|

Yakup Kadri ile Ahmet Hâşim gençlik yıllarında
oturur, 'müşterek hayat geçirecekleri' bir 'ev' hayali kurarlar
ki, akıllara durgunluk verir. Bir cennet köşkünden farksız bu saray
yavrusunun, İstanbul'da Göztepe kıyılarında veyahut İzmir'de
Karşıyaka rıhtımında olması muhtemeldir. Büyük bir bahçenin
ortasında, asırlık ağaçların arasında geniş bir mekan olacaktır
beylerimizin evi. Yerle beraber, bir katlı, yayvan bir ev... O kadar
çok odası, o kadar geniş holleri, o kadar girintili çıkıntılı
dehlizleri olacaktır ki, evin içinde günlerce birbirlerine rast
gelmedikleri; birbirlerinin sesini işitmedikleri zamanlar
geçecektir. Zaten evi o tarzda döşeyecekler; öyle akustik ve
aydınlık tertibatı alacaklardır ki, burada kendilerine hizmet eden
kırmızı takkeli ve aba terlikli hizmetçiler birer hayalet, birer
gölge haline gelecek, ayak sesleri hiç duyulmayacak ve daima yan
karanlıkta kalan yüzlerinden genç mi, ihtiyar mı oldukları
anlaşılmayacaktır. Oldu olacak, yerleri de adamakıllı yumuşak ve
kalın halılarla döşeyecekler; her yana, her biri bir sofa kadar
geniş ve derin divanlar koyacaklardır. Ve hazretler, bunların
içinde hâlis ipekten Çinli kimonolarına bürünüp, keskin kokulu
çaylarını yudumlarken birbirlerine öteki âlemlerden gelir gibi bir
sesle birtakım maveraî şeyler söyleyeceklerdir. Eee, bu cennet
yuvasında ne mi yapacaklardır? Tabii ki edebi meşguliyetlerde
bulunacaklar, arta kalan zamanlarında da Hâşim, nadir biblolar bulup
onları tasnif etmekle, Yakup Kadri de bahçede birtakım egzotik
çiçekler yetiştirmekle meşgul olacaktır. Hatta hatta Yakup Kadri,
keyif için ara sıra çekecekleri haşişleri bu çiçekler arasında
kendi elcegiziyle yetiştirecektir. Bunları çubuklara doldurma işi,
Hâşim'in uhdesinde olacaktır. Akşam yemeklerini müteakip, o sessiz
hizmetçiler önlerine tepsileri koyup çubuklannı ateşledikten sonra
yavaşça çekilecekler ve bizimkiler, karşı karşıya o geniş divanlara
gömülü birer Buda heykeli gibi hareketsiz dalıp gideceklerdir. Eh,
böyle bir günün, şiirle tamamlanması icap eder ki bu da Hâşim'e
yakışır. Şairimiz, Henri de Regni-er'den çok sevdiği içli bir şiiri,
akşam duası niyetine, bir eski Yunan kâhini gibi ağır ağır okuyacak
ve gece, böylece sona erecektir. Söylemeye ne hacet, bu onlann
yirmili yaşlarda kurdukları bir gençlik hayali olarak hatıralar
arasında kalmış, Yakup Kadri, ancak Hâşim'in ölümünden sonra bu
hayali yazıya atarabilmiştir. Onların, bir faniye ancak cennette
nasip olabilecek hayalleri bir yana, her şairin ya da yazı adamının
şöyle asude, aydınlık, şirin bir ev hayali hep olmuştur. " Şu fakir
mahallede bir göz evim olsaydı / Nasıl sevinç içinde çıkardım şu
yokuşu." diyen Ziya Osman Sa-ba'nın Allah'tan tek istediği, küçücük,
şirincik bir evdir. Köşklerde, yalılarda gözü yoktur onun, tek
istediği, üzerinde anasının duası dolaşıp duran, "Bir çift küçük
odası, avuç içi sofası" olan minicik bir evdir. Ziya Osman, kendi
parasıyla asla böyle bir eve sahip olamayacaktır; ama Rezzan Hanımla
evlendikten sonra kayınpederinin kendilerine tahsis ettiği ahşap,
cumbalı evlerinde mesut bir hayat süreceklerdir. Fikret'in
Âşiyan'ını saymazsak şairler arasında galiba en görkemli eve sahip
olan, Faruk Nafiz Çambbel'dir. 'FÎan Duvarları' şairinin,
Akıntı-burnu sırtında, Boğaz'a nazır harikulade bir köşkü vardır.
