|

.Hergün
kent hayatının kaosunda birbirinin aynı, içsıkıcı, karamsar hayatlar yaşıyoruz.
.Hergün kıymetli
saatlerimiz trafikte harcanıp gidiyor. Sıkış tepiş otobüslerde, yıkanmayı
zul addeden birinin koltuk altında ulaşmaya çalışıyoruz işimize. Allah
gibi korktuğumuz minibüs şoförünü sinirlendirmeden inip biniyoruz minibüse
ve kısa mesafe olduğu halde bizi arabasından indirmediği için şükran duyuyoruz
taksi şoförüne. .Ekonominin
kötü gidişi yüzünden hergün daha az satış yapıyoruz, daha az kazanıyoruz.
Patronumuz, hükümetin verdiği memur zamlarını bahane ederek reel enflasyonun
altında zamlar veriyor. Üstelik de, bunu kendi arabasını piyasanın en
pahalı arabasıyla değiştirdikten, milyon dolarlık yeni evine taşındıktan
sonra, hem de yüzü kızarmadan yapıyor. Ve müşterimiz enflasyona rağmen
her ay fiyat kırıyor. Ama onunla yüzleşemiyoruz, çünkü bizi işten atacak,
malı başka yerden alacak güç onda ve yeni iş, yeni müşteri bulacak güç
bizde yok. Onun için her ay daha da geciken maaşlarımızı, ödemelerimizi
aldıktan sonra duyduğumuz ferahlama duygusuyla her seferinde, içimizden
küfürler yağdırarak da olsa, gülümsüyoruz patronumuza veya müşterimize.
.İnsanlar birbirine
gittikçe daha az tahammül gösteriyor. Birlikte rakı masasına oturabileceğimiz
beyefendinin içinden zorba bir kent hıyarı çıkıyor trafikte ve altındaki
88 model şahinle veya 2001 model ciple arabamızın önüne atlıyor. Uyarmaya
kalktığımızda ise arasından inip üzerimize yürüyor. Evrim sürecini tamamlamamış
bu adamın belindeki, muhtemelen ruhsatsız silaha bakarak, bu adama karşı
kendimi korumak için yasal bir silah almaya kalksam başıma neler gelir
acaba, diye düşünüyoruz. Biraz ileride bir taksi ile bir otomobil çarpışıyor
ve taksici elinde levyeyle dışarı fırlıyor. Buna karşın diğer şoför gidip
bagajından baltasını alıyor. Trafik ilerlediği için üzerimize yürüyen
adamla birbirimizi unutuyoruz ve ilerlemeye başlıyoruz. Birbirine saldıran
adamların yanından geçerken iyice yavaşlayıp arabaların hasar durumunu,
adamların psikolojilerini değerlendirmeyi ve yorumlamayı ihmal etmiyoruz
ama; ondan sonra gazlıyoruz ileride açılan trafikte.
.Asgari
ücretin aylık net 102 milyon olarak duyurulduğu bir ortamda, çocuğunun
yemesi gereken yumurta ile içmesi gereken sütün parasını otomobil taksidi
olarak yatırıyor babası. Bu arada minibüsle eve gelirken cep telefonundan
eşi arıyor ve eve üç ekmek alması gerektiğini söylüyor. Şehriye çorbasıyla
ıspanak yemeğini yanına katık yapmak için. Karısı şikayet etmiyor, çünkü
o da temizliğe gidip kazandığı parayla gazeteden arkorok yemek takımı
ve longvey bavul seti biriktirmektedir. Güne gelen misafirlerine rezil
olmayacaktır böylece ve tatile, köye gidecekleri zaman hazır olacaktır
bavulları.
.Bütün algılarımız
bu mantık ötesi, gerçek dışı dünyayla dolu olduğu halde eve geliyoruz
akşam ve boğazımızda büyüyen bir düğümle akşam haberlerini dinliyoruz.
Peşinden onca süre koştuğumuz, peşimizden onca süre koşan sevgili eşimize
bir gülümseme bahşedecek enerjimiz olmadan. En fazla onbeş dakika süren
yemeğimizden sonra koltuğumuza yerleşip futbol maçı veya yerli dizi veya
yabancı film, artık keyfimiz neyi istiyorsa onunla akşamımızı bitirmeye,
yarını beklemeye hazırlanıyoruz.
