Hayır diyenler başardı!

Yenilenemeyen bir enerji kaynağı olan nükleer enerji, Türkiye’de elektrik enerjisi üretiminde kullanılmamakla beraber, ithal edilen elektrik enerjisi nedeniyle Türkiye de nükleer enerjiden yararlanan ülkeler arasında yer alıyor sayılabilir.
Türkiye’de nükleer enerji alanında gerçek anlamda çalışmalara 6821 Sayılı ‘Türkiye Atom Enerjisi Komisyonu’ kuruluş kanununun 1956 yılında yürürlüğe girmesiyle başlamıştır. Daha sonra, 1959 yılında 7256 Sayılı ‘Türkiye Atom Enerjisi Programını Tatbik Şekli Hakkında Kanun” kabul edildi ve aynı yıl Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi’nde 1 MW güçteki TR-1 araştırma reaktörü ihale edildi ve bu reaktör 6 Şubat 1962 tarihinde kritik oldu.
Türkiye’de nükleer enerjinin barışçı amaçlarla kullanılması konusunda sürekli eğitim veren ve deneyim kazandıran ilk kuruluş Mart 1961’de kurulan İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü’dür. Daha sonra Ortadoğu, Boğaziçi, Hacettepe ve Ege Üniversiteleri’nde benzer eğitim veren birimler kurulmuştur. İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü’nde eğitim ve öğretim devam ederken, 1975’te ihale edilen TRIGA Mark-II Eğitim ve Araştırma Reaktörü, 11 Mart 1979’da kritik yapılmış ve o yıldan beri de, diğer üniversiteler ve okullara da hizmet vermektedir.
1977 yılında Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Mer-kezi’ndeki TR-1 reaktörü kapatılmış ve 5 MW gücündeki TR-2 reaktörü ihale edilmiştir. TR-2 Reaktörü 1986’da tam güçte işletmeye açılmıştır. (...) İlk çalışmaların başladığı 1956’dan bugüne yıllar geçmiş olmasına rağmen, ülkemizin nükleer enerji sorunu çözülememiştir. Aslında bu yılların büyük bir bölümü enerji gibi çok boyutlu ve karmaşık bir ‘bütün’ içinde yer alan nükleer enerjinin, Türkiye’de hangi tip santrallerle elektrik enerjisine dönüştürüleceği tartışmalarıyla geçmiştir.”

