|
Günümüzde artık, mahalle
kavramı yok edilerek yerine birbirine sırtını dönmüş, yabancılaşmış,
soğuk taş sütunlar halinde yan yana dizilmiş dikey binalardan oluşan
siteler türetiliyor. Ne tarihi kent dokusu ne de ''SİT'' uygulamaları
bu tür oluşumları önleyememektedir. Cumbalı evlerle çevrelenmiş
o ''arnavutkaldırımlı'' sokaklar tarihin derinliklerinde kaybolup
gittiler.
Bir iki eski sokakta,
tek tük kalan o tahta (ahşap), yarı kambur, başı öne sarkmış, kışın
bacasından ince belli dumanların eksik olmadığı konaklar da, son
yangınlarla yok olup gittiler. Oysa onlar mahallemizi süsler, geniş
avlulara açılan tarihi kapılarıyla, gül kokulu bahçeleriyle, fesleğenlerin
sarktığı balkonlarından yüreklere insan sevgisini, insan sıcaklığını
doldururlardı...
Bugünlerde ise mahallemizi
süpermarketler istila etti. Bütün eski ve tarihsel yapılar birbiri
ardına devrilerek yok edilip yerlerine kaba görüntülü dev kutular
yapılıyor (inşa ediliyor). Süpermarket adı verilen bu yapılar, mahallemizde
ne kadar kıskançlıkla korumak istediğimiz güzellik varsa yıkıp yok
ediyor...
Bize birer tüketim tuzakları
olarak kurulan bu süpermarketlerde, çılgınca tel arabaları tıka
basa doldurmak için manyetik kartı kullanıyoruz. Bilmiyoruz ki bu
alanlarda, konuşmayan, birbiriyle iletişim kuramayan, sessiz birer
robota dönmekteyiz; ağzı kilitli tüketim köleleri durumuna dönüşmekteyiz!..
Birer tüketim sarhoşu olup gerekli gereksiz elimizi attığımız her
şeyi arabaya doldurmaktayız... Satın alma tutkumuzun doyumuna yoğunlaşmaktayız.
Buralarda ne bir dostumuzla, şöyle bir iki dakikalık söyleşi yapar,
ne de birbirimizle karşılıklı saygı ve sevgi kurarız!..
Bütün yüzler gergin, borç batağına
saplanmanın ezikliğiyle bankaların manyetik alanlarına zincirlenir,
bir de üstüne üstlük kuyruklarda sıra için birbirimizi yediğimiz
olur... Örümcek ağına düşen kelebekler gibi, yeni bir yaşam felsefesiyle
bundan sonraki yaşamımız artık, taksit sarmalına takılı kalarak
geçip gidecektir. Ülkemize gelen turistlere özenip duracağız; yurtdışına
çıkmak bize hayal olacak... Güzel günlere ulaşmak bir düş olarak
kalacak... Bizler, hep banka kuyruklarında borç ödemek için ayları,
yılları ipe dizer gibi dizeceğiz. Kurtulmak için çabaladıkça yeni
borçlara gömüleceğiz. Oysa, bize ''tüketim virüsü'' nün aşılandığının
farkında değiliz!.. Dünyanın ''global devleri'' özenerek bezenerek,
yıllarca kafa patlatarak, nice bilim adamını seferber ederek bu
tuzakları bize hazırladılar.
Ceplerimizden nakit para çıkmadığı için,
sanki bedava alıyormuşçasına ne gördüysek arabaya indiriyoruz. Canımızı
yakan hesap kesim cetvelleri, posta kutusunda elimize geçtiğinde,
kanımızın donduğunu, işte o an, bitmeyen ödemeler tuzağına düştüğümüzün
ayırdına varırız. O tarihten sonra arabamızı eskisi kadar gelişigüzel,
cesurca dolduramayız. Anlarız ki biz, tatlı bir düş evrenine çıkarılmışız,
yaşantımıza ipotek konulmuş. İşin o kadar kolay olmadığı kafamıza
dank ediverir. Sahte bir dünya önümüze konulmuş, sanal bir ortamda
her istediğimize kavuşmamız istenmekte!.. Ama bütün paramıza ve gelecek
zamanlarımıza zincir çekilmekte... Tutsak alınıp birer tüketim kölelerine
dönüştürülmekteyiz. Artık bundan böyle kolay kolay istediğimizi alamayacağız,
istediğimiz kadar harcayamayacağız. Alın terimiz, göz nurumuz ''kredi
faizi'' ne akacak. Daha çok ''artı değerler'' üretip iliklerimize
kadar sömürüleceğiz; ne geleceğimiz ve ne de çocuklarımızın yaşamı
borç batağından kurtulabilecek. Hayatımız ipotek altına alınmış olarak
yaşayacağız bu yeni ''manyetik'' dönemde... İşte, bu kartın bizi ne
denli çekim alanında erittiğinin bilincine varıp ''mahalle bakkalımız''
ı geri istesek de bir anlamı kalmayacak.
