|
Bahar
modasını gördün mü? Herkes hippi olacak çok şık, rengarenk... Vanilla
Sky'ı izledin mi? Senaryo çok dağılmış... Sence gençler niye intihar
ediyor?" gibi sorularım karşısında eve telefon açtı ve "Fatma
Hanım köftelere yeşil biber de koy!" dedi
A aa, bu hafta olmaz! Önümüzdeki 10
gün, benim için çok yoğun bir dönem" dedi Leyla. Nişantaşı'nın
en havalı öğle yemeği adreslerinden birinde, en civcivli vakitte,
spagetti yiyoruz... Müşterilerin yüzde doksanı kadın. İki grup var:
Pantolon ceketleriyle, sakin sakin gelip, kısa, hızlı öğle yemeği
toplantıları yapan iş kadınları, ve koşarak restorana girip, vakitsizlikten
şikayet ederek oturan, uzun yemekler yiyen, yine alelacele çıkan
somurtkan ev kadınları.
ÇALIŞAN KADINLAR, ÇALIŞMAYAN KADINLAR...
Çalışan bir kadının nedense vakti daha
boldur. Sizi, iki toplantı, bir bütçe görüşmesi, bir kokteyl parti,
alışveriş, ve yarım mülakat arasına sıkıştırıverir.
Oysa bir ev kadını "O gün doluyum,
manikür yaptıracağım" der mesela!
Ev kadınları yarım saatlik işleri,
bir bütün güne yayma eğilimindedirler.
Erzak alışverişi, saç kestirme, arkadaşla
kahve içme, evdeki musluğun tamiri, onlar için tam-günlük işlerdir.
Ev kadınlarının telefon konuşmaları
da uzun sürer. "Ne yaptın bugün" sorusuyla karşı karşıya
kalan bir iş kadını, gününü "Bildiğin gibi" diyerek özetlerken,
sesinde bir an önce sadede gelmenizi rica eden bir uyarı tonunu
da hissettirir. Ev kadını ise anlatmaya başlar: "Sabah kalktım.
Kahvaltı ettim. Kahvaltıda artık sadece yumurta yiyorum. İlginç
bir rejime başladım. Onu da anlatacağım. Fakat bu bizim yeni kadın,
yumurtayı bile doğru dürüst yapamıyor. Geçen gün..." Sohbet
böyle başlar. Detaylar, tekrarlar ve şikayetlerle örülerek, sonsuza
dek devam edebilir.
(Tabii ki belli bir kesimden söz ediyorum.
Siz tarla sürüp, çamaşırınızı külle derede yıkayan, ekmeğini kendisi
yapan bir kadın olabilirsiniz. Ama o zaman zaten bir çalışan kadınsınız
demektir.)
Öğlen yemeği yediğim Leyla, 90'lı yıllar
boyunca dergi çıkarırken, bir yandan gece hayatının altını üstüne
getirmiş, aynı dönemde gazetelerde yazı yazmış, boş zamanlarında
bir sanatçının menajerliğini yapıp, kalan vaktinde de hobi olarak
fotoğraf çekmiş bir arkadaşım. Yeni milenyuma girerken evlenip,
2000'de bir de çocuk yapınca, ortalarda görünmez olmuştu.
Onu, bir "freelance" yazı
işi teklif etmek için aradım. Randevuya gecikerek, ve nefes nefese,
hiçbir şeye vakit bulamadığından şikayet ederek geldi. 90'lı yılların
acar gazetecisi, gece hayatının kraliçesi Leyla, ev kadını olmuştu!
Evİm, güzel, sIcak, uyuŞuk evim
"Ev" çok güçlü bir şeydir.
Sıcaktır, yumuşaktır, güzel kokar. Tanıdıktır, güvenlidir, yapışkandır,
şirindir. Size çok aşık, pek işi gücü de olmayan bir sevgili gibidir.
Aranızdaki ilişkiyi belli bir mesafede tutmazsanız 24 saati sizle
geçirmek ister. Uyuşturucu özelliği vardır. Alışır gidersiniz. Bütün
vaktinizi birlikte harcarken, bir de bakarsınız kuralları o koymaya
başlamıştır.
Grip olduğumda anladım bunu.
Beş yaşından beri hafta ortaları evde
oturmamış biri için, ilginç bir deneyimdi.
Önce sıkıntıdan patladım. Dayanamayıp,
ateşli ateşli, oturup çalıştım.
İkinci gün, fotoğraf albümü yerleştirme,
tabloların yerini değiştirme, giysilerimi elden geçirme, daha önce
okuyamadığım Susan Sontag'ın fotoğrafçılıkla ilgili kitabına başlama
gibi, daha hafif aktivitelere giriştim. Akşama doğru hedeflediklerimin
yarısını bitirip, kalanını ertesi güne erteledim.
