|
Türkiye’de
nükleer enerjinin bir seçenek olabilmesini engelleyen nedenler vardır:
a) Nükleer santral ve atıkları çevreyi kirletecektir: 2000’li yıllarda
daha da hızla artacak olan sanayileşme ve kentleşmenin ekolojik dengeyi
bozacak boyutlara ulaşacağı konusunda herkesin haklı kuşkuları vardır.
Günümüzde, fosil kökenli yakıtların çevre kirliliğini giderek arttırması,
sera etkileri ve petrol gibi kaynakların siyasi amaçlı kullanılması, ülkelerin
kalkınmalarında enerji kaynağı bulmakta karşılaştığı zorluklar nedenleriyle,
gelişmekte olan ülkelerde nükleer enerjiye bir yönelme eğilimini ortaya
çıkarmıştır. Ancak, Dünyanın hiçbir yerinde nükleer atık konusuna kesin
çözüm bulunamadığından, kuşku ve korku yoğunlaşmıştır: “Çoğu nükleer merkezde
atıklar hemen oracıkta havuzlanıyor. Düşük radyasyonlu atıklar varillerde
saklanıyor. Dünya çapında gitgide artan radyasyon yükü ekologları çok
tedirgin ediyor. Denizlere atılsa, deniz ekosistemini etkiliyor; gömülse
sızıntılarla yeraltı sularına karışıp oradan akıp, nehir ve göllerde ortaya
çıkıyor. Nükleer çöp yakılamıyor. Kimyasal yöntemlerle zararsız hale getirilemiyor.
Ama bir yandan da devamlı artıyor. Gelecek kuşaklara bırakacağımız tehlikeli
bir miras!” 1984’te kurulması tartışmalarına başlanan Akkuyu Nükleer Santrali,
1986’daki Çernobil kazasından sonra askıya alınmıştı. 1993’te planları
yenilendi ve temel atma hazırlığına geçildi. 2 Aralık 1999’daki kararla
ihale aşamasına gelinen santral için bugüne dek TEAŞ, 100 milyon $ harcadı.
En erken 2007 yılında devreye alınabilecek santralden yılda 10 milyar
kWh enerji üretilmesi planlanıyor. Bilimadamları, 2010 yılında ilk nükleer
atık depolama sistemine gereksinim duyacağımızı vurguluyorlar.
b) Nükleer santrallerde meydana gelen kazalar, ilk sanıldığından
daha sık oluyor ve bu kamuoyunu geniş çapta etkiliyor. “Yaklaşık 40-43
yıllık geçmişi olan ve 33 ülkede çalışır durumda 437 nükleer santralde,
ölümlerin meydana geldiği tek sivil nükleer santral kazası Çernobil’dir.”
İlk anda 72 kişinin, bir yıl içinde resmi sayılara göre 3 bini aşkın,
iddialara göre 100 bin kişinin ölümüne neden olan bu kazanın etkileri
günümüze değin sürmüştür ve resmi olmayan sayılara göre 80 bini aşkın
çocuk sağlığını yitirmiştir.
c) “Nükleer santral yapımı konusunda üçüncü önemli konu olan maliyet
ise en çok ekonomistleri düşündürüyor. Nükleer santrallerde üretilen enerji
birim maliyeti, 1960’lı yıllardan bu yana bir türlü düşürülemedi. Hâlâ
kömür-linyit yakan santrallerden daha yüksek. Üstelik nükleer santrallerin
ortalama ömrü, örneğin Kanada’da, 35-40 yıl olarak gerçekleşti. Kanada
Ontario’da nükleer enerjiye 1970’lerde yatırılan 30 milyar dolar, daha
yatırım borcu ödenmeden, 2000 yılına varmadan heba olmuş olacak. Vadesi
dolan nükleer santrallerin kapatılması da olağanüstü pahalı. Bütün bu
maliyetler üst üste eklendiği zaman, nükleer enerjinin, alternatiflerinden
çok daha pahalı olduğu ortaya çıkıyor. İşte nükleer enerjinin uluslararası
alanda gözden düşmesine neden olan, Çernobil ve benzeri kazalar değil,
asıl bu maliyet sorunu.”
d) Enerji alanında çalışan uzman kişilerin nükleer enerjiye karşı
çıkmaları da seçenek olmasını engelleyen nedenlerdendir.
