyük bir boşluğa ve bulunduğu kent bölgesine
müthiş bir dinginlik kazandırmıştır. Bu ve benzeri örneklerden kent
bağlamında çıkarılacak ders, kamuya açık binaların çok amaçlı ve
'esnek' kutular olarak tasarlanması, ve böylece ana işlevleri dışında
kentlilere ve kentin konuklarına günlük yaşamlarını zenginleştirecek
ek işlevler sunabilmesidir. Bunun sonucunda hem bina ile çevresi
arasında olumlu bir etkileşim doğacak, hem de binaların ana işlevlerinin
kullanım potansiyeli artacaktır. Ülkemiz kentlerindeki kültür merkezlerinin,
özellikle müzelerin, birkaç ziyaret dışında karşı karşıya kaldıkları
yalnızlıklarını ve sınırlı çalışma saatlerini düşündüğümüzde, söz
konusu binaları çevresiyle ve kentle barıştırmak için bu tür yöntemlerden
mutlaka yararlanılmalıdır.
Modernizm sonrasında, ne yazıktır ki,
20-30 yıl boyunca kent ve bina planlamasında doğaya sırt çevrilmiş,
doğal çevre yüksek binalar arasında uzanan, işlev ve kullanımdan
yoksun tanımsız yeşil alanlara indirgenmiştir. Bu dönemde ortaya
çıkan 'mega-kent' düşüncesi de artık geçmişte kalan bir yaklaşımdır.
Geleceğin kentinde binalarla ilgili en önemli iki soru insan-ölçeğinin
yani insanın etkinliklerine uygunluğun nasıl elde edilebileceği
ve fiziksel çevre duyarlılığının nasıl sağlanacağıdır.
Bu bağlamda, yüksek yapı ya da alçak
yapı seçimi yapmak çok ta anlamlı değildir. Yoğunlukla ilgili kararlar
alırken yerel sosyal dinamikler ve çevresel değerler dikkate alınarak,
o bölge ve kullanıcıları için olumlu ve olumsuz etkileri belirlenmeye
çalışılmalıdır(5) .
Fiziksel çevre denetimi açısından,
kendi kendine yeterli, doğal kaynaklardan daha çok yararlanan(6)
ve çevresine daha az zarar veren binalar hedeflenmelidir. Bu hedeflerin
söz konusu olduğu bina tasarımlarında mutlaka geleneksel mimari
örüntülerin kullanılması gerekmez; çağdaş tasarımlarla da bu ilkelere
koşutluk sağlanabilir.
Kent planlamada daha demokratik
bir çözüm nasıl sağlanabilir?
Kentsel çevre niteliğinin en önemli belirleyicisi olan yaşanabilirlik,
salt, bireysel bir olgu değildir. Toplumsal gönenci ve belli bir
yerleşim yerinde yaşamaktan elde edilen doyumun artmasına katkıda
bulunan çevresel, toplumsal ve uzamsal özelliklerle ilgili bir kavramdır(7)
. Habitat II gündeminde de vurgulandığı gibi, yaşanabilir insan
yerleşimlerine sahip olmak için, insanların yönetim süreçlerine
katılabilecekleri, kentli olmanın sorumluluklarını taşıyabilecekleri
ve yönetim gücünü arttırıcı kurumsallaşmayı sağlayabilecekleri bir
demokratik ortamın varlığı zorunludur.
Mimarlar açısından bakıldığında, kentin
çok karmaşık bir organizma olduğu unutulmamalı, tasarlanan ve inşa
edilen her binanın, bu organizmanın bir bileşeni olarak yaratabileceği
olumlu ya da olumsuz etkilerin bilincinde olunmalıdır. Mimarların
beklentisi ise daha enerji-yetkin ve pro-aktif planlamacılardır.
Öte yandan, mimarlar halkı, halk ta
mimarları ve kendilerine sunulacak seçenekleri anlamaya çalışmalıdır.
Özellikle yeni konut gruplarının tasarımında, potansiyel kullanıcıların
mutlaka dikkate alındığı katılımcı bir yol izlenmelidir. Bazı gelişmiş
batı ülkelerinde (A.B.D., İsveç ve Hollanda) katılımcılık sistemin
mutlak bir aşaması haline gelmiş olup, kullanıcılarla iletişimi
kolaylaştıran ileri teknikler geliştirilmiştir. (Örneğin, yerleşim
ölçeğinden bina iç detayları ölçeğine kadar farklılıklar içeren
çok sayıda alternatifin, bilgisayar ortamında simule edilerek 1/1
ölçekte görüntülerle oylamaya sunulması yoluyla en çok tercih edilen
tasarımın saptanması; konut içinde ise sahibinin isteği doğrultusunda
mekansal düzenlemenin, donatı ve malzemenin belirlenmesi.)