Türkiye’de nükleer enerjinin bir seçenek olabilmesini engelleyen nedenler vardır:
a) Nükleer santral ve atıkları çevreyi kirletecektir: 2000’li yıllarda daha da hızla artacak olan sanayileşme ve kentleşmenin ekolojik dengeyi bozacak boyutlara ulaşacağı konusunda herkesin haklı kuşkuları vardır. Günümüzde, fosil kökenli yakıtların çevre kirliliğini giderek arttırması, sera etkileri ve petrol gibi kaynakların siyasi amaçlı kullanılması, ülkelerin kalkınmalarında enerji kaynağı bulmakta karşılaştığı zorluklar nedenleriyle, gelişmekte olan ülkelerde nükleer enerjiye bir yönelme eğilimini ortaya çıkarmıştır. Ancak, Dünyanın hiçbir yerinde nükleer atık konusuna kesin çözüm bulunamadığından, kuşku ve korku yoğunlaşmıştır: “Çoğu nükleer merkezde atıklar hemen oracıkta havuzlanıyor. Düşük radyasyonlu atıklar varillerde saklanıyor. Dünya çapında gitgide artan radyasyon yükü ekologları çok tedirgin ediyor. Denizlere atılsa, deniz ekosistemini etkiliyor; gömülse sızıntılarla yeraltı sularına karışıp oradan akıp, nehir ve göllerde ortaya çıkıyor. Nükleer çöp yakılamıyor. Kimyasal yöntemlerle zararsız hale getirilemiyor. Ama bir yandan da devamlı artıyor. Gelecek kuşaklara bırakacağımız tehlikeli bir miras!” 1984’te kurulması tartışmalarına başlanan Akkuyu Nükleer Santrali, 1986’daki Çernobil kazasından sonra askıya alınmıştı. 1993’te planları yenilendi ve temel atma hazırlığına geçildi. 2 Aralık 1999’daki kararla ihale aşamasına gelinen santral için bugüne dek TEAŞ, 100 milyon $ harcadı. En erken 2007 yılında devreye alınabilecek santralden yılda 10 milyar kWh enerji üretilmesi planlanıyor. Bilimadamları, 2010 yılında ilk nükleer atık depolama sistemine gereksinim duyacağımızı vurguluyorlar.
b) Nükleer santrallerde meydana gelen kazalar, ilk sanıldığından daha sık oluyor ve bu kamuoyunu geniş çapta etkiliyor. “Yaklaşık 40-43 yıllık geçmişi olan ve 33 ülkede çalışır durumda 437 nükleer santralde, ölümlerin meydana geldiği tek sivil nükleer santral kazası Çernobil’dir.” İlk anda 72 kişinin, bir yıl içinde resmi sayılara göre 3 bini aşkın, iddialara göre 100 bin kişinin ölümüne neden olan bu kazanın etkileri günümüze değin sürmüştür ve resmi olmayan sayılara göre 80 bini aşkın çocuk sağlığını yitirmiştir.
c) “Nükleer santral yapımı konusunda üçüncü önemli konu olan maliyet ise en çok ekonomistleri düşündürüyor. Nükleer santrallerde üretilen enerji birim maliyeti, 1960’lı yıllardan bu yana bir türlü düşürülemedi. Hâlâ kömür-linyit yakan santrallerden daha yüksek. Üstelik nükleer santrallerin ortalama ömrü, örneğin Kanada’da, 35-40 yıl olarak gerçekleşti. Kanada Ontario’da nükleer enerjiye 1970’lerde yatırılan 30 milyar dolar, daha yatırım borcu ödenmeden, 2000 yılına varmadan heba olmuş olacak. Vadesi dolan nükleer santrallerin kapatılması da olağanüstü pahalı. Bütün bu maliyetler üst üste eklendiği zaman, nükleer enerjinin, alternatiflerinden çok daha pahalı olduğu ortaya çıkıyor. İşte nükleer enerjinin uluslararası alanda gözden düşmesine neden olan, Çernobil ve benzeri kazalar değil, asıl bu maliyet sorunu.”
