Tekerleğin icadı ile birlikte insanoğlu, kendisine verilmiş olan özel kuvvet ve gücünü makinalar yardımıyla kullanmaya başlamıştır. Mantıksal bir gelişim süreci içerisinde insan, bu uğraş ve azmi sonucunda farklı teknolojik ve modern aşamalar kaydederek, bugünkü mekanik-elektronik çağa ulaşabilmiştir. Bu nedenle, günümüzde genelde birçok günlük aktivitelerimiz, ihtiyaçlarımız artık makinalar yardımı ile düzenlenir hale gelmiştir. Bundan dolayı, günlük yaşantımıza makinelerin girmesi; başta yürüme, koşma olmak üzere, tırmanma, inme, sıçrama, çömelme, eğilme, vb. temel ve doğal elementer insan hareketlerine bir kısıtlılık getirerek, fonksiyonel hareket mekanizmalarını oturur sınırlı hareket mekanizmalarına dönüştürmüştür. Bu durum ister istemez gerek iş ve gerekse iş dışında kullanılması gereken kassal işlevi adım adım gereksiz kılmıştır. Özellikle teknolojide ileri gitmiş, yaşam ve ferah düzeyleri yüksek ülkelerde çevre koşullarının değişmesi ile birlikte genelde insanlar, artık yürümemekte, merdiven çıkmamakta bunun yerine asansörü tercih etmektedir. Özellikle, masa başında sürekli oturma durumunda kalan öğrenci, memur, öğretim elemanları vb. meslek gruplarından ayrı olarak saatlerce televizyon seyretme ve yine uzun süreli araba kullanma ya da trafik araçlarında kısıtlı hareketlilik içinde oturma günlük hayatımızı olumsuz yönlerden etkilemektedir.

Artık biraz ağır şeyler kaldırmıyor, hatta bahçe işlerinde çim ya da otları kesmede çim makinelerini, odayı süpürmede elektrikli aygıtlardan faydalanarak , dahası bulaşık ve çamaşır gibi işlerde de yine farklı model ve tiplerde makineler kullanıyoruz.

Modern Teknoloji; Cezbedici! Ya Götürdükleri?

İşte teknoloji geliştikçe artan modernizasyon içersinde zaten yapısı gereği işi sevmeyen insan, bu hareket eksikliğinden dolayı kolayca "uygarlık hastalıkları" adı verilen psikolojik depresyonlar, kalp-dolaşım hastalıkları, omurga hastalıkları olarak nitelendirilen "Hipokinetik Hastalıklar" adı altındaki sendromlara yakalanmaktadır.

Teknolojinin insana sunduklarının yanında insandan alıp götürdüklerini şekil 1'de açık olarak görmekteyiz. Bunun sonucunda nöromüsküler gerilim, vücut ağırlığı, kalp krizi, riziko ve pasif dinlenme oranlarında artış, diğer tarafta Adreno-kortikal rezerv, kas gücü, kas elastisitesi ve vital kapasite oranlarında da azalma meydana gelerek erken yaşlanma ortaya çıkabilmektedir. Bu bakış açısı bireysel bir yaklaşımdır. Toplumun sağlıklı olması anlamına gelmektedir.

İlkel insandan günümüz modern insanına uzanan bir yolda, hareketin biyolojik olarak çok farklı bir boyuta geldiğini görmekteyiz. Ne yazık ki aktif bedensel çalışma, günümüzde yerini pasif ve oturur bir yaşam biçimine bırakmıştır. Bu istenilmeyen yaşam tarzını önlemede Birleşik Amerika'da özellikle 1960'lı yıllarda toplum sağlığını tehdit etmeye başlayan ve hipokinetik (hareket eksikliği) adı verilen hastalıklarla mücadelede ülke yönetimi başında bulunan USA Devlet Başkanlarından D.Eisenhover ve J.F. Kennedy hareketliliğe yönelik aktivitelere ön ayak olmuştur ve bu nedenle Amerikan halkını fitness programları için teşvik etmişlerdir. Almanya'da toplum sağlığını koruma ve sağlıklı kalabilmek için spor, CDU ve FDP gibi siyasal partilerin programları içinde özel politika ve programları şeklinde yerini almıştır. Ülkemizde de siyasal partilerimizin kalkınma plan ve programlarının olması temennilerimiz arasındadır. Bu konuya tüm kamuoyu tarafından verilecek önem, insan sağlığına önemli hizmetlerde bulunulmasını sağlayacaktır. ABD'de kalp-damar hastalıklarından ölüm oranı %48'i bulmaktadır. 63 milyondan fazla Amerikalı'nın bir çeşit kalp-dolaşım hastalığına sahip olduğu tahmin edilmektedir. Amerikalıların bu tür hastalık için yılda ödedikleri meblağ 35 milyar dolardır. Almanya'da %50 ölüm oranı yine kalp hastalıklarından olmakta, Almanların kalp hastalıkları için yapmış oldukları yıllık harcama 60 milyar DM'yi bulmaktadır. Türkiye'de ise kalp-damar hastalıklarından ölüm oranı gelişmiş ülkelerle kıyas götürmeyecek şekilde oldukça düşüktür. 1989 DİE verilerine göre aynı yıl 50469 kişi kalp hastalıklarından dolayı hayatlarını kaybetmişlerdir.

