Kadınlar, yerleşik bir düzeni fedakârca savunmaktan uzaklaştıkça, korunaklı, sıcak, şefkatli yuvalar olmaktan çıkıyor evler. Aslolan dışarıdaki hayat olunca evler dinlenmek için birkaç saatliğine uğranılan otel odalarından farksızlaşıyor. Oysa evleri ‘yaşanılır mekanlar’ olarak kılmakla yükümlüyüz herbirimiz.

Eviniz sizin için ne ifade ediyor? Silinecek camlar, süpürülecek halılar, tozu alınacak sehpalardan mı ibaret yalnızca? Tavan, bir anne şefkatiyle eğiliyor mu üzerinize, duvarlar sizi sarıp sarmalıyor mu? Yoksa yemek yiyip, uyuduğunuz, vaktinizin bir kısmını geçirdiğiniz ve çoğunlukla kendinizi güç bela dışarıya attığınız ‘dört duvar’dan farksız mı gözünüzde? Eve bakışımız hayata bakışımızı ortaya koyuyor aslında. Ve biz büyükşehir kadınları için evler, şefkatin ve sıcaklığın sembolü olmaktan uzaklaşıyor gitgide... İçinde yaşayanlarla gizli bir dostluk anlaşması imzalamış kaç eve adım attınız bugünlerde?

Araştırmacı–yazar Şenol Göka, evlerin özellikle büyük şehirlerde yaşayan kadınlar için yaşanılır mekanlar olmaktan çıkmasını, koruyuculuğu ve sıcaklığı ile anneyi çağrıştıran bir sembol olmaktan uzaklaşmasına bağlıyor. “Modern toplumda birçok sembol zayıfladı ya da anlamını yitirdi. Kadın anneliğinden çok cinsel çekiciliğiyle, yani fiziksel yanıyla öne çıktı. Tabii, ev de aynı şekilde. O artık anneyi andıran bir yapı değil, bir dinlenme yeri hatta bir yatırım aracıdır. Oysa anneye benzeyen ev, kadın için anlamlıydı. Sahiplenilmesi, korunması, sıcak tutulması, bağlanılması, fedakârlık yapılması gereken bir şeydi.” diyen Göka, yaşlı kadınların kendi işlerini yapmakta zorlansalar bile apartman dairelerinin konforu yerine gelin olarak adım attıkları, çocuklarını doğurdukları kendi evlerinde kalmak için diretmelerinin altında kadının rahim olma özelliğini sürdürme isteğinin yattığını düşünüyor. Kadınların artık kurulu düzeni fedakarca savunmaktan uzak olduğunu göz önüne alırsak, “Kadın değişti, kadın değişince de evin iklimi ve anlamı değişti. Kadın artık ondan ayrılanların daha doğrusu kopanların hatta koparılanların (doğumu düşünün) her fırsatta geri dönmesini bekleyen bir anne olmak istemiyor. Kavuşmanın, kavuşulan olanın düşünü kurmuyor. Tam tersine, kendi kopup gitmek, mücadele etmek, başarmak, koparmak istiyor. Bugün, genel kanının tersine, çalışsın çalışmasın büyükşehirlerde birçok kadın eve ‘iş’ olarak bakıyor. Onu temizlik, ısıtma, derleyip toparlama gibi açılardan değerlendiriyor. Belki sırf bu yüzden ona en güzel müstakil evi sunsanız bile orada yaşamak istemiyor. Bu durumda kalınmak zorunda olunan evler elbette sıkıcı olur. Üstelik yalnızca kadın için değil, hepimiz için.” diyen Göka’ya hak vermemek elde değil.

Konu evlerden açılınca, küçüklüğümüzden beri yaşadığımız birbirinin aynı, uzunca bir koridora açılan kapılardan oluşan apartman dairelerinin kullanışsızlığından ve biçimsizliğinden de bahsetmemiz gerekir. “Nasıl oluyor da şehirlerimiz böylesine estetik dışı binalarla dolup taşıyor?” sorumuza şöyle cevap veriyor Göka: “Ruhsuz bir biçimde hep aynı şeyin yapılması bir anlayışın sergilenmesidir. Bu anlayışa göre, insanın kendinin, mekanının yani var oluşunun özel bir anlamı yoktur. İnsan tek başına bir varlık olarak değil; ancak toplum olarak dolayısıyla iş gücü olarak, üretim– tüketim ilişkisinin unsuru olarak anlam kazanır. Her şey gibi sayılabilir bir değer konumuna düşen “birey” dir o. Bu yüzden onun için düşünülen uyku yuvalarının ve iş gücüne daha zinde katılması için dinlenme alanlarının farklı olması gerekmez. Zaten aslolan evler değil, dışarıdaki dünyadır ve her şey göz önünde olacak şekilde tasarlanır. Bu anlayış, özel alanı, mahrem olanı kabul edemez ve elindeki imkanlarla en çok oraya saldırır. Oysa insanın doğası güruhtan sayılmaya uygun değildir. Herkes farklı algılanmak, farklı kabul görmek ister. ‘Dünya bir yana sen bir yana’ sözü neredeyse bir insana verilebilecek en büyük değeri ifade eder. Özellikle kadınların bundan çok hoşlandıklarını ve bunu çok iyi anlayacaklarını sanıyorum.” Göka’ya göre bu biçimsiz yapılara karşı, erkeklere oranla evde daha çok vakit geçiren kadınların tavır alması gerekiyordu; ama kadınlar karşı çıkmak yerine güç sahibi olmaya, erkeklerle yarışmaya yönlendirildiklerinden, şimdiye kadar kadınca karşı çıkmayı başaramadılar.

Apartman dairelerinde yaşayan çoğu kadın bahçesini evinde yeşertiyor. Yeni açan çiçekleri, yaprakları gözleyerek, sararmış yaprakları toplayarak tabiatla iç içe olma ihtiyacını karşılayan kadınların bu güzeli yaşatma çabasını takdire şayan buluyor Göka. Çünkü insanın doğası bu çabayı gerektiriyor. İnsan her alanda kendi etkinliğini görmek istiyor, kendinden bir şeyler katabilirse, mutlu oluyor. Evlerdeki televizyonların, radyoların, çamaşır makinelerinin üzerlerine, arabaların içine konulan el işleri bu kendileme çabasına iyi örneklerdir. Yapılışında hiçbir etkide bulunamasalar bile, uygulanan konut mimarisi anlayışının gerçek mağduru olan kadınlar, bu türden işlerle, bizim diyebilmenin, benim diyebilmenin ayrıcalığını yaşayıp yaşatabilirler. “Evlerin de aynı şekilde değerlendirilip, sözünü ettiğiniz çabalarla yaşanılır, mutluluk verir hale getirilebileceğini düşünüyorum.” diyen Göka şu an bir apartmanın üçüncü katında oturuyor olsa da yakın köylerden birinde, bahçesinden sıvasına kadar her şeyiyle ilgilenebileceği terk edilmiş bir ev arayışı içinde olduğunu söylüyor.

Zaman - 2 Şubat 2002