e) Nükleer enerji alanında öğretim-eğitim görmüş kişilerin, çeşitli
nedenlerle çelişkili davranmaları, karar yetkisine sahip siyasi otoriteleri
kararsızlığa düşürmektedir.
f) Nükleer santrallerin kurulacağı yerlerin seçimindeki isabetsizlikler
[ örneğin: “Türkiye’nin ilk nükleer santralinin Akkuyu Körfezi’nde, Ecemiş
fay hattının yakınlarında kurulması planlanmaktadır. 1991’de yapılmış
olan bilimsel çalışmalar sırasında Ecemiş fayının aktif olduğu saptanmıştır.
Ayrıca geçmişte (1872) büyük depremlerin (7.5) meydana geldiği bilinmektedir
ve yakın bir gelecekte depremlerin yinelenebileceği ileri sürülmektedir.”]
g) Sağlık alanında kullanılan radyoaktif madde içeren malzemelerin
saklanması konusunu bile disipline alamamak. İkitelli’de (satıcı kaynağa
geri verilmesi gerekirken hurdacıya satılan) 2 radyoizotopun yol açtığı
(8 Ocak 1999) kazada sergilenen perişanlık kamuoyunun gözünü korkutmuştur.
“2000 yılına giderken, ülkemizin enerji kullanımının
büyük bir kısmı hâlâ petrole dayanıyor -hem de ithal malı petrole. Nükleer
enerjiye ise hiç mi hiç mahkûm değiliz. Tüm maliyetler hesaba katıldığında,
nükleer enerji hem çok pahalı, hem de sürdürülebilir nitelikte değil.
Dünya petrol fiyatları hazır şu yıllarda düşmüşken, başka ülkelerin deneyimlerinden
ders alıp, ‘yenilenebilir enerji ekonomisine’ yönelmek, uzun sürede büyük
ekonomik ve ekolojik yararlar sağlayabilir.”
Türkiye, 2000’li yıllara, enerji darboğazı korkutmacasıyla
ve çözüm olarak nükleer santrallerin kurulması “dayatmasıyla” girdi. Bu
tartışmalar sırasında Almanya da yeni nükleer santral yatırımlarından
vazgeçti. Türkiye’de duyarlı çevreler 24 Temmuz 2000’i soluklarının tutarak
“korkuyla” beklerken -bir yandan da savaşımı sürdürürken- 24 Temmuz 2000
tarihinde Başbakan Bülent Ecevit’in yaptığı bir “hükümet kararı
açıklamasıyla” nükleer santral ihalesinden “içinden geçilmekte olan ekonomik
durum” ve “teknolojik gelişmelerin” beklenmesi amacıyla vazgeçildi. Ancak,
bu kararın, nükleer enerjiden vazgeçmek anlamına gelmediği özellikle vurgulandı.
Yukarıda vurguladığımız sorunlara da dikkat çeken
bir başka bilimadamı Odil Tunalı (Worldwatch Institute, araştırmacı) konuyu
ele aldığı “Türkiye’nin Enerji Güven(siz)liği” başlıklı yazısında şu yargıya
varır:
“Şu andaki küresel enerji sistemi bir tuzak oluşturmaktadır.
Kamu ve çevre sağlığını tehdit ettiği gibi gelişmekte olan ülke ekonomilerinin
yatırımlarını verimsiz teknolojilere bağlamasını sağlayarak bu ülkeleri
finansal olarak da yıkıma götürmektedir. Gelecekteki enerji talebi öngörüleri
bu eski teknolojilere göre oluşturulduğunda, yakıt gereksinimleri genellikle
olduğundan çok daha fazla olarak ortaya çıkmakta ve dolayısıyla tesis
kapasiteleri üzerinde çok fazla durulmamaktadır. Ancak, fabrikalar, arabalar,
buzdolapları ve aydınlatma daha verimli oldukça bu yeni kapasitenin çoğunun
gereksiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Türkiye de ekonomisinin bütün sektörlerinde
daha fazla enerji verimliliği potansiyelini değerlendirmeden abartılmış
enerji talebi öngörülerine dayalı mega-enerji yatırımlarına yönelirse
bu tuzağa yakalanabilir.
