|
UZUN zamandır memleket
meseleleriyle meşgul olduğum için hayatımdaki önemli bir değişikliği
size haber vermeye vaktim olmadı.
Hayatıma bir bayan girdi,
sevgili okurlar.
Adı Afet.
Son derece seksi, akıllı, kendi başına
buyruk, ama beni de seviyor galiba.
Yazının bu noktasına kadar hayatta
kalmış olmamdan anlamış olmalısınız ki Afet bir köpek.
Üç ay önce yolda bir bahçede altı-yedi
minik yavru köpek gördüm.
Afet hemen dikkatimi çekti; çünkü
grubun biraz dışındaydı, başını bir sağa bir sola eğerek, kardeşlerinin
oyununu izliyordu. Onu öptüm, kucakladım.
Kolumun altına aldım onu, eve gelinceye
kadar tek ses etmedi. Arada elimi yalama girişimleri oluyordu, birkaç
kez iç geçirdi o kadar.
Ve Afet eve yerleşti.
O yerleşti de, şimdi biz acaba onu
evde bırakıp tekrar göç mü etsek diye düşünmeye başladık.
Bazı veteriner ofislerinde duvarda
bir yazı olur.
‘‘Köpek almadan önce iyi düşünün’’
der yazıda.
Biz bu uyarının nedenini kısa sürede
anladık gayet tabii ki.
Hiperaktif değilmiş bizim Afet. Bu
normal haliymiş, bir yaşına kadar sabır göstermemiz gerekiyormuş,
ondan sonra biraz uslanacakmış. Öyle diyorlar.
Gayet iyi, teorik olarak anladım
bunu ama Afet bir çoban köpeği. 3 ay içinde üç misline çıktı. İlk
eve taşırken onu, kolumun altında bir kilometre yürüyebiliyordum.
Şimdi ise ancak iki elimle kaldırabiliyorum
ve on metreden fazla yürürsem nefesim kesiliveriyor.
20 kiloya yaklaştı, ama bence 10
ton filan olmalı. Çarpınca size etkisi öyle oluyor yani.
Üstelik o bütün bu gelişmelerin farkında
değil.
Kucakta oturmaktan büyük keyif alıyor.
Sabah yatağa atlayıp bize küçük ısırıklar atmak, yatakta tepinmek
istiyor.
Ve o her sevimli hareket yaptığında,
biz ne olur ne olmaz diye ambulans çağırmayı düşünüyoruz.
Anladığım kadarıyla köpek eğitim
kitaplarını yazan eğiticiler, köpeğin olduğu evde Rana'nın bulunma
olasılığını göz önüne almamışlar. Onun için bazı şeylerin rasyonel,
bilimsel olarak yapılabileceğini varsayıyorlar.
Üç-dört temel şey öğretilecek köpeğe
ilk aylarda. ‘‘Otur’’, ‘‘Dur’’, ‘‘Gel’’, ‘‘Bekle’’, ‘‘Hayır’’ kelimelerini
öğrenirse iş yarıdan fazlasıyla tamam. Ondan sonra Heidegger'i filan
okumaya geçebilir bence.
Ben büyük sabırla bunları öğretmeye
çalışıyorum. Gerçi fazla başarılı olduğum söylenemez; neredeyse
ben havlamayı tam öğrendim, Afet'te tık yok. Neyse, yine de bilimsel
olarak gayret ediyorum ya!
Rana ise köpekle ilişkimizde önceliğin
bu tür komutlarda olduğu kanaatinde değil.
O, Afet'i karşısında görür görmez
‘‘Merhabaaaaaa’’ diyor ve el sıkışıyorlar.
Bu ‘‘merhaba’’yı da son derece müziksel
bir şekilde söylüyor. Sadece bu kelimeyi söylerken sesi mucizevi
bir şekilde güzelleşiyor bile.
‘‘Merhaaabaaaaaaaaaaaaa’’ diyor,
elini uzatıyor. Afet de ona hediye verileceğini sanıp el uzatıyor
ve Rana her defasında bana dönüp ‘‘Bak gördün mü, merhabayı anlamaya
başladı’’ diyor.
Ben de ona, ‘‘Dur’’ ve ‘‘Hayır’’
komutunu bile anlamayı refüze eden bir köpeğin ‘‘Merhaaaabaaaaaaaaaaa’’yı
anlamasının mümkün olmadığını, bu gerçekleştiyse eğer köpeği İtalya'ya
götürüp bir sirke yüksek fiyattan satabileceğimizi söylüyorum. Ama
bu da bir sonuca varmıyor tabii.
Merhabayı öğrense ne olacak yani,
hiç durmayan bir köpek merhaba diyecek vakit de bulamaz ki!
Anladığım kadarıyla Rana ona ‘‘Merhaaabaaaaa’’dan
sonra ‘‘Nasılsınız?’’ ‘‘Çoluk çocuk nasıl?’’, ‘‘Çay içer misiniz?’’,
‘‘Bir kokteyl alır mısınız?’’, ‘‘Hayır sizinle dans etmem’’ gibi
lafları da öğretecek.
Tabii bu arada şu unutulmamalı ki,
bizim evde yaşını başını almış iki de kedi var.
Afet onlarla oynamak istiyor ve ikisi
bu oyun isteğini her zaman büyük bir savaş olarak algılıyor.
Her felaket çıkışında Rana bana,
‘‘Afet'i sen getirdin, barışı sağlamak da senin görevin’’ diyor.
Bu işi çözersem başbakan olmak için
girişimde bulunacağım; çünkü o zaman Türkiye'de toplumsal uzlaşma
gibi imkánsız bir olayı da ancak benim sağlayabileceğimi millet
anlamış olacak.
Şu aralar durum böyle işte.
Hürriyet - 27 Mart
2001
|