Geçtiğimiz hafta,
Tarlabaşı'ndaki İstanbul Sanat Merkezi, Kumpanya sahnesinde Türkiye'nin
ilk Beden Perküsyonu Workshop'u gerçekleştirildi.
Workshop, bedeninizi bir müzik aleti gibi düşünmek ve ondan çıkardığınız
seslerle bir orkestra gibi parçalar çalmaktan ibaret. İnsanı çok
rahatlatıyor ve eğlendiriyor. Tugay Başar'ın organize ettiği ve
Katja Ojala Koçak'ın gerçekleştirdiği workshop'a çoğunluğunu anaokulu
ve müzik öğretmenlerinin oluşturduğu bir grup katıldı. Katılımcılar
arasında başka meslek gruplarından insanlar da yok değildi; mesela
bir bankacı, bir eczacı ve bir de ben. Gerçi Tugay Başar bunun bir
tesadüf olduğunu söyledi ama çalışmaya katılanların hepsi de kadındı.
İşe parmaklarımızı, ellerimizi ve ayaklarımızı kullanarak küçük
bir beste yapıp ismimizi söylemekle başladık; ‘‘pat pat, tık tık,
küt küt, E-mel...’’ Böylece tanıştık. Ardından yeni küçük besteler
yapıp ‘‘çalarken’’ diğerlerinin yaptıklarını dinledik ve ortaya
çıkan sonucu gördük. Doğaçlamadan teknik bölüme geçtiğimizde ise
herkes belli ‘‘nota’’ları çalarak bir orkestra oluşturdu ve ortaya
çıkardığımız müziği hepimiz çok sevdik.
Bir büro çalışanı. Bir
eli bilgisayarın mause'unda ekrana bakarken, bir yandan da sol elinin
parmaklarını masada gezdiriyor. Bir doktorun bekleme salonu. Kadın
beklemenin verdiği sıkıntıyla, ayağını küçük ritmik hareketlerle
yere vuruyor. Kırmızı ışıkta durmuş bir arabanın şoförü. Elleri
direksiyonda, tıktıkıtık'lı bir şarkı tutturmuş, ıslığıyla da ona
eşlik ediyor. Hepsi, o anki sıkıntıyı savuşturmanın küçük yolları.
Muhtemelen çoğu yaptığının farkında değil.
Oysa hareket etmeye,
daha annemizin karnındayken başlıyoruz. Bebekken bir nesneye dokunuyor,
çıkan ses hoşumuza giderse dokunmaya, -vurmaya- devam ediyoruz.
Değişik sesler bulmayı sürdürüyor ses paletimizi iyice zenginleştiriyoruz.
Ünlü besteci ve eğitimci Carl Orff Dorothee Günther’in 1924'te Münih'te
kurduğu, dans ve müzik öğretmeni yetiştiren okulun benimsediği Orf
Pedagojisi'ne göre, herkesin içinde bir ritm var, belki de onu ortaya
çıkarmaya çalışıyoruz.
Ama bu özgür alanımız,
genellikle ‘‘dokunulmamış’’ kalmaya mahkum oluyor. Çünkü dille,
kurallarla sosyalleşiyoruz ve sosyalleşirken, ‘‘Yapma’’, ‘‘Vurma’’,
‘‘Kımıldama’’, ‘‘Dur-düzgün dur’’ uyarılarıyla karşılaşıyoruz. Dolayısıyla
çoğumuz, Orff'un söylediği ritmi, içimizde bulamadan göçüp gidiyoruz
bu dünyadan. Oysa seslerden hoşlanmaktan vazgeçmiyor, ne zaman değişik
bir ses duysak, dönüp bakmadan edemiyoruz.
Dünyada, Carl Orff ekolünün
özellikle çocukların ve yetişkinlerin içindeki yaratıcılığı ortaya
çıkarmak üzere uyguladığı çeşitli metodlar var. Bu çalışmalarda
nefesli, vurmalı, telli her türlü enstrüman, dans, hareket ve ses
kullanılıyor. Beden Perküsyonu da bunun alt metodlarından biri.
