|
Dünya artış baş döndürücü bir hızla
dönüyor/dönüşüyor/değişiyor. Son 40 yılda dünya nüfusu tam iki katına
çıktı: 1960'lı yıllarda 3 milyar olan nüfus 1990'lı yıllarda 5.7
milyar. 2000'de de 6 milyar. Sanayileşmeye bağlı olarak üretim hızla
artıyor; tüketim de... Yenilenemeyen kaynaklar hızla tükeniyor;
üretim-tüketim ilişkisi de hızla bozuluyor. Doğal kaynakların gücü
aşırı sömürülüyor ve azalıyor; dünya "nimetlerini" paylaşmadaki
eşitsizliğin boyutları büyüyor. İnsanoğlunun doğayla ve birbiriyle
"kavga"sı kimlik değiştirse de sürüyor; "savaşımın"
yöneldiği alanlar ve biçimi değişiyor...
Küresel ekonomi tarihte görülmemiş büyümeye ulaştı: 1950 yılında
5 trilyon dolar, 1980'de 10.9 trilyon dolar olan küresel mal ve
hizmet arzı (dünya geliri) 1997'de 29 trilyon dolara çıktı. "1990-1997
yılları arasında küresel ekonomi 5 trilyon dolar daha büyümüştür
ki, bu miktar uygarlığın başından 1950 yılına kadar kaydedilen iktisadi
gelişmeye eştir. Ekonomik büyüme, yaygın ekonomik ve toplumsal gelişmeyi
de beraberinde getirmiştir. 1950 yılında tüm dünyada 47 yıl olan
ortalama yaşam süresi beklentisi, 1995 yılında 64 yıla çıkmıştır.
Her kıtada insanların beslenme düzenleri gelişmiştir."
Ancak, "küresel ekonomi genişledikçe, yerkürenin doğal sistemleri
ve kaynakları üzerindeki baskılar da artmaktadır. 1950-1997 yılları
arasında, kereste kullanımı 3 katına, kâğıt kullanımı 6 katına,
yakalanan balık miktarı yaklaşık 5 katına, buğday tüketimi yaklaşık
3 katına, fosil yakıtı tüketimi yaklaşık 4 katına çıkmış, hava ve
suyu kirleten öğelerin sayısı ise katlanmıştır. Ekonominin gelişmekte
olduğu, ancak ekonominin üzerinde yükseldiği ekosistem büyümediği,
acı bir gerçektir; bu gerçek ekonomi-ekosistem arasındaki ilişkinin
giderek gerginleşmesine yol açmaktadır.
Yatarım, üretim ve ticaret gibi ekonomik göstergelerin istikrarlı
bir biçimde olumlu çıkmasına karşın, temel çevre göstergeleri gidererek
daha da bozulmaktadır. Ormanlar küçülmekte, su seviyeleri düşmekte,
toprak erozyonla kaybolmakta, sulak alanlar ortadan kalkmakta, meralar
bozulmakta, nehirler kurumakta, ortalama ısı yükselmekte, mercan
adaları ölmekte, bitki ve hayvan türlerinin nesli tükenmektedir.
Ekonominin üzerinde yükseldiği ekosistem şu anki hızıyla bozulmaya
devam ettiği sürece, küresel ekonominin halihazırdaki yapısıyla
uzun süre büyümesi olası değildir.
Bilim adamları, ekonomik büyümenin yeni bir yüzyılın eşiğindeki
durumunun, "kanser hücresinin ideolojisi olan büyümek için
büyümek" tavrına benzediğini vurgulayarak, "sürekli büyüyen
kanserin son olarak konuk olduğu vücudu, kendi yaşam destek sisteminin
mahvetmesi gibi, sürekli gelişen ve genişleyen küresel ekonomi de
kendi ev sahibini, yerkürenin ekosistemini yok edecektir" demektedirler.
Artık insanoğlu, giderek hızlanan ve yerküreyi "yok etme"
noktasına gelmekte olan çevre sorunlarıyla karşı karşıyadır. Bütün
insanlığın ortak sorunu durumuna gelen çevre sorunları herkesten
(dünyanın hangi ülkesinde, hangi konumunda yaşarsa yaşasın tüm insanlardan)
ortak tavır ve ivedi çözüm beklemektedir.