d) Enerji alanında çalışan uzman kişilerin nükleer enerjiye karşı çıkmaları da seçenek olmasını engelleyen nedenlerdendir.
e) Nükleer enerji alanında öğretim-eğitim görmüş kişilerin, çeşitli nedenlerle çelişkili davranmaları, karar yetkisine sahip siyasi otoriteleri kararsızlığa düşürmektedir.
f) Nükleer santrallerin kurulacağı yerlerin seçimindeki isabetsizlikler [ örneğin: “Türkiye’nin ilk nükleer santralinin Akkuyu Körfezi’nde, Ecemiş fay hattının yakınlarında kurulması planlanmaktadır. 1991’de yapılmış olan bilimsel çalışmalar sırasında Ecemiş fayının aktif olduğu saptanmıştır. Ayrıca geçmişte (1872) büyük depremlerin (7.5) meydana geldiği bilinmektedir ve yakın bir gelecekte depremlerin yinelenebileceği ileri sürülmektedir.”]
g) Sağlık alanında kullanılan radyoaktif madde içeren malzemelerin saklanması konusunu bile disipline alamamak. İkitelli’de (satıcı kaynağa geri verilmesi gerekirken hurdacıya satılan) 2 radyoizotopun yol açtığı (8 Ocak 1999) kazada sergilenen perişanlık kamuoyunun gözünü korkutmuştur.
2000 yılına giderken, ülkemizin enerji kullanımının büyük bir kısmı hâlâ petrole dayanıyor -hem de ithal malı petrole. Nükleer enerjiye ise hiç mi hiç mahkûm değiliz. Tüm maliyetler hesaba katıldığında, nükleer enerji hem çok pahalı, hem de sürdürülebilir nitelikte değil. Dünya petrol fiyatları hazır şu yıllarda düşmüşken, başka ülkelerin deneyimlerinden ders alıp, ‘yenilenebilir enerji ekonomisine’ yönelmek, uzun sürede büyük ekonomik ve ekolojik yararlar sağlayabilir.”
Türkiye, 2000’li yıllara, enerji darboğazı korkutmacasıyla ve çözüm olarak nükleer santrallerin kurulması “dayatmasıyla” girdi. Bu tartışmalar sırasında Almanya da yeni nükleer santral yatırımlarından vazgeçti. Türkiye’de duyarlı çevreler 24 Temmuz 2000’i soluklarının tutarak “korkuyla” beklerken -bir yandan da savaşımı sürdürürken- 24 Temmuz 2000 tarihinde Başbakan Bülent Ecevit’in yaptığı bir “hükümet kararı açıklamasıyla” nükleer santral ihalesinden “içinden geçilmekte olan ekonomik durum” ve “teknolojik gelişmelerin” beklenmesi amacıyla vazgeçildi. Ancak, bu kararın, nükleer enerjiden vazgeçmek anlamına gelmediği özellikle vurgulandı.
Yukarıda vurguladığımız sorunlara da dikkat çeken bir başka bilimadamı Odil Tunalı (Worldwatch Institute, araştırmacı) konuyu ele aldığı “Türkiye’nin Enerji Güven(siz)liği” başlıklı yazısında şu yargıya varır:
