Hayvanlar ve insanlar

 

 II.Meşrutiyet`in şehreminlerinden Cemil Topuzlu, İstanbul`un köpeklerini ellerine demir çengeller tutuşturulduğu çingenelere yakalatmış. Rivayet odur ki, Hayırsız Ada`ya gönderilen köpeklerin feryatlarından halk günlerce uyuyamamıştı.

***

Modernite düşüncesine damgasını, vurmuş Descartes gibi bir düşünür bile hayvanlar söz konusu olduğunda pek sıradan akıl yürüt-* melerin pençesine düşebiliyor. Bilindiği üzere Descartes ruh ve maddeyi iki ayr töz olarak birbirinden ayrıştırmış ve insanın asli tözünün ruh olduğunu, fiziksel vücudunun gelip geçiciliğini vurgulamıştır.
  Daha düz bir yoldan hayvan mevzusuna gelelim: Düşünüyorum, öyleyse varım. Düşünmüyorlar, öyleyse neredeyse yoklar. Sonuç olarak hayvanlar otomatondur. Yani hayvanlar, tıpkı bir saatin mekanik çalışması gibi, fiziksel parçacıkların birbirini iteklemesinden doğan bir bünyeden ibarettir. Onlarda duygudan bahsedemeyiz.
  Artık her ne kadar hayvan sever nesiller yetişmiş olsalda Descartes'in insanı tepeye koyduğu hiyerarşik ruh haritası çoğunluğun zihininde yer etmiş. Hayvanları severiz ama onlara saygı gösterir miyiz? Onları himayemize alırız, ama bu onlara hükmetmenin verdiği hazzın saklı bir yöntemi değil midir?

 

 

İstanbul köpeklerinin
makus tarihi

  İstanbul hikayesine belki kendi farkında olmasa da Descartes'çı dünya görüşüne sahip İkinci Meşrutiyet zamanı şehreminlerinden Dr. Cemil Topuzlu'dan alıntı yaparak başlayayım. Topuzlu kendi emriyle gerçekleştirilmiş köpek katliamından şöyle bahseder: 'Bunları yavaş yavaş imha ettirdim'
  Gerçekten de Topuzlu'nun, çingeneler kiralayıp ellerine demir çengeller tutuşturarak yakalattığı köpekler, teknelere tıkıştırılıp Hayırsız Ada'ya şutlanmıştı. Köpekler daha sonra bir Fransız müteşşebise peşkeş çekilmiş, o da köpeklerin kemiklerinden, iliklerinden ve yağlamadan gübre yaparak, Marsilya'ya ihraç etmişti.
  Peki ya neden İstanbul sakinleri köpek tecritini ellerinden geldiğince engellemeye çalışmış, II. Meşrutiyet'e gelene kadar da bu girişime direnç göstermiştir?..
  İstanbul'un ahalisinin köpeklerin tarafında olmasının pragmatik bir nedeni var. Zamanın İstanbul'unda köpeklerin bir nevi doğal zabıtalık gibi mahalli görevleri söz konusudur. Tıpkı mahallenin hamamlarda uyuyan külhanbeyleri gibi köpekler de mahalleye gelen ipsiz sapsızların denetimiyle uğraşırlar. Dahası, 19. yüzyılın İstanbul'unda tefferuatlı bir çöp toplama sistemi olmadığı için köpekler evlerin pencerelerinden atılan artıkların da doğal öğütücüleri konumundadır.

 

 

  Ayrıca zannedildiği gibi köpekler ciddi hijyen sorunlarının müsebbipleri de değildir. Her ne kadar Müslüman ahali, Rumları köpekleri evlerine aldıkları için küçümsese de batılı gezginleri hayrete gark eden bir şekilde İstanbul'da kuduz vakaları yoktur.
  Belki de bu nedenlerle, II. Wilhelm'in ziyareti vesilesiyle sırf göz boyamak için yapılan köpek katliamına İstanbul halkı karşı çıkmışsa da İkinci Meşrutiyet, yarım kalmış bu projeyi devam ettirmiştir. Ve şimdi, yüzyıl sonra, Habitat gibi çeşidi vesilelerle aynı projenin devam ettiğini pekala söyleyebiliriz.(*)

 