Ancak yerkürenin yaşadığı sorunların sorumlusu olan bizler;
"HİÇ ÇOCUĞUMUZ YOKMUŞ, HİÇ GELECEK KUŞAKLAR OLMAYACAKMIŞ GİBİ
DAVRANIYORUZ."
"İnsanoğlu bazı şeyleri farkına vardığından daha hızlı ve hatta
bitmeden değiştirmektedir. Oregon Eyalet Üniversitesi'nde ekolojist
Jane Lubchenko bu durumu şöyle tanımlamaktadır: Dünyayı daha önce
hiç değiştirmediğimiz biçimlerde ve hızlarda, daha büyük ölçeklerde
değiştiriyoruz ve bunun doğuracağı sonuçları da bilmiyoruz."
Bilim adamları, insanoğlunun, dünyanın geldiği -bu çalışmanın önceki
bölümlerinde ayrıntılarıyla açıklanan- noktada karşılaştığı tehlikelere
etkin bir biçimde tepki verme konusundaki yetersizliğinin bir dizi
soruyu gündeme getirdiğini vurguluyor ve soruyor:
"1- Kontrol edilemeyecek bir dizi sorun mu biriktiriyoruz?
2- Siyasi kurumlarımıza duyduğumuz güvenin altını mı boşaltıyoruz?
3- Bu durum kurumlarımızın çöküşüne ve toplumsal çözülmeye mi yol
açacak?
4- Bir tür olarak dünyanın ekosistemi, küresel ekonomi ve siyasi
sistemlerimiz arasındaki karmaşık ilişkiyi anlayacak türde bir zekâyı
geliştirecek, ortaya çıkan ve yavaş yavaş biriken tehlikelere tepki
verecek disiplin ve öngörüyü geliştirmekten ve yeterince hızlı evrimleşme
kapasitesinden yoksun muyuz?
5- Kendi mal mülk düşkünlüğümüzü ve/veya üretkenliğe ilişkin tavrımızı
denetleme yeteneğine sahip değil miyiz?
Aynı sorular Türkiye için de geçerli. Bunu, insanoğlunun yarattığı
sorunların ve geldiği durumun bizim için de geçerli olduğunu, ülkemiz
özeline baktığımızda kavrıyoruz:
Gerçekten de, Türkiye ekonomisinin gelişmesinde, toplumun gönenç
içinde yaşamasında birincil önemde olan doğal üretim kaynaklarından
hava, toprak ve su varlığımız çevre sorunları başlığı altında toplanabilecek
her durumla karşı karşıyadır:
Ülkemiz her yıl, 1 milyar 400 milyon ton yurt toprağını aşınımla
yitirmektedir... Aşınım nedeniyle barajlarımız dolmakta ve ömürleri
kısalmakta; toprak kaymaları, taşkınlar, sel ve çığ felaketleri
artmakta; ormanlar azalmakta; meraların bozulması/azalması hayvancılığın
gerilemesine yol açmakta; ülkemizin jeolojik dengeleri ve iklim
yapısı bozulmaktadır.
Ülkemizde her yıl, ortalama, 1000 dolayında yangınla 13-15 bin hektar
orman yanmakta; 4-5 bin hektar tarla açılmakta; 3-4 bin hektara
yerleşim yapılmakta; binlerce metreküp ağaç kesilmektedir.
Son 60 yılda yarı yarıya azalan çayır ve meralarımız, bitkisel amaçla
kullanılmak; aşırı otlama, erken ve geç otlama; iyileştirme ve yönetim
çalışmalarındaki yetersizlik gibi sorunlarla boğuşmaktadır.
Katı ve sıvı atıkları, gaz salınımları aracılığıyla toprakta, havada
ve suda kirlilik oluşturan sanayi kuruluşları, yanlış ekonomik kararlar
sonucu, hem ülke geneline dağılımları, hem de I. ve II. deprem bölgeleri
üzerine kurulu olmaları nedenleriyle yarattıkları sorunları çözümsüzlüğe
doğru götürmektedir.
Deprem kuşakları üzerindeki yurdumuzda, nüfusun %45'i I. derecede,
%26'sı II. derecede, %18'i III. derecede deprem bölgesinde yaşıyor.