Ancak Türkiye bu tuzaktan verimlilik ve yenilenebilir
kaynaklara ağırlık veren, doğalgazın kullanımını artırırken diğer fosil
yakıtlara bağımlılığı azaltan bir enerji stratejisi geliştirme yoluyla
kurtulabilir. Enerji üretiminin büyük bir kısmı kayıplara gittiğinden
ekonominin bütününde verimlilik artışına öncelik verilmelidir. Diğer OECD
ülkeleriyle karşılaştırıldığında Türkiye birim gayri safi milli hasıla
başına neredeyse iki kat fazla enerji kullanmaktadır. Türkiye ElektrikMühendisleri
Odası tarafından yürütülen bir çalışmada ülkenin elektrik kullanımının
%43’ünün kaybolduğu ve daha iyi yalıtım ve yenilenmiş şebekeler yoluyla
3.6 milyar dolarlık bir tasarruf sağlanabileceği belirtilmektedir.
Sonuç olarak, günümüzde, gelişmekte olan ülkelerin
enerji verimliliğini artırmayı amaçlayan yatırımlara yöneldiğini; sıkı
tasarruf programları uyguladığını; verimlilik standartlarını gözden geçirdiğini;
enerji alanını ulusal çıkarları gözeten geniş bir planlamaya başladığını
göz önüne alarak, ülkemizin de benzer uygulamalar ve yönelişler içine
girmesinin zorunlu olduğunu düşünüyoruz.
Yapılacak planlamaların ve ekonomik-siyasal yönelişlerin;
büyük kapasiteli, alternatif enerji (rüzgar, güneş gibi) kaynaklarını
da gözeten yatırımların zamanında ve yeterli düzeyde olmasına; enerji
santrallerinin hammadde akışını kesintiye uğratmayacak önlemler alınmasına;
doğalgaz için çevre ülkelere değişik seçenekleri değerlendiren anlaşmalar
yapılmasına; her türlü enerji kaynağının tasarruflu kullanılmasına, şebeke
kayıp ve kaçaklarının en aza indirilmesine; enerji verimliliğinin arttırılması
amacıyla sanayide kayıp ısının enerji yoğun ürün ve atıkların yeniden
değerlendirilmesine; yapılarda ızolasyona önem vererek ısı kayıp ve kaçaklarının
azaltılmasına; toplu taşım sistemlerinin geliştirilmesine; deniz ve demiryollarının
yeniden gündeme getirilerek etkin kullanılmasına dayandırılması gerekmektedir.
Not:
Alâettin Bahçekapılı'nın yakında yayımlanacak olan "ÇEVRE İÇİN KURTULUŞ
SAVAŞI" kitabından alınmıştır...
|
Nükleerden
Kaçınalım
Türkiye’nin
nükleer enerjiden kaçınması için pek çok neden var. Başta geleni, gerek
kurulma aşamasında, gerekse ürettiği elektrik açısından çok pahalı olması.
Bugün doğalgaz ve rüzgâr santralleri, nükleer santrallerin dörtte, beşte
bir maliyetine, çok daha kısa zamanda kurulmakta ve kilovat saati 4-5
sent’e elektrik üretmekte. Oysa nükleer elektriğin üretim maliyeti 7 sent
dolayında. Nükleer santrallerin kurulma giderleri söküm ve radyoaktif
atıkların korunmasıyla ilgili masrafları da katıldığında 1000 MW’lık bir
santral 5 milyar dolarlık bir yatırım gerektiriyor. Nükleer enerji programı
olan birçok ülke uzun yıllardır yeni santral yapmamakta, olanları kapatmakta,
nükleer enerjiden vazgeçme kararı almakta. Şu an çalışan 434 nükleer santral
var. Bunların 109’u ABD’de. Bu santrallerin çoğu 20 yaş üzerindedir, bir
kısmı ömrü dolmadan kapatılmakta. 1978’den bu yana ABD’de 100’ün üzerinde
santral projesi iptal edildi. Kanada 1975’ten bu yana sipariş vermemiştir.
Geçen yıl güvenli çalıştırılamadığı nedeniyle mevcut santrallerinin üçte
birini kapattı. Almanya ve İsveç nükleer enerji santrallerini giderek
tasfiye kararı aldı. Fransa nükleer enerji programını 10 yıllığına askıya
aldı. Avrupa Birliği’nin 15 üyesinden 7’si nükleer enerjiye hiç yatırım
yapmadı. Nükleer enerji sanayisi radyoaktif atıklar sorununu çözemedi.
