Bizim içtiğimiz
siyah çaylar başta olmak üzere, ideal demleme süresi 5-6 dakika.
Daha uzun süreler, çaydaki burukluğun kaynağı olan tanen maddesinin
çaya fazla geçmesine yol açıyor. Bir başka önemli nokta da,
çayın mutlaka mineraller açısından zengin, iyi bir suyla hazırlanması.
Geçen hafta çayın
demlenmesi meselesine geldiğimizde noktayı koymak zorunda kalmıştık.
Söze oradan devam edelim...
Çayın hazırlanmasının
başlıca iki tekniği mevcut. Bunlardan birisi çay yapraklarının
bir demliğe konması ve üzerine kaynamaya başlamış iyi suyun
ilavesi ile gerçekleştiriliyor.
İşlem,
ilk bakışta kolay gibi görünürse de ayrıntılar hayli fazla.
Önce demliğin toprak, porselen veya cam olması istenmekte. Uzakdoğu'da
ise bazen dökme demirden demlikler de mevcut. Başlangıçta bunların
sıcak suyla ısıtılması öngörülüyor. Böylece çay için ilave edilen
suyun ısısını koruması amaçlanmakta.
Bir başka ayrıntı
ise içine konacak çay miktarında. Uzmanlar, 100 mililitre su
için 2 gram çay öneriyor. Ölçü kabı olmayanlar için hemen hatırlatayım
ki, evlerdeki su bardakları ortalama 200 mililitre su alır.
Nihayet, demleme süresi
başlıca bir mesele olarak karşımıza çıkmakta. Her çayın demleme
süresi farklı olmakla birlikte, bizim içtiğimiz fermante siyah
çaylar başta olmak üzere, ortalama ideal demleme süresi 5-6
dakika. Daha kısa bir süre çayın demini vermesine yetmiyor;
daha uzun süreler ise çayda bulunan ve burukluğun kaynağı olan
tanen maddesinin çaya fazla geçmesine yol açıyor.
Four Seasons'taki
toplantıda, çay uzmanı sıfatıyla, Nick Buston ile de aynı konuyu
tartıştım. Kendisi de bizim usül demleme çayın pek taraflısı
görünmedi. Buna karşılık bizim çaylarımızın demlemeye daha uygun
olduğunu söylemeden de geçemedi. Bizde yine demlik ısıtılıyor,
içine çay yaprakları konuyor ve demliğe az miktarda kaynamaya
başlamış iyi su ekleniyor. Sonra bu tavşan kanı dem yine kaynar
su ile 'açılarak' bardaklara aktarılıyor.
Bu arada boyuna 'iyi
su' dememe takılmış okurlara bir açıklama yapayım. Çay, bütün
dünyada sudan sonra en fazla tüketilen sıvı demiştik. Bunun
en önemli öğesi çay ise, ikinci derecedeki tamamlayıcısı da
bildiğimiz su. Eğer su kötü olursa, çayın kalitesi ne olursa
olsun, iyi sonuç alınması mümkün olmuyor. Demek ki, çeşme suyuyla
iyi çay yapmak imkansız. Ancak kullanılan kaynak suyunun kalitesi
de mühim. Eğer mineraller açısından zayıf, yumuşacık bir su
kullanacak olursak, bundan da iyi bir çay elde etmemiz bir hayal.
Çay için iyi su demek, özellikle mineraller açısından zengin
bir su anlamına gelmekte.
Son zamanlarda yaygınlaşan
bir tür de poşet çaylar. Bunlar 'daldırma' denen bir teknikle
uygulanıyor. Demlerini çok çabuk verdikleri ve kısa zamanda
tavşan kanı bir çay oluşturdukları için bizim gibi ülkelerde
takdirle karşılandıklarını biliyorum. Yine de iyi bir çay için
ben fazla kırık olmayan, hatta bütün kalmış yaprakların daha
cazip olduğunu düşünenlerdenim.
Çayı zaten içiyoruz.
Çoğumuz da bunu bir keyif olarak algılamaktayız. Ama eminim,
çayı daha yakından tanıyacak olursak, çaydan aldığımız keyif
de o oranda artacak. Bu yazıları sadece bir başlangıç olarak
kabul edin.