Ancak burada kullanılan ‘‘enstrüman’’ sadece ve sadece bedenin kendisi.
Geçtiğimiz hafta, Tarlabaşı'ndaki İstanbul Sanat Merkezi'nde, Türkiye'nin
ilk Beden Perküsyonu Workshop'unu gerçekleştiren Katja Ojala Koçak
ve Tugay Başar'ın anlattığına göre Carl Orff Pedagojisi dünyada
özellikle 1960'lardan bu yana çok yaygın, Türkiye'de ise yaklaşık
20 yıldır uygulanıyor. Daha önce İstanbul, Ankara, İzmir gibi şehirlerde
yabancı hocaların da katılımıyla workshop'lar gerçekleştirilmiş;
tüm müzik aletleri, dans, şarkılar ve hareketlerle çalışmalar yapılmış.
Ancak tek başına Beden Perküsyonu son yıllarda önem kazanmaya başlamış;
Salzburg'daki Orf Enstitüsü'nde uygulanıyor, ABD'de çeşitli yerlerde
yapılıyor. Türkiye'de ise çok çok yeni.
TÜRKİYE'DE ÇOK YENİ
Katja Ojala Koçak, Beden
Perküsyonu'nda ‘‘enstrüman’’ın tamamen bedenimiz olduğunu söylerken
şunları anlatıyor: ‘‘Bedenimizden başka bir araç kullanmıyoruz.
Çünkü bedenimizden çok değişik sesler çıkıyor. ‘Şık' diye parmak
şıklatıyoruz, ayağımızla yere ‘bum' diye vuruyoruz. Ağğaağiiiieeeeoooo
gibi sesler çıkarıyoruz. El çırpıyoruz, duvara dokunuyor, zıplıyoruz.
Her birinden başka bir ses çıkıyor. Bu çocukların eğitiminde çok
etkili bir yöntem ama yetişkinler de yaparken bir anda kendilerini
unutup çocuk gibi oynamaya başlıyorlar.’’
Tugay Başar ise bedenin,
piyano gibi zengin bir enstrüman olduğunu, kalın sesten inceye,
pek çok tonu içerdiğini anlatıyor. Sonra ağız hareketleri var; dilimizi
damağımızda şaklatınca başka bir ses çıkıyor. Başar ve Koçak, sekiz
kişilik bir Beden Perküsyonu grubunun üyesi. Aylardır çalışıyorlar
ve Çevre Koleji'nde uluslararası bir müzik ve dans warkshopunun
açılışında konser bile vermişler. Alet olarak sadece son bölümde,
parça ‘‘pam’’ diye bitsin diye bir tabure kullanmışlar. Onun dışında
tamamen bedenlerinden çıkan seslerle yapmışlar şovlarını.
EVRENSEL BİR DİL
Peki bedenimizle müzik
yapmak ve bu müziğe uygun hareketlerle dansetmek bizim ne işimize
yarıyor? ‘‘Sabah kalkıyoruz, araba kullanıyoruz, iş yerinde belki
kafamızı kullanıyoruz, belki bir de elimizi... Bunun dışında bedenimize
pek dokunmuyoruz, onunla çok bağlantımız yok. Bu ciddi bir eksik.
Beden Perküsyonu sayesinde, bedenimizle, dokunmak, vurmak, söylemekle
yeni bir bağlantı kuruyoruz. Böylece daha iyi tanıyoruz onu ve rahatlıyoruz.
Doğrudan temas, temasın ötesinde düzenli olarak dokunmak, yani ritm,
bedene masaj etkisi yapıyor. Sonra kalbimizin atışı gibi bir rahatlık
duygusu yaratıyor. Ama rahatlamak amaç değil, bir sonuç. Asıl hedef
daha sonra kendiliğinden gerçekleşiyor; insan bunu öğrenip kendi
hayatında kullandıkça, önünde yeni bir pencere açılıyor. Tavla gibi,
satranç gibi bunun da bir kültürü var. Bununla insanlar hiç konuşmadan
bile anlaşırlar. Yeni, evrensel bir dil.’’