ABD, İngiltere ve Kanada nihai bir mezar için milyarlarca dolar harcadı,
fakat şimdilik bu mezarların kullanılmaması kararı alındı. Bunun sebebi
atıkların içindeki plütonyum gibi, yarı ömrü 25 bin yıl olan radyoaktif
maddelerin yeraltı sularına karışmama güvencesinin verilmeyişi. Dünyada
1997 sonu itibariyle birikmiş 200 bin ton radyoaktif atık var. Nükleer
santrallerden vazgeçilme nedenlerinden biri de kazalar. Çernobil ne ilk
ne de son kazaydı. Nükleer taraftarları, bunun kötü Sovyet teknolojisiyle
yapıldığı, Batı reaktörlerinin güvenli olduğunu söylemekteler. Oysa Çernobil’den
önce 1979’da ABD’nin Three Mile Island reaktöründe çok ciddi bir kaza
yaşandı, reaktörün kalbi kısmen eridi. Daha önce İngiltere’nin Sellafield
reaktöründe olan kazanın etkileri uzun süre halktan gizlendi; unutulması
için adı bile değiştirildi. Bu yıl Japonya’da olan kazalar sonucunda Japonya
yapmayı düşündüğü yeni santralleri askıya aldı. (...) Akkuyu özeline gelince:
Bu cennet yöreye yapılacak santral Akdeniz Bölgesi’ndeki turizmi çok olumsuz
etkileyecektir. Turizm pastasını bizimle paylaşan ülkelerin yayacağı bir
söylenti bile turistleri kaçırmaya yetecektir. Akkuyu’nun 25 km. doğusundan
geçen ve aktif olduğu belirtilen fay konusu çok ciddiye alınmalıdır. Nihayet,
1980’de imzaladığımız NPI (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme) anlaşması
uyarınca nükleer silah imal etmeme yükümlülüğü altında olduğumuz hatırlanmalı.
Enerji konusunda yapılması gerekenlerin başında, elektrik enerjisindeki
kayıp ve kaçakların önlenmesi. Bu oran başka ülkelerde %7-8 dolaylarında
iken bizde %20- /... 25 dolaylarında. Bunun büyük kısmı dağıtım kayıpları.
Bu duruma son verilmezse sisteme katılacak her santralin ürettiği elektriğin
%20-25’i kaybedilecektir. Bu, delik bir kova ile su taşımak gibidir. İkinci
öncelikli konu enerjide verimlilik ve tasarruftur. ODTÜ’den Prof. Dr.
Ahmet Ecevit’in hesaplarına göre Türkiye’nin sadece 5 büyük ilinde yeni
yapılacak binalarda enerji tasarrufu sağlanabilirse bu, 1500 MW’a eşdeğer
olacaktır. Tasarrufla sağlanacak kazançlar büyüktür. Türkiye’deki termik
santrallerin kapasite kullanım oranları, yüzde 40’lar düzeyindedir. Oysa
Avrupa’da yüzde 60’lardadır. Türkiye’de gerek hidroelektrik gerekse termik
kapasitenin ancak yüzde 25-30’u değerlendirilmiştir. Önceliğin öz kaynaklara
verilmesi gerekir. Nükleer santraller hem teknoloji, hem yakıt olarak
tamamen dışa bağımlıdır. Yenilenebilir enerji kaynakları son yıllarda
çok yol katetti. Rüzgâr enerjisi kurulu gücü 10 bin MW’a ulaştı. Türkiye’de
iki yerde rüzgâr santrali çalıştırılmakta. Foto voltaik yolla güneş enerjisinden
elektrik elde etmede önümüzdeki birkaç yıl içinde çok büyük ilerleme ve
fiyatlarda ucuzlama bekleniyor. Bunlara ek olarak biyokütle, biyogaz,
jeotermal enerji alanlarında gelişmeler vardır. Bizde de bu kaynaklara
yatırımlar başlamalı ve özendirilmelidir.