Hızla büyüyen ve niteliklerini yitiren
kentlerin gittikçe çoğalması mimarların ve planlamacıların ortak
çalışmalarını zorunlu kılmaktadır. Ne var ki, bu geleneksel bir
biçimde değil, her birinin kendi kaynaklarını, işgücünü ve uzmanlığını
kullandığı, insan-planlamacı-alt yapıcı birlikteliği içinde gerçekleştirilmelidir.
Burada tartışılan sorunlar göstermektedir
ki, kentlerin gelecekteki büyüme ve gelişmelerini yönlendirecek
yasal çerçevenin, yerel bağlama duyarlı ve halkın gereksinmelerine
uygun yapısal çevrelerin oluşturulması, yeniden biçimlendirilmesi,
güçlendirilmesi ve yönetimi konuları ile ilgili olan 'Kentsel Tasarım'
ölçeğini kapsaması(8) , ve bu doğrultuda, binaları, kamusal
mekanları ve bunlar arasındaki ilişkileri denetim altına alan 'mekansal'
ya da 'üç boyutlu' imar yönetmeliklerine geçilmesi zorunludur(9)
. Aslında kentlerimizin ve tüm gelişmekte olan ülkelerin kentlerinin
nitelik sorunlarına uzun süreli çözümler bulunamamasının en önemli
nedeni, yasal çerçevede yapılan çalışmalarda kentsel tasarım ölçeğinin
göz ardı edilmesidir.
Notlar:
1)Bu makale ilk olarak 24 Kasım 2001 tarihli Cumhuriyet BİLİM-TEKNİK
Dergisi'nde yayımlanmıştır (Sayı 766, sayfa 12-14).
2)Doğu Akdeniz Üniversitesi Mimarlık Fakültesi, Kentsel Araştırma
ve Geliştirme Merkezi Başkanı.
3)Sürdürülebilir kentleşme, genel olarak, kaynakların (hava,
su, toprak) kullanımında ekonomik yeterliliğin arttırılması, doğal
kaynak birikimlerinin korunması ya da çoğaltılması, gelişmelerden
elde edilecek kazanımların toplumsal eşitlik ilkelerine göre dağıtılması
ve gelecekteki gelişme olasılıklarının değerlendirilmesi gibi koşullarla
ilişkilendirilmektedir.
4)Burada, otomobil sahibiyetini ve kullanımını en aza indirgeyen
önlemleri kapsayan devlet politikası sayesinde ulaşım sorunsuz hale
getirilmiştir.
5)Konut alanları söz konusu olduğunda, bazıları, özellikle
manzaralı yerlerde, yüksek binada yaşamak isteyebilir; kentsel bağlamı
uygun olan yerlerde bunu sağlayan çözümler üretilebilir. Ancak çoğunluk
için, yatayda yüksek yoğunluğa sahip bir doku içinde, orta yükseklikte
(3-4 katlı) konutlar hedeflenmeli, ve bunlar çocukların rahatlıkla
oynayabileceği, kullanıcıların bir araya gelebileceği kent mekanları
ile ilişkilendirilmelidir.
6)Doğal kaynaklar söz konusu olduğunda ilk akla gelen, hem
yerleşim hem de bina ölçeğinde güneş enerjisinden yararlanılmasıdır.
Ne var ki, Türkiye'deki imar planlama uygulamalarında, kentlerin coğrafik
konumları nedeniyle büyük bir potansiyel olmasına karşın, bu konu
tamamen göz ardı edilmektedir.
7)Keleş, Ruşen & Hamamcı,
Can, Çevrebilim, İmge Yayınları, Ankara, 1998, 240.
8)Kentsel
Tasarım, uygulamada birbirinden kopuk olan Kent Planlama ve Mimarlık
disiplinleri arasında bir köprü işlevi görerek, yaşam çevresi oluşturma
bağlamında mekansal düzenlemeleri içerir. Ülkemiz kentlerinde yürürlükte
olan imar planları ise basitçe alan kullanımlarını, nicelik ile ilgili
yoğunluk standardlarını ve erişim (circulation) düzenlemelerini tanımlamaya
dayalı iki boyutlu düzenlemelerden ibarettir.
9)Buradaki denetim binaların yükseklik, kalınlık ve genel kitle
hacmı ile ilgili olup, mimari stil ya da detaylı tasarımları açısından
bir kısıtlama söz konusu olmayacaktır. |