|
Geride bıraktığımız
2000 yılında mimarlığın gündemine gelen en çarpıcı konu 'ahşapla
yeniden buluşmak'tı. Dünyada bunun öncülüğünü EXPO-2000'deki ahşap
gösterileri üstlenirken Türkiye'de 'depreme dayanan geleneksel yapılar'
aynı gündemin temel nedenini oluşturdu.
Uygarlık tarihiyle birlikte,
uygarlıklara en ''kalıcı'' imzayı atan ''mimarlık tarihi'' de 2001
yılından itibaren ''İS 3. Binyılını'' yaşamaya hazırlanıyor. Bir
başka deyişle, Anadolu ve yakın coğrafyasında yaklaşık ''10 bin
yıllık'' bir geçmişe uzanan mimari birikimlerin yeni bir binyıla
aktarılmasındaki ''milenyum süreci'' bu köklü ve sürekli sanat eyleminin
ulusal ve uluslararası temel gündemini oluşturuyor...
İşte böylesi bir tarihsel
''durum değerlendirmesi'' sürecinin, geride bıraktığımız 2000 yılında
öne çıkarttığı başlıca gündem maddesi ise ''mimarlığın ahşapla yeniden
buluşması'' oldu... Bu söylemdeki ''yeniden'' sözcüğü, ahşabın en
az mimarlık tarihi kadar eskiye giden temel bir yapı malzemesi olduğu
gerçeğinin 20. yüzyılın özellikle ikinci yarısından itibaren adeta
''unutulmuş'' olmasını sorgularken ''buluşma'' sözcüğü de yine binlerce
yıldır birbirlerine sevdalı olarak uygarlıklara imza atan iki sevgilinin
eski başarılarını ''anımsayarak'' bir araya gelme ''coşkularını''
simgeledi...
Nitekim, her yönüyle bir ''çağdaş
mimarlık gösterisi'' olarak gerçekleşen EXPO- 2000 dünya fuarındaki,
hem fuarın kendisini hem de katılımcı ülkelerin mimari anlayışlarını
simgeleyen yapıların yaklaşık üçte birinin ve üstelik en çok beğenilen
''iz bırakıcı'' ve ''etkileyici'' tasarımların ''ahşaba'' dayalı
olarak gerçekleştirilmiş olmaları da bu coşkunun yine 2000 yılındaki
en gösterişli uluslararası şöleni gibiydi...
Depremden çıkan 'ders'
EXPO-2000'deki buluşmayı yazının diğer
bölümlerine bırakarak, önce bu konudaki Türkiye'de gözlenen 2000 yılı
sürecini özetlemekte yarar var. Çünkü mimarlığın ahşapla yeniden buluşmasına
yönelik bizdeki değerlendirmeler, dünyada EXPO-2000'e yansıyan ''çevresel''
ya da ''sürdürülebilir mimarlık'' vb. gibi 20. yüzyılın son çeyreğindeki
evrensel arayışların katkısıyla pek olmadı.
Bizde ise ahşabı gündeme getiren, daha
doğrusu ahşabın adeta ''ben de varım, gözünüzü artık açın'' dercesine
mimarlığın gündemine kendisini ''zorla'' kazandırmasına neden olan
gelişme, ağırlıklı olarak ''deprem sayesinde'' yaşandı.
Gerçi, az sayıda bile olsa yıllardır
kimi üniversitelerde ''geleneksel ve doğal malzemelerle çevreye ve
insan sağlığına duyarlı çağdaş yapı kültürü'' için kimi çok özel duyarlılıklardan
kaynaklanan bazı çalışmalar vardı, ama bu konu ''mimarlık eğitiminin
temel başlıkları'' arasında asla yer alamıyordu.
Benzer şekilde, betonarmenin onca yaygın
ve egemen ilişki ve olanaklarına adeta ''direnerek'' , yine betonarmeyi
tek seçenek kabul eden ''piyasa'' koşulları ve buna bağlı ''mevzuat''
dayatmalarına da adeta meydan okuyarak ''ahşabı çağdaş tasarımlarında
da değerlendiren'' mimarlarımız hiç yok değildi. Ama bu ''kahraman''
mimarlarımızın da sayısı o kadar azdı ki bir ''betonarme mühendisinden''
çok daha militanca betonarmeyi savunanların ''ezici çoğunluğu'' karşısında
ne toplum ne de kamuoyu onların yeterince farkındaydı...