Beden Perküsyonu tek
başına evde de yapılabilecek bir çalışma. Ancak grupla yapılmasını
tavsiye ediyor uzmanları. Çünkü hep birlikte, çok sesli bir müzik
yaratıyor, -ki sadece doğaçlama değil, notalı parçalar da var- ve
paylaşıyor, insanlarla ilişkiye geçiyorsunuz. ‘‘İsteyenler, mesela
aynı meslekten insanlar hobi grupları kurabilir ve zaman zaman biraraya
gelip rahatlayabilir. Ama bizim gibi gösteriye yönelik çalışmak
isteyenler de çıkabilir’’ diyor Katya Ojala Koçak. Tugay Başar ekliyor:
‘‘Amaç bu yöntemi yaygınlaştırmak. Ben yaparken keyif alıyorum,
bu keyfi paylaşmak istiyorum. Grup beş kişi olur, basit şeyler yapar.
55 de olur, 555 de olur. Ben bir kez 100 kişiyle çalıştım; Samsun'da
Ekolojik Yaşam Festivali'nde, gençler çoğunluktaydı ama başörtülü
teyzeler de vardı, alkışla ve ayakla tempo yaparak, salınarak bir
orkestra gibi müzik yaptık. Muhteşem oldu.’’
Ve o zaman insanların
‘‘içlerindeki ritmi’’ farkettiklerini, hatta ‘‘Benden bu ses mi
çıktı’’ diye şaşırdıklarını, sevindiklerini anlatıyorlar.
Daha fazla bilgi için:
0 212 243 52 50 / tugaybasar@hotmail.com
ORFF PEDAGOJİSİ OKUDU
Katja Ojala Koçak (29)
Finlandiyalı. Bir Türkle evli, üç yıldır Türkiye'de. Finlandiya'da
müzik öğretmenliği ve piyano eğitimi almış. Salsburg'da ise Motzarteum
üniversitede müzik ve hareket eğitimini tamamlamış. Özel okullarla
çalışıyor, halen Alev İlköğretim Okulu'nda, müzik ve hareket dersi
veriyor. Müzik ve anaokulu öğretmenlerine de eğitim verdiğini söyleyen
Koçak, ayrıca workshop'lar da gerçekleştiriyor.
SES ÇIKARTMAKTAN
HOŞLANIYORUM
Tugay Başar (41) Mimar
Sinan Üniversitesi Devlet Konservatuvarı Etnomüzikoloji bölümünden
mezun. Adnan Saygun'un öğrencisi. Mıskal (Pan flüt) ve başka bazı
nefesli enstrümanlar çalıyor. Perküsyona da ilgisi var. Ses çıkarmaktan
da hoşlanıyor. Bezmara (Meclisi Süsleyenler) ve Uçan Halı adlı iki
grupta çalışıyor. Bir de Beden Perküsyonu topluluğuyla çalışmaları
var. Çocuklara ve yetişkinlere, şirket eğitimi de dahil olmak üzere,
Orff pedagojisiyle ilgili danışmanlık yapıyor. Psikolog bir arkadaşıyla
birlikte oluşturdukları ‘‘stresi azaltmaya yönelik’’ bir paket programları
var, beden perküsyonunu da içeriyor.
Orff Pedagojisi, çocuklara
ve yetişkinlere eğitimde, her türlü hareketi, dansı, sesi ve müzik
aletini kullanmayı ve bunlarla insanların içindeki yaratıcılığı
ortaya çıkarmayı amaçlıyor. Bu ekolün alt birimlerinden biri de
Beden Perküsyonu. Türkiye'de henüz başlıyor.
Hürriyet Cumartesi
- 7 Temmuz 2001