Şu andaki küresel enerji sistemi bir tuzak oluşturmaktadır. Kamu ve çevre sağlığını tehdit ettiği gibi gelişmekte olan ülke ekonomilerinin yatırımlarını verimsiz teknolojilere bağlamasını sağlayarak bu ülkeleri finansal olarak da yıkıma götürmektedir. Gelecekteki enerji talebi öngörüleri bu eski teknolojilere göre oluşturulduğunda, yakıt gereksinimleri genellikle olduğundan çok daha fazla olarak ortaya çıkmakta ve dolayısıyla tesis kapasiteleri üzerinde çok fazla durulmamaktadır. Ancak, fabrikalar, arabalar, buzdolapları ve aydınlatma daha verimli oldukça bu yeni kapasitenin çoğunun gereksiz olduğu ortaya çıkmaktadır. Türkiye de ekonomisinin bütün sektörlerinde daha fazla enerji verimliliği potansiyelini değerlendirmeden abartılmış enerji talebi öngörülerine dayalı mega-enerji yatırımlarına yönelirse bu tuzağa yakalanabilir.
Ancak Türkiye bu tuzaktan verimlilik ve yenilenebilir kaynaklara ağırlık veren, doğalgazın kullanımını artırırken diğer fosil yakıtlara bağımlılığı azaltan bir enerji stratejisi geliştirme yoluyla kurtulabilir. Enerji üretiminin büyük bir kısmı kayıplara gittiğinden ekonominin bütününde verimlilik artışına öncelik verilmelidir. Diğer OECD ülkeleriyle karşılaştırıldığında Türkiye birim gayri safi milli hasıla başına neredeyse iki kat fazla enerji kullanmaktadır. Türkiye ElektrikMühendisleri Odası tarafından yürütülen bir çalışmada ülkenin elektrik kullanımının %43’ünün kaybolduğu ve daha iyi yalıtım ve yenilenmiş şebekeler yoluyla 3.6 milyar dolarlık bir tasarruf sağlanabileceği belirtilmektedir.
Sonuç olarak, günümüzde, gelişmekte olan ülkelerin enerji verimliliğini artırmayı amaçlayan yatırımlara yöneldiğini; sıkı tasarruf programları uyguladığını; verimlilik standartlarını gözden geçirdiğini; enerji alanını ulusal çıkarları gözeten geniş bir planlamaya başladığını göz önüne alarak, ülkemizin de benzer uygulamalar ve yönelişler içine girmesinin zorunlu olduğunu düşünüyoruz.
Yapılacak planlamaların ve ekonomik-siyasal yönelişlerin; büyük kapasiteli, alternatif enerji (rüzgar, güneş gibi) kaynaklarını da gözeten yatırımların zamanında ve yeterli düzeyde olmasına; enerji santrallerinin hammadde akışını kesintiye uğratmayacak önlemler alınmasına; doğalgaz için çevre ülkelere değişik seçenekleri değerlendiren anlaşmalar yapılmasına; her türlü enerji kaynağının tasarruflu kullanılmasına, şebeke kayıp ve kaçaklarının en aza indirilmesine; enerji verimliliğinin arttırılması amacıyla sanayide kayıp ısının enerji yoğun ürün ve atıkların yeniden değerlendirilmesine; yapılarda ızolasyona önem vererek ısı kayıp ve kaçaklarının azaltılmasına; toplu taşım sistemlerinin geliştirilmesine; deniz ve demiryollarının yeniden gündeme getirilerek etkin kullanılmasına dayandırılması gerekmektedir.