.Evimizde
hala gerçek olan, mantıklı ve keyifli birşeylerin varlığını unutuyoruz
çoğu zaman. Kızımız evlenirken, kedimiz yaşlılıktan ölüverdiğinde, evimizi
taşımadan hemen önce kafamıza dank ediveriyor. Bütün bu zaman boyunca,
ayrılırken gözümüze yaşlar dolmasına sebep olan, hayatımızın bu kıymetli
parçasıyla yaşayıp giderken biz neredeydik acaba? Yıllar boyunca beraberliğin
keyfini çıkarmayı biz unuttuğumuza göre, çıkaran kimdi? Fotoğraf albümümüzü
çıkarıp bakıyoruz. Ve kendimizi o fotoğrafların içinde buluyoruz hep.
Hatırlıyoruz, demek ki oradaydık.
|
|
İşte,
doğana kadar dokuz doğurduğumuz oğlumuz veya kızımız. Şu anda kaç
yaşında olursa olsun ilk gülücüğü, ilk agusu, kahkahası, ilk adımı
hala içimizi titretmiyor mu hatırlarken? Şu yaşında, yaptığı şeylerin
yüzde seksenini yanlış bulurken, okulda aldığı iyi bir not, o çok
yakışan gömleğiyle ne kadar yakışıklı göründüğü, güzelliğiyle okulun
bütün erkeklerinin başını döndürmesi bizi gururlandırmıyor mu? Dünya
üzerinde yaşadığı seneler boyunca çocuklarımızın bize verdiği keyif
dakikaları sayılabilir mi? |
Daha bebekken verdiği keyfi bilerek yaşamayı becerebildik mi
acaba? Şu anda verdiği keyfi yaşamayı becerebiliyor muyuz?
Veya
kedimiz, köpeğimiz, muhabbet kuşumuz, kanaryamız. Anlık bir
kararla edinmiştik onu. Evde köpek beslemeye oldum olası karşı
olduğumuz halde. Uzun zaman, onun satıldığı yerin önünden geçerken,
orada satılan hayvanların sevimli yüzlerine bakarken, onlarla
beraber yaşamanın vereceği keyifler değil, içerdiği zahmetler
aklımıza gelmişti. "Her gün gezdirmek gerekir şimdi onu. Ya
evi batırırsa?"
|
 |
|
"Bütün
evi kedi kokutacak. Hem Ayşe Hanımların kedisi bütün kanepeleri tırmalayıp
mahfetmiş." "İşin yoksa kafes temizle, yere saçılan yemleri süpür. Üstelik
sevilmez, ele gelmez."
.Sonra bir gün
geçerken O'nu görmüştük. Yüzümüze bakmıştı. Daha yavruydu o zaman ve bakışları
çaresizliği, yalnızlığı, korkuyu yansıtmıştı. Daha ne yaptığımızı düşünmeden,
elimizde onunla eve giderken bulmuştuk kendimizi. O an ki tatmin olmuşluk
duygusu hala içimizde değil mi? Onu her gün gezdirirken ya da çiş kutusunu
değiştirirken, dağıttığı yemleri süpürürken, verdiği zahmeti kaç kere
düşündük, keyfi kaç kere? Dışarıdaki dünyanın bütün olumsuzlukları o kucağımızdayken
aklımızdan uçup gitmedi mi?

.Veya
evimiz, çiçeğimiz, yeni aldığımız açılır kapanır kanepe. Kimimiz daha
öğrenci iken kavuşmuştu ilk evine, kimimiz evlendikten sonra. Her durumda,
ilk mobilyamızı alırken ne garip hisetmiştik kendimizi. Öğrenci evine
aldığımız, içinde uyuyacağımız yatağın fiyatı en önemliydi bizim için,
çünkü ailemizin bize ayırdığı bütçe küçüktü. İlk kanepemizi ikinci el
almıştık da, renginin uyumsuz, oturmasının rahatsız olması hiç önemli
gelmemişti.
.Ama
evlenirken kurduğumuz eve ne kadar önem vermiştik! Çünkü artık "düzgün
bir aile evimiz" olmalıydı. Hem, zaten ailelerimiz mobilyalarımıza daha
çok para harcıyordu. Bu yüzden, daha sonra farketmiştik, ilk "düzgün"
evimiz bizim zevkimizden çok ailelerimizin zevkini yansıtmıştı. E, şimdi
kullandığımız herbiri farklı renkte koltuklar ile, kendi boyadığımız sehpalarımızı
o zaman satın almaya kalksak ne çok "büyük tavsiyesi" dinlerdik! Kendi
zevkimiz eve yavaş yavaş yerleşmişti. Mobilya çarşılarında, bit pazarlarında,
evde ahşap boyayarak geçirdiğimiz haftasonları sonucunda. Sonra, benjamini
doğru yere yerleştirmek için kaç kere yer değiştirmiştik. Salondaki renk
uyumunu sağlamak için ne çok mobilyacı, kumaşçı gezmiş, ne çok boya karışımı
denemiştik! En son moda metalik sehpanın fiyatını öğrendiğimizde dudağımız
uçuklamıştı da, mahalledeki mobilyacıya yemek masasıyla aynı renkte yaptırdığımız
sehpayı boyamıştık, bir kutu boya masrafına. Hele açılır kanepe? Bu sene
çıkan kumaşların desenleri ne kadar hoştu da, hangisini seçeceğimize bir
türlü karar verememiştik. Açılma mekanizmasının bu kadar kolay kullanılması,
teknolojinin bu şekilde işlerimizi kolaylaştırması nasıl hoşumuza gitmişti.
