|
Son
zamanlarda Mecidiyeköy'den Zincirlikuyu'ya giden yoldan geçtiyseniz
muhtemelen farketmişsinizdir: İstanbul'un yeni, modern siluetine
ilgi çekici bir bina daha eklenmekte. Henüz birkaç katı tamamlanmış
olmasına rağmen bittiğinde karşılaşacağımız sıradışı görünümünden
pek çok ipucu veren bu "iskelet" 100.000 metrekarelik
ve 25 katlık bir gökdelene ait. Eğrilerek yükselen fasadı, önde
binayı tutarmış gibi duran iki dev ayağı ile Tatko Plaza, tasarımından
yapımına dek Mimar Ali Bahadır Erdin ve başkanlığını yaptığı Ajans
Mimarlar tarafından ele alınmış. Tatko Plaza binasının bir diğer
ayrıcalığı da, heykeltraş Başak Günaçan tarafından yapılmış kendine
ait bir heykeli olması. Türkiye'de muhtemelen ilk kez bir "sanatsal
ifade"si tasarlanan binanın heykelinde ilk göze çarpan ise
bize bakan uzun saçlı iki kadın.
Tatko binasına bir heykel yaptırmak
nereden aklınıza geldi?
Ali Bahadır Erdin: Bu fikir
bir sohbet sırasında ortaya çıktı. Binanın ilk mimarî çalışma maketini
yapıyorduk. Kütlelerin formu, doluluklarla boşlukların dengesi,
projeyi oluşturan temel çizgilerin dinamizmi derken "Bu yaptığımız
bir heykel olsaydı nasıl olurdu?" sorusu gündemin ortasına
düşüverdi. Aslında zaman zaman yaptığımız projelerin, içinde yaşanan
heykeller olması gerektiğini düşünmüşüzdür. Mimarların, tasraım
açısından en özgür olduğu birinci gün çizilen eskizler, bir heykelin
ilk eskizleri gibidir. Binaların heykeltraşları olması, hep içimizde
yaşattığımız, belki de hep özlediğimi bir ütopya. Biz de kurguyu
tersine çevirip projemizi bir heykeltraşın yorumuna açmaya karar
verdik.

Bir heykel böyle sipariş edilebilir
mi?
Başak Günaçan: Türkiye'deki
heykellerin yaklaşık yüzde yetmişi, verilen bir konsept çerçevesinde
yapılıyor. Bu kimi zaman bir yarışma, kimi zaman da yine adı ya
da konsepti belirlenmiş bir anıt oluyor.
Ali Bahadır Erdin: Ama bir heykeltraşa
"Bizim bir mimarî projemiz var, onun heykelini yapar mısınız?"
diye sorulabilir mi? Bir binanın heykelinin yapılmasını istemek,
bunu bir sipariş olarak vermek yadırganacak bir şey olabilirdi gerçekten.
Projeye emek veren büro arkadaşlarımız, yakın çevrelerini devreye
soktular; arkadaşlarına konuyu açtılar. Üstelik heykelin çoğaltılabilir
olmasını istiyorduk. Kopyalarından projede emeği geçen mühendislik
bürolarına da verebilmeliydik.
Başak
Hanım, böyle bir istekle karşılaştığınızda ilk tepkiniz ne oldu?
Başak Günaçan: Mimarlarla ilk
karşılaşmamda bana şöyle dediler: "Bu binanın heykelleştirilmesini
istiyoruz. Nasıl yaparsan yap, ama senin heykeline bakanlar onun,
bu binanın heykeli olduğunu anlasınlar". Çizimleri elimle aldığım
ilk anda gözümün önünde beliren ne ise , açıkçası, sonuçlanan heykelde
o leke de kaldı. Ama başlangıçta bir hayli ürktüğümü söyleyebilirim,
çünkü bu çözümü olan, bitmiş bir işti bu. Önümde bütün hatları belirlenmiş,
ölçülüp biçilmiş formlar vardı.
Neydi bu binalarda gördüğünüz, fark
ettiğiniz?