Topraklarımızın %96'sının deprem bölgesinde olduğu, nüfusumuzun
%98'inin bu bölgelerde yaşadığı düşünülmeden verilen ekonomik kararlar
tehlikenin boyutlarını günden güne artırmaktadır. Bu bağlamda kentleşmede
ve sanayileşmede deprem bölgelerine yığılmayı önleyici/düzenleyici
hukuksal ve kurumsal anlayışlar etkili oluncaya değin savaşmalıyız.
Sulak alanlarımız, endemik bitkilerimiz, mill park, doğayı koruma
alanları ve doğa parklarımız yoğun sorunların baskısı altında yaşamaktadır.
Evsel ısınmadan, taşıtlardan, kentleşmelerden, sanayileşmeden ve
çevre ülkelerin kirlilik kaynaklarından etkilenen havamız, tehlike
sınırlarını zorlayacak denli kirlenmiş bulunmaktadır. İvedi önlem
alınmadığından büyük sağlık sorunları ortaya çıkabilecektir/çıkmaktadır.
Son yıllarda, dünyadaki iklim değişikliklerine, dolayısıyla sel,
taşkın, fırtına gibi felaketlere yol açan etkenleri ve sonuçlarını
biz de yaşadık/yaşıyoruz. İklim değişikliklerine ve asit yağmurlarına
yol açan sera gazlarını azaltmada dünyada alınan önlemlerdeki başarısızlık
ülkemiz için de geçerliliğini sürdürmektedir. Bu sorunları da savaşım
planımıza almalıyız.
Üç aynı denizlerle çevrili, 8362 kilometre kıyı şeridi, 145 bin
kilometre uzunluğunda akarsuyu, 200'ün üzerinde irili-ufaklı doğal
ve baraj gölü bulunan ülkemiz, sularının kirliliği sorunuyla da
baş başadır: Haliç, İzmit, Gemlik, İzmir, İskenderun Körfezleri;
Marmara, Ege ve Karadeniz; Porsuk, Sakarya, Kızılırmak, Seyhan,
Fırat, Dicle, Yeşilırmak, Meriç, Büyük ve Küçük Menderes akarsuları;
Eğridir, Burdur, Van, Sapanca, Manyas, İznik, Apolyont, Gölleri;
birçok yerdeki yer altı suları hızla kirlenmektedir/kirlenmiştir.
"Hızla artan nüfusun içme, kullanma, sanayi ve sulama suyu
ihtiyacının, çok kısıtlı olan kıta içi su kaynaklarıyla karşılanması,
Türk insanını çok yakın bir gelecekte çözümü çok güç sorunlarla
karşı karşıya bırakacaktır" diyen bilim adamları evsel, endüstriyel,
tarımsal ve taşımacılık kaynaklı bu sorunlar için ivedi -çok ivedi-
önlem alınması gerektiğini vurguluyorlar. Ayrıca çevre ülkelerde
ve dünyada tehlikeli biçimde azalan su kaynaklarının barışı tehdit
edecek boyutlarda sorunlara yol açabileceğine de dikkat çekiyorlar.
Dünyada sera etkisinin oluşmasına yol açan ve iklim özelliklerini
değiştiren sektörlerin başında (%36 oranıyla) gelen enerji üretimi
ve kullanımı bakımından da ülkemizin sorunları bulunmaktadır. Şu
anki gereksinmemizi ve önümüzdeki 10 yıl içinde en az iki kat artacak
talebimizi karşılamak amacıyla acil önlem alınması, giderilmesi
olanaksız sorunlarla karşılaşmamak için doğru, tutarlı ve çevreci
çözümler bulunması uygulamaya konulması gereken sorunlardır bunlar.
Ulusal kaynakların değerlendirilmesinde ve uluslar arası bağlantıların
sağlanmasında ulusal (dolayısıyla toplumsal) yararların gözetilmesinin
ön koşul, ilk edim olması gereken sorunlar: Dünyadaki eğilimlere
koşut olarak nükleer enerjiden uzak durmak... enerji tüketim alışkanlıklarını
sorgulamak... öncelikle su, güneş, rüzgâr, jeotermal ve öteki yenilenebilir
kaynaklardan enerji gereksinmesini karşılarken verimliliği artırmaya,
iletim ve dağıtımdaki kayıplarla kaçak kullanımı önlemeye önem vermek...
enerji yoğun üretimin, deniz, demiryolu, toplu taşımacılığın yerine
geçen karayolu bireysel ulaşım ve taşımacılığının dışa bağımlılığı
artırarak sürdürdüğü bilincine varmak... Enerjiyle ilgili karar
ve tercihlerde bilim çevrelerine, ilgili meslek kuruluşlarına ve
halkın katılımına dayanan sivil toplum kuruluşlarına söz ve karar
olanağı vermek... vb ilkelere ulaşmak için savaşmak zorundayız.