Ya satıcının, sözleşmeyi hazırlarken, garanti belgesinin içerdiği servisleri
ve kolaylıkları açıklaması?
.Belki
caddede tepemize çıkan adam bizi adamdan saymıyordu, ama en azından birşey
satın alırken bizi adamdan sayacak bir satıcıyı seçme özgürlüğümüz vardı.
Belki devlet, vergilerimizi yol, su elektrik olarak geri döndürmesi gerektiğini
unutmuştu da yolsuzluk, batık bankalar, yiyici müteahhitler olarak geri
döndürüyordu, ama şu mağazada ödediğimiz paranın her kuruşunun karşılığını
alıyorduk. Bizi kandırmaya çalışan satıcının artık yüzüne bile bakmıyorduk.
.Şimdi, salonumuza
göz gezdirirken gördüklerimiz keyiflendiriyordu bizi. Çünkü bizi keyiflendiren
hemen her şey gibi, evimiz de artık bizim yaratttığımız, geliştirdiğimiz
bir şeydi. Yaratıp büyüttüğümüz çocuğumuz, büyütüp eğittiğimiz köpeğimiz,
yetiştirdiğimiz çiçeğimiz gibi; kendimiz için kendi yarattığımız evimiz.
Ne şanslıydık ki, "güzelin", "keyiflinin" tek boyutta tanımlanmadığı,
modanın yalnızca bize yeni alternatifler sunduğu bir dönemde yaşıyorduk.
Koltuklarımızı basmayla da kaplasak, birinci sınıf deriyle de, yalnızca
bizim keyfimizdi önemli olan, ve bakınca bize keyif verip vermesiydi.
.Böylece dışarıdaki
mantık ötesi, gerçek dışı dünyadan evimize sığındığımızda, en kötü kabuslarımızı
- trafiği, patronu, ekonomiyi, müşteriyi - unutup kendi keyiflerimizi
yaşama olanağımız oluyordu. Eşimize duyduğumuz aşkı, oğlumuzu kuvözde
ilk görüşümüzü, köpeğimizin yalvaran gözlerle ilk bakışını, öğrenci evimize
ilk taşınışımızı hatırlama olanağımız oluyordu. Ve, her ne kadar yaşamın,
kendini devam ettirmek dışında bir anlamı olmadığını bilsek de, bizim
bulunduğumuz katkılar ve yaptığımız yaratılar ile, yaşamaya değdiğini
hissetme olanağımız oluyordu. Ve sonuç olarak, gerilim altında geçen bir
günün sonunda keyifli geçen birkaç saatimiz.
.Tabii farkına
varacak enerji bulabilirsek. Ve sonra maç, film, dizi bitiyor. Kızımızın
odasının ışığı hala yanıyor. Biz onun ders çalışıyor olduğunu varsaysak
da, sevgilisiyle telefonda konuştuğunu biliyor içimizde birşey. Bugünlük
aldırmıyoruz. Eşimiz oturduğu koltukta uyuyakalmış. Uyandırıp, artık yatmak
gerektiğini söylüyoruz. Yatakodasına geçerken kedimiz de bizimle geliyor,
eşimizin yastığı ile kendi yastığımız arasına kıvrılıp, mırıldanarak uyumak
için. Yanından geçerken benjaminin yapraklarının uçlarının sarardığını
farkediyoruz ve yarın sabah sulamayı unutmamayı not ediyoruz aklımızın
kenarına.
.Sabah
kalkar kalkmaz televizyonu açıyoruz ve kahvaltımızı haber dinleyerek yapıyoruz.
İlk haber, kötü giden ekonominin düzeltilmesi için konan vergiler hakkında.
.Hergün
kazandığımızdan daha çoğu elimizden alınıyor vergi olarak. Hergün daha
az adamdan sayılıyoruz...

|