ÇAY KİTAPLARI
Türkçe'ye de çevrilmiş
birkaç önemli çay kitabı mevcut. Bunların başında, geçtiğimiz
yüzyılın en büyük Japon çay ustası Kakuzo Okakura'nın 'Çay Kitabı'
geliyor. (Anahtar Kitaplar, İstanbul, 2001.) Kitabın orijinali
olan 'The Book of Tea', İngilizce bilenler için, aynı zamanda
bir edebiyat şaheseri. (Kodansha International, Tokyo, 1991.)
Bu kitapta çay bir yaşama, düşünme ve dünya yüzünde var olma
sanatı olarak ele alınıyor. Çayın serüvenini merak edenler için
ise önerim Alman çay aşığı Stephan Reimertz'in 'Çayın Kültür
Tarihi' adlı kitabı. (Dost Yayınları, Ankara, 1999.) Kitabın
tanıtım yazısında, çayın 5000 yıllık tarihi ve coğrafyası içinde
eğlenceli ve aydınlatıcı bir yolculuğa çıkılacağı belirtilmiş.
Kitap, çay içmenin hayatta zaman ayırmaya değer bir uğraş olduğunu
ispatlamak iddiasını taşıyor. Kitabın yazarı, çay içen kişinin,
dünyaya eşit mesafede durduğunu ve günün efendisi olduğunu söylüyor.
Reimertz, böyle bir insanın sadece biraz suya, biraz çaya ve
sakin bir yere ihtiyacı olduğunu belirtiyor.
Türkiye'ye çayı getiren
Zihni Derin'in yakın çalışma arkadaşı ve aynı ölçüde bir çay
sevdalısı olan Asım Zihnioğlu'nun, 'Bir Yeşilin Peşinde' adlı
kitabı da mutlaka okunmalı. Cumhuriyetin ilk yıllarındaki idealizmin
büyük projeleri gerçekleştirmekte nasıl bir güç olduğunu insan
bu kitabı okuduğunda bir kere daha çok iyi anlıyor. (TÜBİTAK
Yayınları, Ankara 1998.)
ÇAY VE SEKS FANATİĞİ İNGİLİZ YAZAR
Tam çay yazarı denilebilecek
yazarlar vardır. İster çay onların yapıtlarında anlamlı anlara
eşlik etsin ve hatta Proust'ta olduğu gibi bu anlara önayak
olsun, isterse de böyle bir yazar ancak bir fincan çayla okunabilsin,
çay yazarı da tıpkı beş çayı ya da çay giysisi gibi 19. yüzyıl
burjuva toplumunun 20. yüzyılın eşiğindeki tipik kazanımlarından
biridir. Bu türün karakteristik örnekleri Henry James ve Rainer
Maria Rilke'dir. İkisinde de değerli, ama biraz açık bir dem
söz konusudur. Bu iki yazar da tutkulu birer çay tiryakisidir.
Henry James ağzına kadar doldurduğu fincanında hep kendi yüzünü
seyrederdi. Buna karşın Rilke bir fincandan fazla içmez, ama
dumanı tüten çayı ilgiyle gözlemlerdi. (...)
Çay tiryakisi Nietzsche
de sakin, melankolik bir kişilik olarak tanımlanabilir. Nietzsche,
‘‘neden bu kadar akıllıyım?’’ başlığı altında, yeme içme alışkanlıklarından
söz eder: ‘‘Aralarda hiçbir şey yememeli, kahve içmemeli: Kahve
kasvet verir. Çay yalnız sabahları yarar; az, ama koyu olmamalı:
Gerekenden bir damlacık açık olsa, çok dokunur, bütün gün kırıklık
yapar...’’
İngiliz yazar Sir
Harold Coburn'un çay tarifleri, Nietzsche'nin çay hakkındaki
görüşlerinden daha tuhaftır. Londra'da Sir Harold Coburn'un
düpedüz sapık olduğu anlatılıyordu. Çay ve seks fanatiği Coburn
bu iki hobisinin bal gibi aynı anda gerçekleştirilebileceğini
kanıtladı. Dönem Casanova'nın, Mirabeau'nun ve Marquis de Sade'ın
dönemiydi. Bizim çaykolik Coburn sıcak çikolata içen bu şahsiyetlere
tapıyordu. Kendisine gelince, günün ve gecenin her saatinde
çay içiyordu. Geceyarısına doğru, üç genç uşağına ‘‘high tea’’
getirtirdi. Uşakların üzerinde, İngiliz uşakların tipik giysisi
olan siyah-gümüş çizgili yeleklerden başka bir şey yoktu.
(Stephan Reimertz'in
'Çayın Kültür Tarihi' adlı kitabından)