Ada, köpekler ve ütopya

  İstanbul tarihinin köpeklere mahsus . özel hikayesini tarihçilere bırakarak, şimdiki zamana ve özellikle Adalar'ın köpeklerin ve insanların hayatındaki ayrıcalıklı yerine geçiyorum. Burada yazıya tek bir soru etrafında odaklanarak devam edeceğim. İnsanlar ev hayvanlarını terk etmek için niye özellikle adaları seçerler? Niye örneğin Belgrat ormanını ya da başka bir yeri seçmezler?
  Bu soruya akla gelecek ilk yanıt ılımlı bir tecritin naif tasarısıdır. Bir kere ada terk edenle terk edilen arasına aşılmaz bir set çeker. Şehirlinin naif akıl yürütmesine göre arabalardan kurtarılmış, ağaçlıklı, üzerinde az da olsa insanların yaşadığı adalar arkadaşlarını bırakmak için ideal yerlerdir. Tabii onların kış ortasında, gecenin karanlığında, yataklanndan kedileri ve çok aç kalırlarsa birbirlerini boğazlayan köpeklerin uğultularıyla uyanan ada ahalisinden haberleri yoktur. Hele hele, köpekleri darağacı ilmeğine benzer iplerle toplayıp, yeni sahipler bulamayınca onları uyutmak zorunda kalan belediye çalışanlarından iyice habersizdirler. Ebedi uykusuna yatan köpeklerle birlikte vicdanlar da derin bir uykuya dalar.
  Daha derinlerde yatan başka bir sebep de şehirlinin ütopik tasarımlandır. Ada üzerine Türk yazınına belki de en değerli eseri kazandırmış olan Akşit Göktürk Ada adlı kitabında şöyle der.
  'Dünyadaki, toplumdaki, uygarlıktaki yaşayış kolay kolay kavranamayan bir dağınıklığa, bir karmaşaya yönelir, usanç vermeye başlarsa, yaratıcı kafalarda ada-dünya karşıtlığı belirir. Bir kimsenin 'ada'yı şu ya da bu şekilde değerlendirmesi kendini 'dünya'da güven altında duyup duymamasına bağlıdır.'
  İşte, özede, şehir hayatının giderek keskinleşen cenderesinde ezilip büzülen insanlar, bir nefes almak için ziyaret ettikleri adaları, kendi kurtuluşları için mesken edinemeseler de, en azından sevdikleri hayvanlarını oralara göndererek hem onları özgürleştirdiklerine inanırlar, hem de bu özgürlüğün aynasında kendi mahkumiyetlerinin ateşine bir nebze su serperler. Sanki kendi baş edemedikleri toplu, yaşama adalılar kat be kat sahiplermiş gibi ciddidir yanılgıdır bu. Kendi ada ütopyaları reel adayla fark edemedikleri bir çelişki içindedir.
  Gelelim adalara köpek bırakmanın belki de en karanlık yüzüne. Tahmin edeceğiniz üzere İstanbul'da köpek sahibi olan insanlar ekseri gelir ve bir miktar da kültür düzeyi yüksek insanlardır. İş ve hayat mücadelesinden yorgun düşmüş bu insanlar naif bir hayvan sevgisine muhtaç kalırlar. Kimi de İstanbul'un kalburüstü caddelerinde,,çaka satmak için cins cins köpeklerini boyunlarından çekiştirmek suretiyle gövde gösterisi yaparlar, giysi ve renk seçimlerime uygun cins cins köpekleri yakalarına iliştiriverirler. Sert mizaçları sert köpekler pekiştirir, çevreye bir modern şehir ağası ürpertisi nüfuz ettirir.
  İşte bu insanların sosyal kültür hafızasının saklı dehlizlerinde bir 'Hayırsızada Vak'ası', ya da 'Adalardan gelen köpek feryatları' mevcuttur ve Peyami Safa üstadın 'Yalnızız' romanında dillendirdiği üzere insanlar bir nebze acı çekmek isterler. Romanda Mefharet Hanım, kızının başına geldiğini sandığı gayri meşru ilişkiden hamilelik, kendinden yaşça büyük dayıya aşk ya da unvansız ve mevkiisiz bir gence aşk gibi arızaların aslı astarı olmadığını öğrenince oturup hüngür hüngür ağlar. Artık trajedinin ve kaderin daha fazla var hissedeceği tüm unsurla alınmıştır. Aynı şekilde İstanbullu, köpeklerini bile bile Adalar`daki makus kaderine yolcu eder giderir, üzüntünün karanlık dünyasında da olsa ruhunu ışıldatır. Ayrıca köpeklerin kötü kaderi hiçbir zaman için bu trajik durum uzun bir süre için ruhun karanlık ihtiyacını besler.
  Biliyorum bu bazı yazı gereğinden fazla karanlık oldu ama tecrit karanlık demektir ve başka türlü anlatılamaz. Tıpkı bir aşka kendini  tam kırk sene boyunca Yassı ada`ya tecrit eden, orada geçirdiği en zor günler köpek tecritinin doruk çağı II. Meşrutiyet`te köpeklerle ölüm kalım mücadelesine denk gelen Vasil`in hikayesi gibi. Bu da tecritin doğasına uymaktadır: Ayrıştırarak, birbirine ve her şeye düşman etmek. ( Çünkü Vasil ve sürgün köpekler aynı kaderin çocuklarıydı... )

  Bu kısa yazıyı Burgazada`da dokuz kardeşten biri olarak doğmuş, kardeşleri diğer köpekler tarafından boğazlanmasına karşın hayatta kalmayı becermiş, ama belediyenin ilmeğinden kurtulamamış 'İstavrit' adlı arkadaşıma adıyorum. Köpek cennetinde yolun açık olsun. Saygılarla...

  (*) İstanbul köpeklerinin 19. yy. trajedisi İstanbul Ansiklopedisi`nde mevcut.

  Editör Notu : Yazının geniş bir özetini yayımlamamıza izin veren 'Psikeart' dergisine teşekkür ederiz.

 Kaynak:

Light Forum 5 Ekim Pazar 2003