Uzun bir ömür sürmede hükümranlık her ne kadar insan elinde bulunmuyor ise de, ekolojik koşullar, yaşama alışkanlıkları, beslenme vb. kavramların dengesizliği ve yetersizliği insan hayatını adeta tüketmektedir. Bunun karşısındaki olumlu şartlar ve özellikle de dengeli, planlı ve düzenli yapılacak olan egzersiz programlarının insan hayatını uzatmasa da sağlıklı yaşamasına katkılarının olacağı düşüncelerimiz içerisindedir.

Ekolojik Koşullar

Bilindiği gibi istenilmeyen olumsuz çevre koşullarının insan sağlığı üzerinde büyük oranda olumsuz etkileri vardır. Gürültü, hava, su, aşırı kentleşme vb. faktörler insanın hem bedensel hem de psiko-sosyal yapısındaki dengeleri alt üst eder. Bir ortamda istenilmeyen gürültü ne kadar yüksekse, insan kendini o denli rahatsız ve mutsuz hissedebilir. Özellikle yoğunluğu fazla ve süresi uzun gürültünün insan sağlığına olan olumsuz etkileri günümüzde sibernitik kavramı ile incelenmekte ve açıklanmaktadır. Farklı gürültüler ile ilgili değerler aşağıda gösterilmektedir.

Gürültü, öncelikle vejetatif sinir sistemine etki ederek, sonrasında dolaşım, solunum, metabolizma ve beyin içi kanlanma ile ilgili fonksiyonları olumsuz yönde etkiler. Önemli olan; gürültüye alışmamaktır. 35-65 dB arasındaki bir gürültü, özellikle uyku zamanı yaşlı ve hasta insanlarda uyuma rahatsızlıklarına yol açar. 60 dB üzerindeki gürültülü ortamlarda konuşmaları anlamak zorlaşmaktadır. 80 dB sağlık açısından zararlı bir ortam olarak, 90 dB ise işitme rahatsızlıklarını (sağır olma vb.) ortaya çıkarabilir. Bu nedenle disko ve aşırı gürültülü yerler, gençlerimizin bedensel-ruhsal sağlığını tehdit etmektedir.

Gürültüden ayrı olarak yine hava kirliliği ve içme suyu problemleri insan sağlığında olumsuz etkiler meydana getirmektedir. Özellikle, hava kirliliğinden dolayı insanlarda solunum hastalıklarında bir artış gözlemlenmektedir.

Alışkanlıklarımız ve Sağlığımız

Gürültü, hava kirliliği, su vb. faktörlerin yanı sıra, yaşama alışkanlıklarının değişmesi sonucunda, insanın fiziksel ve ruhsal dünyasında olumsuz yönde yüklenmeler meydana gelmektedir. Günümüzde uzun süreli televizyon seyretmeden dolayı azalan uyku süresi ve devamında ortaya çıkan sinirsel ve ruhsal bozukluklar görülmektedir. Ayrıca, hareketsizlik ve aşırı beslenme de şişmanlık sonucunu doğurmaktadır. Günümüz Almanya'sında yaklaşık kişi başına günlük kalori alımı ortalama 3000'lere ulaşmıştır. Bilindiği gibi hijyenik açıdan boy uzunluğunun cm'ye olan eş değerin %10, bayanlarda ise %15 daha eksiği şeklinde kabul edilmektedir (Kale 1995 14-15).

 

Kahve ve Çay Alışkanlığı

Artık kahve bir halk içeceği olmak durumuna gelmiştir. Çalışan insanlar, bir kaç fincan kahve olmazsa kendilerini yeteri kadar dinç hissetmeyecekleri duygusuna kapılmaktadırlar. Yine gün boyu performansın biraz da kahve sayesinde olduğu düşünülmektedir. Aslında kahve, yağ ve posa üretimi ile gastrogenital sindirim faaliyetlerini azaltmakta ve önleme gibi etkiler meydana getirebilmektedir. Çay ise özellikle alışkanlık halinde içildiğinde yine aynı etkileri gösterebilmektedir.