Not: Alâettin Bahçekapılı'nın yakında yayımlanacak olan "ÇEVRE İÇİN KURTULUŞ SAVAŞI" kitabından alınmıştır...

Nükleerden Kaçınalım

Türkiye’nin nükleer enerjiden kaçınması için pek çok neden var. Başta geleni, gerek kurulma aşamasında, gerekse ürettiği elektrik açısından çok pahalı olması. Bugün doğalgaz ve rüzgâr santralleri, nükleer santrallerin dörtte, beşte bir maliyetine, çok daha kısa zamanda kurulmakta ve kilovat saati 4-5 sent’e elektrik üretmekte. Oysa nükleer elektriğin üretim maliyeti 7 sent dolayında. Nükleer santrallerin kurulma giderleri söküm ve radyoaktif atıkların korunmasıyla ilgili masrafları da katıldığında 1000 MW’lık bir santral 5 milyar dolarlık bir yatırım gerektiriyor. Nükleer enerji programı olan birçok ülke uzun yıllardır yeni santral yapmamakta, olanları kapatmakta, nükleer enerjiden vazgeçme kararı almakta. Şu an çalışan 434 nükleer santral var. Bunların 109’u ABD’de. Bu santrallerin çoğu 20 yaş üzerindedir, bir kısmı ömrü dolmadan kapatılmakta. 1978’den bu yana ABD’de 100’ün üzerinde santral projesi iptal edildi. Kanada 1975’ten bu yana sipariş vermemiştir. Geçen yıl güvenli çalıştırılamadığı nedeniyle mevcut santrallerinin üçte birini kapattı. Almanya ve İsveç nükleer enerji santrallerini giderek tasfiye kararı aldı. Fransa nükleer enerji programını 10 yıllığına askıya aldı. Avrupa Birliği’nin 15 üyesinden 7’si nükleer enerjiye hiç yatırım yapmadı. Nükleer enerji sanayisi radyoaktif atıklar sorununu çözemedi. ABD, İngiltere ve Kanada nihai bir mezar için milyarlarca dolar harcadı, fakat şimdilik bu mezarların kullanılmaması kararı alındı. Bunun sebebi atıkların içindeki plütonyum gibi, yarı ömrü 25 bin yıl olan radyoaktif maddelerin yeraltı sularına karışmama güvencesinin verilmeyişi. Dünyada 1997 sonu itibariyle birikmiş 200 bin ton radyoaktif atık var. Nükleer santrallerden vazgeçilme nedenlerinden biri de kazalar. Çernobil ne ilk ne de son kazaydı. Nükleer taraftarları, bunun kötü Sovyet teknolojisiyle yapıldığı, Batı reaktörlerinin güvenli olduğunu söylemekteler. Oysa Çernobil’den önce 1979’da ABD’nin Three Mile Island reaktöründe çok ciddi bir kaza yaşandı, reaktörün kalbi kısmen eridi. Daha önce İngiltere’nin Sellafield reaktöründe olan kazanın etkileri uzun süre halktan gizlendi; unutulması için adı bile değiştirildi. Bu yıl Japonya’da olan kazalar sonucunda Japonya yapmayı düşündüğü yeni santralleri askıya aldı. (...) Akkuyu özeline gelince: Bu cennet yöreye yapılacak santral Akdeniz Bölgesi’ndeki turizmi çok olumsuz etkileyecektir. Turizm pastasını bizimle paylaşan ülkelerin yayacağı bir söylenti bile turistleri kaçırmaya yetecektir. Akkuyu’nun 25 km. doğusundan geçen ve aktif olduğu belirtilen fay konusu çok ciddiye alınmalıdır. Nihayet, 1980’de imzaladığımız NPI (Nükleer Silahların Yayılmasını Önleme) anlaşması uyarınca nükleer silah imal etmeme yükümlülüğü altında olduğumuz hatırlanmalı. Enerji konusunda yapılması gerekenlerin başında, elektrik enerjisindeki kayıp ve kaçakların önlenmesi. Bu oran başka ülkelerde %7-8 dolaylarında iken bizde %20- /... 25 dolaylarında. Bunun büyük kısmı dağıtım kayıpları. Bu duruma son verilmezse sisteme katılacak her santralin ürettiği elektriğin %20-25’i kaybedilecektir. Bu, delik bir kova ile su taşımak gibidir. İkinci öncelikli konu enerjide verimlilik ve tasarruftur. ODTÜ’den Prof. Dr. Ahmet Ecevit’in hesaplarına göre Türkiye’nin sadece 5 büyük ilinde yeni yapılacak binalarda enerji tasarrufu sağlanabilirse bu, 1500 MW’a eşdeğer olacaktır. Tasarrufla sağlanacak kazançlar büyüktür. Türkiye’deki termik santrallerin kapasite kullanım oranları, yüzde 40’lar düzeyindedir. Oysa Avrupa’da yüzde 60’lardadır. Türkiye’de gerek hidroelektrik gerekse termik kapasitenin ancak yüzde 25-30’u değerlendirilmiştir. Önceliğin öz kaynaklara verilmesi gerekir. Nükleer santraller hem teknoloji, hem yakıt olarak tamamen dışa bağımlıdır. Yenilenebilir enerji kaynakları son yıllarda çok yol katetti. Rüzgâr enerjisi kurulu gücü 10 bin MW’a ulaştı. Türkiye’de iki yerde rüzgâr santrali çalıştırılmakta. Foto voltaik yolla güneş enerjisinden elektrik elde etmede önümüzdeki birkaç yıl içinde çok büyük ilerleme ve fiyatlarda ucuzlama bekleniyor. Bunlara ek olarak biyokütle, biyogaz, jeotermal enerji alanlarında gelişmeler vardır. Bizde de bu kaynaklara yatırımlar başlamalı ve özendirilmelidir.

Prof. Dr. İnci GÖKMEN
ODTÜ Öğretim Üyesi
Milliyet, 24 Aralık 1999

Eğer Akkuyu nükleer santralı yapılacak olursa TEAŞ yıllık 560 milyon dolar zarara uğrayacak. En iyi ihtimalle 9 yıl sonra devreye girecek ilk nükleer santralimiz her yıl 560 milyon dolar zarar yazarken, ülkemiz elektriğinin de sadece yüzde 2’sini üretebilecek. Bunun yanında nükleer santraller inşa edilinceye kadar yeni riskler ve dolayısıyla yeni ek maliyetler de olacak.