Ülkemizin toprakları, suları ve havası, kısaca doğası üzerinde etkili
ve kalıcı etkiler yapan, öncelikle yurt içindeki toplumsal ve ekonomik
etkinliklerden ortaya çıkan katı atıkların ortadan kaldırılması
sorunlarına da çözüm bulmak sorumluluğuyla karşı karşıyayız. Ayrıca,
bu sorunun yurt dışı kaynaklarıyla da savaşmak zorundayız.
Tüm ekonomik ve toplumsal göstergelerde alt sırada yer alan; barındırdığı/ürettiği
yer altı ve yer üstü varlıkları bölgenin kalkınmasına yönelik olarak
kullanamayan/kullandıramayan; doğal varlıkları yanlış ekonomik ve
siyasal karalarla yok olma noktasına gelen; uluslar arası dayatmaların
denizi "petrol yolu", kıyısını, "otoyol" durumuna
getirdiği Karadeniz için de... Canlı yaşayabilen su katmanının 100
metrenin altına indiği; gelişmiş Batı ülkelerinin Tuna aracılığıyla
çöplük durumuna getirdiği; birincisi gibi, ikinci bir NUH Tufanı'nın
da burada oluşmasının beklendiği; balığın, tütünün, fındığın, çayının
yeterince değerlendirilemediği Karadeniz için de... savaşmak zorundayız.
.... Savaşmak zorundayız: kırdan kente sürekli ve yoğun göçle...
nüfusun, sanayinin ve alt yatırımlarının ülkede ve alt bölgelerdeki
dengesiz dağılımıyla... gelir dağılımındaki kişisel ve bölgesel
adaletsizlikle/uçurumla... toplumsal, ekonomik, kültürel planlamayı
dışlayan anlayışla... çevre için Anayasa'daki ilkeleri yaşama geçirecek
denli kaynak ayırmayan; bilimsel araştırmaları kaynak yetersizliğiyle
başbaşa bırakan siyasetle...
Yöneteniyle, yaşayanıyla, çözüm bulmaya çalıştığımız/çalışacağımız
bir başka sorun yumağı da; ülkemiz nüfus artışından... ekonomik
ve toplumsal yetersizliklerden/çıkar çatışmalarından/beceriksizliklerden...
demokratik, laik ve sosyal devlet ve toplum yapısının zaaflarından/yetersizliklerinden
yararlanmaya çalışanların kötü niyetlerinden... içe ve dışa göçlerden...
kentleşmeden kaynaklanan çevre kültür sorunlarıdır: Bu bağlamda,
siyasal, kültürel, ve toplumsal yaşamın demokratikleştirilmesinin...
borçlanmaya, faize, ranta dayalı kalkınma anlayışının terkinin...
önündeki engellerle savaşılmalı; devleti ekonomik ve toplumsal yaşamdan
dışlamaya çalışan "küreselci" dayatmalara... tarımı ve
hayvancılığı ekonomik bir varlık olmaktan çıkarmayı, böylece dışa
bağımlılığı artırmayı amaçlayan; ülkeyi borç kıskacında tutarak
tüm ekonomik ve ulusal değerlerini yerli işbirlikçileriyle birlikte
uluslar arası sermayeye bağlamaya çalışan IMF ve Dünya Bankası uygulamalarına...
DUR denilmeli.
Ülkemizin "çağdaş uygarlık düzeyinin üstüne" çıkmasını
sağlayacak kültürel uygulamaların önündeki engeller tümüyle kaldırılmalı.
Sözlü ve yazılı kültür kaynaklarımız, arkeolojik, etnografik, kentsel
değerlerimiz araştırılıp, toplanıp tam ve eksiksiz envanteri çıkarılmalı...