Var olmasına vardır; ama öyle kolay elde edilmemiştir o köşk. Uzun
yıllar öğretmenlik yapan, onlarca kitabı basılan ve üç dönem de
milletvekilliğinde bulunan şairin varidatına eşi Azize Hanım'ın
emeklilik ikramiyesi de eklendiği halde köşkün parasını yine
denkleştirememişler, içinde otururken de bir hayli borç ödemek
zorunda kalmışlardır. Çalıkuşu yazan Reşat Nuri de Levent'teki
şirin mi şirin villasını taksitle alabilmiştir. Reşat Nuri,
dudaklarından hiç eksilmeyen sigarası ile bu şirin villanın
bahçesinde gezinir, bir köşeciğine kurduğu küçük kümeste de tavuk
beslermiş.
Necatigil: Evi dar, dünyası geniş...
Edebiyatımızın 'ev'den en çok söz açan şairi
Behçet Necatigil ise ne bir köşke ne de villaya sahip olabilmiştir.
Şu fani dünyada onun payına, Beşiktaş'ta orta halli bir apartmanın
dördüncü katında bir dairecik düşmüştür. Küçücük bir salon,
küçücük bir yemek odası ve daracık bir koridordan sonra ulaşılan
oda, Neca-tigil'in 'küçük' dünyası... Selim İleri'nin anlatmasına
göre, bütün duvarlanm kitapların doldurduğu bu odada şiirler, radyo
oyunları, yazılar, çeviriler, mektuplar nefes alıp vermektedir ve
bunca kalabalıkta her şeyin yeri bellidir. Necatigil, dakikasında
aradığını buluyordur. Yazarların, şairlerin evlerinden söz açılır da
Sait Faik'in Burgazada'daki Köşküne uğramadan geçilir mi? Daha
bahçe kapısından girmeden sizi hikayecimizin annesi Makbule Hanım
karşılayacaktır. Dünyada bütün emeli oğlunun saadeti olan Makbule
Hanım, kendi elceğizleriyle dayayıp döşediği köşkü her daim bir
gelin evi gibi temiz ve mamur tutmuştur. Sait Faik, babasının
ölümünden sonra annesiyle birlikte yazlan bu köşkte, kışlan da
Şişli'deki apartmanlannda geçirir. Burgazada'daki köşk, hakikaten
her dünyalının aklım başından alacak bir güzelliğe sahiptir. Üst
katların balkonuna çıktığınızda, Marmara'nın mavi sulan önünüzde
çarşaf gibi yayılmakta ve insanı mütemadiyen hayallere, yazıya ve
şiire çağırmaktadır. 1964'ten beri müze olan köşkü gezerken her
adımda temiz ve titiz bir anne ile bohem bir yazı adamı olan oğlunun
hatıralarına tesadüf edersiniz. Köşk ne kadar çekici, insanı
evcilliğe çağıran bir mekan olsa da Sait Faik sokakların adamıdır.
Onu aradığınızda o güzelim balkonda pineklerken değil, bir deniz
kıyısın-.. ' da, bahçe aralannda yahut İstanbul'da Taksim parkında
gezinirken bulursunuz. Ne de olsa o bir 'ev' adamı değil, sokak
adamıdır.
Bütün bunlardan sonra sevgili okur, size
'Hiroşima Sevgilim'in yazarı Marguerite Du-ras'ın, benzerine ancak
cennette rastlanabilecek muhteşem malikanesinden söz açmalıyım ki
yazar evi ne demekmiş anlayın. Nea-uphle - le Château'da, uçsuz
bucaksız bir bahçe içindedir Duras'm evi. Bahçede bin yıllık
ağaçlar, akla hayale gelmedik meyve ağacı ve bir göl (evet bir göl)
vardır. Duras, yalnızca gönlüne göre yazı yazabilmek için satın
almıştır burayı. Hem de bahçe kapısından girer girmez karar
vermiştir almaya. Evine yerleşir yerleşmez de yazmak için arayıp
durduğu yalnızlığı bulmanın coşkusuyla gece gündüz kâh odalarda kâh
salonda kâh göle karşı, güller, çiçekler meyveler arasında ha bire
delire-siye, çıldırasıya yazmıştır yıllar boyunca. Zaten insan
böyle bir evde çıldırasıya yazmaz da ne yapar! Marguerite Duras'ınki
gibi bir eve asla sahip olamayacağını düşünmek, insanı fena halde
bedbaht ediyor. En iyisi mi, Naca-tigil'i örnek alıp küçük daracık
bir evde geniş, ışıklı bir dünya kurmanın çaresine bakmalı...
Turkuaz Teneffüs - 3
Ekim 2004
|