Üçüncü günü sütlaç yaparak geçirdim.
Tam kitabı elime alacakken, akşam oldu.
Dördüncü gün kendimi biraz bitkin hissettim,
ve genellikle televizyon seyretmeyi tercih ettim.
Beşinci gün saçımı taramak bile yorucu
bir iş gibi gelmeye başladı.
Bir iş kadını için büyük lüks olan
her şeyi yapmaya başladım: Üşendim, erteledim, vazgeçtim.
Yavaşladım. Miskinleştim. Ve ev beni
yuttu!
Milan Kundera'nın "Yavaşlık"ı
gibi, durup farketme, daha önceleri görmediğin şeyleri görme manasında
iyi bir yavaşlık değildi ama bu. Kötü bir histi. Daha çok Woody
Allen'ın Annie Hall filminde söylediğine benziyordu: "Sıcak,
rahat ortamlar bana yaramıyor. Olgunlaşıp çürümeye başlıyorum!"
Bİrİncİ cemre düŞtü, çok yoĞunum!
Ben artık bir ev kadınıydım ve yapılacak
her küçük iş, üzerinde düşünülmesi, plan yapılması, stres yaşanması
gereken, önemli, ağır, yorucu bir görevdi.
İşe gitmeye falan da hiç niyetim yoktu.
Sabah programları, Türk kahvesi, iki telefon, "Burası neden
tozlu?" derken akşam oluveriyordu. Zaman sanki bir su gibi
akıyordu.
Hayatının berbatlığını farkeden bir
eroin bağımlısı gibi, gribim tam olarak geçmeden, ama iş işten geçmek
üzereyken, panik içinde, kendimi sürükleyerek ofise gittim ve ilk
toplantıda SİLKİNİP UYANDIM!
Leyla ise uyuyup, bir daha da uyanamamıştı
ne yazık ki...
"Önümüzdeki 10 gün çok doluyum"
dedi.
"Hayrola" diye sordum
"Babamın ortağının kızı evlenecek,
10 gün sonra," diye açıkladı, daha doğrusu açıkladığını sandı
ve spagettisini yemeğe devam etti.
Ee?
"Gelinlik minicik taşlarla süslü,
ve onları teker teker sen mi dikiyorsun?" "Dügün yemeğini
tek başıma pişiririm diye iddiaya mı girdin?", "Nişanlı
çifte kerpiçten ev mi yapıyorsun?" gibi sorular geliyor aklıma.
Suratıma bakınca anladı tabii. Ve kendine göre "biraz açtı":
"Babamın ortağı, aynı zamanda
çok iyi arkadaşıdır!"dedi.
"Haa, ondan demek" diye cevap
verdim!
"Tabii, yoksa boş bir zamanım
olsa, seve seve. Çok özledim yazı yazmayı. Ama sonra da bayram girecek
araya. Mart'ta oğlumun doğumgünü var. Ardından bahar, Bodrum'a yazlığa
gidip gelmeler. Yogunum yani. Ekim'de falan başlasam?"
"Tabii, tabii" yaptım. Ve
iş konusunda ümidi kesip, öğlen yemeğini kurtarma umuduyla, şundan
bundan bahsetmeye başladım: "Bahar modasını gördün mü? Herkes
hippi olacak, rengarenk, çok şık. Vanilla Sky'da hiç iş yok, senaryoyu
öyle bir dağıtmışlar ki bir daha toparlanamıyor. Gençler niye intihar
ediyor sence? On yıl önce bizi üzmeyen kurallar, internet çağında
çok mu kısıtlayıcı hale geldi? Zamanla birlikte disiplin kuralları
da değişmeli mi acaba? Bu arada Orhan Pamuk'un kitabından sonra
herkes bayramda Kars'a gitme planı yapıyormuş. Hatta Gezi dergisi,
Kars'ı kapak yapacakmış."
Leyla dikkatli dikkatli bana bakarken,
"Bir dakika," diye gülümsedi, "bir telefon edeceğim."
Orhan Pamuk'u mu arıyordu acaba? Aklına
bir röportaj konusu mu gelmişti? Belki de Vanilla Sky rezervasyonunu
iptal edecekti.
"Alo, Fatma Hanım, o köftelere
yeşil biber de koyun. Bir de yanına patates kızartın" dedi,
telefonu kapattı, ve tekrar bana döndü:
"Ay çok yoğunum. Ha, ne diyordun?"
Anladım ki beni hiç dinlememiş zaten.
"Ev" dedim, "insanı
YUTAR, biliyor muydun?"
Sabah Pazar - 3 Şubat
2002
|