Meral TAMER
Milliyet, 10 Şubat 2000

ALMANYA NÜKLEERDEN NEDEN VAZGEÇİYOR ?

Akkuyu nükleer santral için nefesler tutulmuş beklenirken, önceki akşam Taksim Dorint Plaza’da Almanya’da iktidar ortağı Yeşiller Partisi milletvekili Hans-Josef Fell’in konuk olduğu önemli bir toplantı vardı. Heinrich Böll Vakfı’nın davetlisi olarak Türkiye’ye gelen Fell, Almanya’nın 21.yüzyılda neden nükleer enerjiden vazgeçme noktasına geldiğini tüm yönleriyle anlattı.Biliyorsunuz Almanya’da yeni hükümet, 4 yıllık yasama dönemi içinde (bunun bir yılı geçti) santralları kapatma kararı aldı.Hükümet ve nükleer santral işletmecileri arasında şu sıralar ciddi müzakereler yürütülüyor. Almanya bu alanda önemli bir örnek.19 nükleer santralı var ve elektriğin %30’dan fazlasını bu santrallardan sağlıyor.Ancak Fell açık bir dille, “Almanya’nın bunca yıldır edindiği deneyimle nükleer enerjinin, 21.yüzyıla uygun bir enerji türü olmadığı, hem toplum hem de siyasi mekanizma tarafından anlaşılmıştır” dedi.En önemli neden olarak da giderek yükselen yapım ve işletme maliyetlerini gösterdi: “1968’de kurulan ilk santral 750 milyon marka malolacak denildi, 850 milyon marka çıktı.Bu kabul edilebilir bir farktı.Ama fark giderek açıldı. 1982’de inşasına başlanan ve 1989’da devreye giren son nükleer santral için 1 milyar mark fiyat verilmişti.5 milyar marka çıktı.Başta verilen fiyatlar hiçbir zaman tutmuyor, bunu bilin.Üstelik bunlar çıplak maliyetler.” Fell’e göre nükleer enerjide karar kılmak, Türki-ye’ye de fazlasıyla pahalıya patlayacak.Bugün bir nükleer santral yapımının en az 6 milyar marktan başladığını belirten Fell, “5 santral yapılsa, 30 milyar mark eder.Güvenlik, personel eğitimi, teknik araştırma merkezleri, ara depolar vs. için de 40 milyar mark ekleyin.70 milyar markı bulur. Bilmiyorum Türkiye’nin ekonomisi bu yükü kaldırır mı?” sorusunu yöneltti. Hans-Josef Fell, Almanya deneyimini sıralarken Türkiye’deki uranyum rezervi tartışmasına da değindi. Biliyorsunuz pro-nükleer’ler uranyum yataklarımıza atıfta bulunarak, nükleer santralların bizi enerjide dışa bağımlılıktan kurtaracağını iddia ediyor. Ancak Fell öyle düşünmüyor:“Türkiye’nin 9 bin ton rezervi var. Bir reaktör yılda 144 ton uranyum kullanır. 6 reaktör olsa yılda 900 ton eder. Yani Türkiye’yi ancak 10-12 yıl idare eder.” Uranyumun dünya rezervlerinin de en fazla 40-50 yıl yetecek düzeyde olduğunu söyleyen Fell’e göre en önemli sorunlardan biri de rezervlerin %20‘sini topraklarında bulunduran Avustralya’nın bu konuda çok hassas olması. Çünkü en zengin uranyum yataklarının bulunduğu yer, doğal olarak korunan ve yerli halkın yerleşim bölgesi. Bu da önümüzdeki 10 yıl içinde uranyum fiyatlarının aşırı derecede artmasını gündeme getiriyor.

Nezire KALKAN
Milliyet, 10 Şubat 2000