Modern toplum bu mu olmalı idi?.. Çağdaşlaşma
bu mu? Milyonlarca insan, ''manyetik köleler'' şekline dönüştürülerek,
tüketim tezgâhlarında sevgiden saygıdan uzaklaştırılarak sadece kredi
harcaması yaptırılan robotlar haline mi dönüşmeliydi?.. Mahallemizin
bakkalını, manavını, kasabını, öbür komşularımızı içine alıp yutuveren
süpermarketler, bizim o eski güzel dostlarımızı işsiz bıraktınız,
onlardan bizleri uzaklaştırdınız, bizim sevgi dolu, vefa dolu, o erişilmez
dostluğumuzu yıkıp attınız!..
Mahallemizde, haftada
bir kurulan semt pazarlarımız da şimdilerde tehlikede. Yavaş yavaş
onlar da tarihe karışacak. Çünkü paramız kalmadı artık, ''manyetik
yaşam'' la borca battık; oysa biz, pazaryerlerimizde nakit harcama
yapar, onun için de borç nedir bilmezdik, ayağımızı yorganımıza
göre uzatırdık. Kredili yaşam uzaktı buralara. Bu nedenle de bütçemiz
denk, başımız dinç olurdu. Semt pazarlarında az alır, öz alırız.
Sebzenin, meyvenin ederi (fiyatı) hiçbir zaman tek olmaz, daima
bir esneklik, pazarlık payı bulunur; herkes daha ucuzunu birbirine
haber verir; gerçek alışveriş yapar. İşte buna ''pazar ekonomisi''
denebilir ancak. Seçme hakkı ve çeşitlilik olur, onlarca kurulu
tezgâhta hem daha ucuza alma olanağı ve hem de bir ürünün çok çeşidi
bulunur. Pazarlık yapılarak oluşan bir ''pazar ekonomisi'' . Oysa
süpermarket ekonomisi ''tekel'' yaratmakta... Seçme hakkı vermediği
gibi seçenek de sunmamakta. Semt pazarlarında renkli bir hava oluşur,
her tarafta konuşan, daha iyisine, ucuzuna çağrı yapan satıcı dostlarımız,
yaşamı bizimle paylaşır, içimizden birileri gibidir, onlar. Mahallemizin
bütün sakinleri orada buluşur, dostluklar sürer gider. Semt pazarlarında
alışveriş, ''sosyal iletişim'' olgusuna dönüşür.
Yaşamın canlı renkleri
tüm yüzlere yansır, yaşamdan canlı bir kesit çizilir buralarda.
Mahallemizin bakkalı, manavı, kasabı, kundura tamircisi, berberi,
kuruyemişçisi, kâğıt helvacısı, bozacısı, şıracısı artık yoksunuz?..
Uzun bir süredir geçmeyen yoğurtçular, sucular!.. Sizleri özlüyoruz.
Şu tüketim tuzakları bir bir döşeniyor mahallemize.
Birkaç günde kuruluveren
prefabrike marketler zinciri; çeşit çeşit, çekilişli, kuponlu her
türlü göz boyamacılık... Ne pazarlık şansı var, ne de seçme olanağı!..
Standda, reyonda ne bulduysan onu alabiliyorsun. Optik okuyucular
fişleri dolduruyor ve kredili yaşam oluşuyor. Oysa mahalle bakkalımızda
pazarlık yapabiliyor, deftere yazdırabiliyor, hatta çok dar zamanlarımızda
borç para bile alabiliyorduk. Onu yıllardır tanırdık; içimizden
birisi gibi idi, o. Dertleşir, pahalılığı tartışır, siyasileri eleştirir,
ahkâm keser, felsefe yapardık ara sıra da... Anlayacağınız yaşam
mercek altına alınırdı bizim mahalle bakkalımızda. Bu süpermarketler
dönemi ile bizim konuşmayan, gülmeyen sosyal birey olmaktan çıkmamız
mı isteniyor?.. Kuzular gibi sıralarda ömür tüketmemiz mi öneriliyor?..
Sadece sandığa giren figürler mi olmamız amaçlanıyor?.. Parası olmayanın
siyaset yapamadığı, siyasal parti kurmanın korkunç sermaye istediği
bir demokrasi, sadece ''sandık demokrasisi'' , sür git devam mı
edecek?.. Artık bütün bunları anlamamak için saf olmak gerekir.
Bizlerin, sunulana rıza göstermemiz istenmekte. Ne alacağımıza,
nasıl alacağımıza, nereden alacağımıza bizim adımıza karar verenler,
işleri projelendirmekte, tuzakları döşemekte...
Bizleri birbirimize
kazandıran, iki çift laf etmemizi sağlayan, yani düşünceyi keşfetmemize,
felsefe yapmamıza ortam hazırlayan mahalle bakkalımızı geri istiyoruz!..
Cumhuriyet - 11 Mart
2001
|