Prof. Dr. İnci GÖKMEN
ODTÜ Öğretim Üyesi
Milliyet, 24 Aralık 1999
Eğer
Akkuyu nükleer santralı yapılacak olursa TEAŞ yıllık 560 milyon dolar
zarara uğrayacak. En iyi ihtimalle 9 yıl sonra devreye girecek ilk nükleer
santralimiz her yıl 560 milyon dolar zarar yazarken, ülkemiz elektriğinin
de sadece yüzde 2’sini üretebilecek. Bunun yanında nükleer santraller
inşa edilinceye kadar yeni riskler ve dolayısıyla yeni ek maliyetler de
olacak.
Meral TAMER
Milliyet, 10 Şubat 2000
|
ALMANYA
NÜKLEERDEN NEDEN VAZGEÇİYOR ?
Akkuyu nükleer santral için nefesler tutulmuş beklenirken, önceki
akşam Taksim Dorint Plaza’da Almanya’da iktidar ortağı Yeşiller
Partisi milletvekili Hans-Josef Fell’in konuk olduğu önemli bir
toplantı vardı. Heinrich Böll Vakfı’nın davetlisi olarak Türkiye’ye
gelen Fell, Almanya’nın 21.yüzyılda neden nükleer enerjiden vazgeçme
noktasına geldiğini tüm yönleriyle anlattı.Biliyorsunuz Almanya’da
yeni hükümet, 4 yıllık yasama dönemi içinde (bunun bir yılı geçti)
santralları kapatma kararı aldı.Hükümet ve nükleer santral işletmecileri
arasında şu sıralar ciddi müzakereler yürütülüyor. Almanya bu alanda
önemli bir örnek.19 nükleer santralı var ve elektriğin %30’dan fazlasını
bu santrallardan sağlıyor.Ancak Fell açık bir dille, “Almanya’nın
bunca yıldır edindiği deneyimle nükleer enerjinin, 21.yüzyıla uygun
bir enerji türü olmadığı, hem toplum hem de siyasi mekanizma tarafından
anlaşılmıştır” dedi.En önemli neden olarak da giderek yükselen yapım
ve işletme maliyetlerini gösterdi: “1968’de kurulan ilk santral
750 milyon marka malolacak denildi, 850 milyon marka çıktı.Bu kabul
edilebilir bir farktı.Ama fark giderek açıldı. 1982’de inşasına
başlanan ve 1989’da devreye giren son nükleer santral için 1 milyar
mark fiyat verilmişti.5 milyar marka çıktı.Başta verilen fiyatlar
hiçbir zaman tutmuyor, bunu bilin.Üstelik bunlar çıplak maliyetler.”
Fell’e göre nükleer enerjide karar kılmak, Türki-ye’ye de fazlasıyla
pahalıya patlayacak.Bugün bir nükleer santral yapımının en az 6
milyar marktan başladığını belirten Fell, “5 santral yapılsa, 30
milyar mark eder.Güvenlik, personel eğitimi, teknik araştırma merkezleri,
ara depolar vs. için de 40 milyar mark ekleyin.70 milyar markı bulur.
Bilmiyorum Türkiye’nin ekonomisi bu yükü kaldırır mı?” sorusunu
yöneltti. Hans-Josef Fell, Almanya deneyimini sıralarken Türkiye’deki
uranyum rezervi tartışmasına da değindi. Biliyorsunuz pro-nükleer’ler
uranyum yataklarımıza atıfta bulunarak, nükleer santralların bizi
enerjide dışa bağımlılıktan kurtaracağını iddia ediyor. Ancak Fell
öyle düşünmüyor:“Türkiye’nin 9 bin ton rezervi var. Bir reaktör
yılda 144 ton uranyum kullanır. 6 reaktör olsa yılda 900 ton eder.
Yani Türkiye’yi ancak 10-12 yıl idare eder.” Uranyumun dünya rezervlerinin
de en fazla 40-50 yıl yetecek düzeyde olduğunu söyleyen Fell’e göre
en önemli sorunlardan biri de rezervlerin %20‘sini topraklarında
bulunduran Avustralya’nın bu konuda çok hassas olması. Çünkü en
zengin uranyum yataklarının bulunduğu yer, doğal olarak korunan
ve yerli halkın yerleşim bölgesi. Bu da önümüzdeki 10 yıl içinde
uranyum fiyatlarının aşırı derecede artmasını gündeme getiriyor.
Nezire
KALKAN
Milliyet, 10 Şubat 2000
|

|