Nikotin Bağımlılığı

Sigara, hipertoni (kan basıncı yüksekliği) ve kolestronomi (kolestrol yüksekliği) gibi kalp hastalıkları için iki tehlikeli riziko faktörü ile birlikte üçüncü tehlikeli riziko faktörünü oluşturmaktadır. Nikotin, atherosklerotik hastalıkların oluşmasında önemli etkiye sahiptir. Özellikle içe çekme ve pasif içicilikte nikotin direk olarak akciğer ve kan dolaşım sistemine girmektedir. Diğer yandan vejetatif sinir sistemini olumsuz yönde etkilemektedir. Sigara tiryakileri, sigara içmeyenlere göre beş kez daha fazla kalp enfarktüsüne yakalanma ile karşı karşıyadırlar.

Sigara tüketiminde ilginç bir yaklaşım ise, devletin tekel aracılığı ile sigara ve alkol üretimi ile sağlamış olduğu gelirin çok daha fazlasını sigara tüketiminden dolayı sağlığa harcayarak büyük maddi zararlar içerisine girmesidir. Ayrıca sigara ve alkolden dolayı toplumun uğradığı manevi zararlar içerisine girmesidir. Bu nedenle, son yıllarda TBMM ilgili komisyon tarafından alınan eğitim, sağlık kuruluşları ve toplu yerlerde sigara içmeme yasağı ile ilgili kararlar büyük takdir toplamaktadır. Ümidimiz; bu kararların yaptırım gücü ile birlikte tam olarak uygulanmasıdır.

Diğer yandan, eğitim ve öğretimde bulunan öğretmenler ve öğretim elemanlarının da derslerde zaman zaman sigara ve alkolün zararları hakkında çarpıcı örnekleri öğrencilerine olumlu bir dille anlatmaları, sağlıklı bir toplum oluşturmada yapacakları katılım açısından şüphesiz önemli olacaktır. Bir başka açıdan dolaşım problemleri olan insanların %90'ı sigara bağımlısı olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu, özellikle bacak atardamarları için geçerlidir. Günümüz Türkiye'sinde nikotin bağımlılığından dolayı bronşiyal ve akciğer karnizomlarında geçmiş yıllara göre artışlar görülmektedir. Akciğer kanserine yakalanma tehlikesi oranları, sigara içen ve adet esasında nikotin bağımlılarına göre aşağıda gösterilmektedir.

Alkol Bağımlılığı

Alınan alkolün %20'lik bir bölümü karın duvarında direk kana, diğer %80'i ise karaciğere ve oradan da tekrar kana karışmaktadır. Alkol, ayrıca beyin lipoidlerine bağlanma özelliği göstererek, reaksiyon zenginliğinde azalma, performansta düşme ve adaptasyonda kısıtlılık meydana getirmektedir. Bu nedenle, kaza vb. durumlarda alkol alınımı olumsuz sonuçlar doğurmaktadır. Alkol bağımlılığında bilimsel literatürde 5 tür bağımlılıktan söz edilmektedir:

Alfa İçicilik: Bağımlı olmayan ayda bir yılda bir türünden içiciliktir. Bu sınıfta alkolün yokluğu aranmaz.

Beta İçicilik: Bağımlı değillerdir fakat toplulukta, kokteyllerde zaman zaman dozu kaçırarak içerler. Genelde grupla içmeyi severler.

Gama İçicilik: Bu kategoriden itibaren artık bağımlılık başlamaktadır. Devamlı bir gelişim süresi sonunda metabolizma kronik alkol alınımına devamlı ihtiyaç duyar. Kural olarak 5-7 yıl sonunda artan alkol miktarı nedeniyle kişi kendi kontrolünü kaybeder. Önceki iki grup alfa ve beta içiciler, gama içiciliğine transfer olabilirler. Bu nedenle alkol hayat boyu alınmamalıdır. Ufacık bir alkol dozu daha fazlasını gerektirebilmektedir. Bundan dolayı bazı kimseler hiç alkol alışkanlığına kapılmamaktadırlar. Bunun nedeni; ya daha fazlasına alışırsam korkusudur.

Delta İçicilik: Bu gruptakiler tamamen dirençlerini kaybeder ve abstinentik (kendinde olma) semptomunun başlaması için belirli bir oranda alkole ihtiyaç duyarlar. Bu grupta alkol artık kişilerin tekrar kendilerine gelebilmeleri için gerekli bir madde haline gelmiştir.

Epsilon İçicilik: Dipsomani ya da alkolik olarak adlandırılan bu gruptakiler günlerce kendilerini kaybeder hatta alkol komasına girebilirler. Bu nedenle, bu tür içicilik en üst sınır içiciliktir. Epsilon içicilik, kronik alkolizm yoluyla oluşur.

Kaynak : İTÜ VAKFI DERGİSİ 1995-2