İşte böylesi bir süreçte, 17 Ağustos
ve 12 Kasım 1999'daki Doğu Marmara- Kocaeli-Düzce-Bolu kuşağını
sarsan büyük depremlerin ardından, geleneksel üsluplarda inşa edilmiş
yapıların ve hatta son derece eskimiş durumdaki gözden çıkartılmış
bu tür binaların bile ''çökmedikleri'' , en azından kendilerine
sığınan insanları ''öldürmedikleri'' tüm çıplaklığıyla ortaya çıkınca,
''ahşabın değeri'' de birdenbire ve neredeyse yarım yüzyıl sonra
Türkiye'de ''yeniden'' anımsanıverdi... Eğitimden piyasa ilişkilerine,
mesleki bilgiden ''bilgisayar olanaklarına'' kadar hemen her yönleriyle
betonarmeye ''tam entegre'' olmuş kimi mühendislik çevrelerinin
ve bunların etkisindeki ''resmi karar vericilerin'' her türlü engelleme,
karşı söylem ve hatta ahşabı anımsatanlara ''hakarete varan'' saldırılarına
rağmen, 2000 yılı boyunca düzenlenen etkinliklerle Türkiye mimarlığının
da gündeminde ''çağdaşlığın ahşapla da yakalanabileceği'' gerçeği,
yerini almaya başladı...
Bu anlamda, Mimarlar Odası 'ndaki
yoğun çalışmaların dışında, özellikle ''uluslararası değerlendirmelerin''
Türkiye'ye de kazandırılması bakımından en önemli etkinlik ''ICOMOS-
UNESCO ve Kültür Bakanlığı'' eşgüdümünde 16-18 Kasım 2000 tarihlerinde
İstanbul'daki The Marmara Oteli'nde düzenlenen ''Geleneksel Yapıların
Depreme Dayanmaları'' konusundaki ''Deprem Güvenliği-Geleneksel
Yapılardan Alınacak Dersler'' başlıklı konferanstı.
Gerçi Mimarlar Odası, aynı ''derslerin''
alınması için 1997 yılındaki Adana-Ceyhan depreminden sonra da benzer
konuda etkinlikler yapmış, örneğin Adana'da ''yıkılmayan'' geleneksel
evlerin bulunduğu Tepebağ SİT alanındaki depremden hasar görmüş ''kültürel
mirasın'' da kalıcı konut statüsü içinde kabul edilerek, bu yöndeki
fonlarla onarılıp yeniden kullanıma sunulmasını özel bir panelde gündeme
getirmişti.
Ne var ki ''devlet'' içindeki egemen
''betonarmeci kafa'' bu uygarlık projesine deprem fonlarından destek
vermek bir yana, örneğin Kültür Bakanlığı 'nın genel bütçe içindeki
payını, üstelik ''deprem giderlerini'' bahane ederek ''binde 3'ten
binde 2'ye'' düşürmek yolunu seçerek, hiç değilse bu bakanlıktan ''depremzede
kültür mirasına yardım'' olanağını da eskisinden çok daha olanaksız
koşullara geriletti...
Aynı şekilde, 17 Ağustos-12 Kasım depremlerinden
sonra da insanları öldürmeyen geleneksel yapılardan hemen hiç ''ders
almayan'' bir dizi sözde onarım ve yeni yapı tekniği üzerine yasal
düzenlemeler getirilirken inşaat mevzuatından yapı denetimi kurallarına,
hatta TÜBİTAK'a bağlı ''deprem konseyi'' yapılanmasına dek her türlü
donanım ve kadrolaşmada da en gözde, öncelikli ve neredeyse tek seçenek
kabul edilircesine ''betonarme'' ve ''betonarme mühendisliği'' hep
egemen kılınarak, temelde ''mimarlık'' demek olan tarihsel birikimlerimiz
yine ''mimarlıkla birlikte'' dışlanıverdi...
Geçmişi kucaklayan çağdaşlık
İşte, hem EXPO-2000'deki ''ahşabı kucaklayan
çağdaş mimarlık'' gösterileri hem de İstanbul'daki uluslararası deprem
güvenliği konferansında sunulan ve 25 kadar yabancı uzmanın da görüşlerinin
yer aldığı 100'e yakın bildiri ve konuşma, geleneksel mimarlığın binlerce
yıllık kazanımlarını ''reddederek'' Türkiye'yi ve tüm dünyayı kimliksiz,
kişiliksiz ve sadece ''rant ekonomisine'' hizmet veren bir yapılaşma
baskısına tutsak eden ''kültür yoksunu mimari süreçlere'' karşı hiç
değilse 21. yüzyılda daha etkin koruyabilmek için, 2000 yılında yoğunlaşılan
''arayışların'' en önemli iki etkinliği oldular...
Nitekim Mimarlar Odası da yine 2000
yılındaki son önemli etkinliğini aynı konuda yaptı. 15-17 Aralık 2000
günlerinde Bartın 'da toplanan ''Ulusal Danışma Kurulu'' gündemindeki
''yapı denetimi ve imar mevzuatındaki son düzenlemeler'' konusunu
irdelemeye başlamadan önce, ''Geleneksel ve Çağdaş Mimarlıkta Ahşap''
başlıklı bir bilimsel tartışma forumu düzenledi.
Böylece, Türkiye'nin tüm bölgelerinden
katılan Oda yöneticileri ve çalışmalar içinde yer alan mimarlar,
2001 yılını karşılamadan önce; ''yeni yüzyılda çağdaş mimarlığın
geleneksel kazanımları da kucaklayarak ilerlemesi'' gerektiği yönünde
bilgi ve bilinçlerini güçlendirmiş oldular...
Cumhuriyet - 25 Aralık
2000
|