Başak Günaçan: Devasa ikizler;
koruyucu iki savaşçı. Maskları olmayan iki sfenks. İçimdeki ses,
bana bu savaşçıların kadın olduğunu söylüyordu. Pencereler ve boşluklar
ise gözümde tamamen dokular gözümde canlandılar.
Ali Bahadır Erdin: Başak Hanım'dan
başka üç heykeltıraş arkadaşımızdan daha eskizler istemiştik. Onlar,
mimarideki market arayışına çok fazla paraleldi. Sanki projemizin
farklı versiyonlarıydı. Kısacası bir başka market gibiydiler. Başak
Hanım'ın fikri bizi müthiş rahatlattı. Biz maskları savaşçı olarak
algılamadık. Bizce onlar kucakladıkları mekânı seyreden, bu ikizlerde
yaşayan insanlar. Kütlelerin dokusu da beklediğimizce zengin ve
yalındı.
Bir mimar olarak bugünün İstanbul'unu
nasıl görüyorsunuz? Gökdelenlerin, cam kulelerin, dev alışveriş
mağazalarının yarattığı yeni siluet nasıl oluştu?
Ali Bahadır Erdin: Her şey bir
arz-talep sonucunda oluyor. Her coğrafya, kendine göre gereksinimler
duyar. Eğer yayılamıyorsanız, yükselmek zorundasınız. Yerel yönetimler
de bu tarz yapıları arz etmek mecburiyetini duyuyor.
Cengizhan Pehlivan: Şehrin dokusuna
mimarlar müdahale edemiyor tabii. Biz, ancak mimarca yaklaşımlarla
istenen yapıların formu üzerinde oynayabiliriz.
Ali Bahadır Erdin: Biz, bir
binanın bir şeyler ifade etmek istediğine inanırız. Binaların, yanlarından
geçerken size hissettirdiği duygu çok önemli. Estetik açıdan İstanbul'un
çok iyi bir silueti olduğu söylenemez. Ekonomimiz, ortaya bir sürü
bitmeyen, yarım kalan yapılar çıkarıyor. Buna rağmen eğer kontrollü
bir şehir planlaması yapmayı başarabilirsek, kentin daha güzel bir
görünüme sahip olacağını ümit ediyoruz.
Gönlünüzde
yatan İstanbul'un nasıl bir görünümü var peki?
Başak Günaçan: Ben olsam hiç
yüksek bina istemem, hepsinin boyunu kısaltırım.
Cengizhan Pehlivan: Bu pek mümkün
olmaz. Ama güzel bir İstanbul silueti yaratmak için gereken, her
şeyin alçak ya da yüksek olması değil zaten.
Ali Bahadır Erdin: Evet, önemli
olan kütlelerin bir ritminin olması. Bir de fonksiyonellik. Örneğin,
hiç yükseltmeyelim diye silolardan vazgeçmemiz mümkün değil.
Cengizhan Pehlivan: Aslında
siluetten daha önemli bir ölçek var dikkate alınması gereken: İnsan
ölçeği. Baktığınız noktadan her şeyi net algılayabilmenizi sağlayacak
bir peyzaj. Ama manzarada ne tür yapıların olacağını, ülkenin kültürü
ve ekonomik koşulları belirliyor.
Ali Bahadır Erdin: Ayrıca gecekonduların
bile kendine özgü bir havası vardır.
Cengiz Pehlivan: Yaşadığımız
yer, kültürümüzü yansıtıyor. Biz buyuz, burası ne Manhattan'a benzetilebilir,
ne de Hollanda'ya.
Ali Bahadır Erdin: İnsan ölçeğinden
de öte, tamamen ütopik bir ölçek var ulaşmak isteyeceğimiz. Ne biliyor
musunuz? Çocuk ölçeği! Şehirde çocuk ruhunu yakalayabilmek. Ama
gerçekler, insan ölçeğinde yapılara bile izin vermiyor, çocuk ölçeği
gerçekten bir ütopya. Ama sonuç olarak istediğimiz şey şu: Şehirler
insanları kucaklamalı; onları itmemeli. Gerek kullanılan malzemelerle,
gerek görsellikleriyle, her şeyiyle "merhaba" demeli bize.
Marie Claire Maison
- Nisan 2001
|