Örgün ve yaygın eğitime, güzel sanatlara, sanat ve kültür etkinliklerine,
müzelere, tiyatrolara daha fazla kaynak ayrılmalı... Evrensel kültürü
besleyecek yerel ve ulusal kültür/sanat özelliklerimizin korunmasına,
geleceğe kalmasını sağlayacak önlemlerin alınmasına özen gösterilmeli..
Toplum kültür emperyalizminin yıkıcı etkilerinden korunmalı.
Bütün bu sorunları çözebilmek, çözümde başarıya ulaşabilmek için...
"Dünyanın, Türkiye'nin ve Karadeniz'in Yarına da Kalması"
için: Dünyanın insanı, Türkiye'nin yurttaşı ve Karadeniz'in sevdalısı
olarak, bireysel/kurumsal kimliğimizi ve özelliklerimizi koruyarak;
bireyler örgütler ve tüm halk bir araya gelmeli, "ÇEVRE ve
KÜLTÜR İÇİN KURTULUŞ SAVAŞI" başlatmalıyız.
Kısacık ömrüne bütün mazlum uluslara örnek oluşturan Kurtuluş Savaşı'nı
ve -aramızdan ayrılışından bugüne geçen 62 yıla karşın - hâlâ geçerliliğini
koruyan devrimleri sığdıran ve Türk insanıyla birlikte tüm insanlığa
da yol gösteren büyük Atatürk'ün izinden giderek, sorunların Kuvayi
Milliye ruhu, kararlılığı ve savaşımcılığıyla çözülebileceği bilincine
ulaşmak ve bunun gereğini yapmak zorundayız.
"Uçurum kenarında yıkık bir ülke..."den "Türlü düşmanlarla
kanlı boğuşmalar"la "İçerde ve dışarda saygı ile tanınan
yeni bir devlet" yaratan Mustafa Kemal Atatürk'ün emperyalizme
karşı başlattığı Ulusal Kurtuluş Savaşı'nın üzerinden 82 yıl geçmişken
dünyamızın ve ülkemizin içine düştüğü duruma bakarak..."
2000'Lİ YILLARDA ve YENİ BİR YÜZYILDA dünyanın, Türkiye'nin ve Karadeniz'in
"artık ölüyorum, yok mu beni kurtaracak" diyen çığlıklarını
duyan ve "geç olmadan" bir şeyler yapmak gerektiğine inanan
bireyle ve sivil toplum kuruluşları olarak el ele vermeli, güçlerimizi,
bilinçlerimizi birleştirilmeli, ÇEVRE ve KÜLTÜR İÇİN KURTULUŞ SAVAŞI'nı
yeniden başlatmalıyız.
Dünyanın, Türkiye'nin Karadeniz'in sahipsiz olmadığını göstermeliyiz.
Önlem alınmazsa, "yarın"ın çok geç olacağını haykırmalıyız.
İçte ve dışta çevreye, kültüre düşmanca yaklaşanlara "DUR"
demeliyiz.
DÜNYA YARINA DA KALSIN,
TÜRKİYE YARINA DA KALSIN,
KARADENİZ YARINA DA KALSIN,
Bu dileği tüm halk olarak sahiplenmeliyiz. Unutmamalıyız ki, dünyanın
tümünde (doğal olarak ülkemizde de) denetlenmeyecek sorunlar birikmiştir;
siyasal kurumlara duyulan güvenin altı boşaltılmıştır, bu durum
kurumların çöküşüne ve toplumsal çözülmeye yol açmaktadır; mal mülk
düşkünlüğümüz ve/veya üretkenliğe ilişkin tavrımız denetlenemez
durumdadır... ve sonunda "bir tür olarak dünyanın ekosistemi,
küresel ekonomi ve siyasi sistemlerimiz arasındaki karmaşık ilişkiyi
anlayacak türde bir zekâyı geliştirecek, ortaya çıkan ve yavaş yavaş
biriken tehlikelere tepki verecek disiplin ve öngörüyü geliştirmekten
ve yeterince hızlı evrimleşme kapasitesinden yoksun" olmadığımızı
kanıtlamak zorunluluğuyla karşı karşıyayız.
Evet, ulusal değerlerimizin yok olmasını, yağmalanmasını, havamızın,
suyumuzun, toprağımızın yitip gitmesini/kirlenmesini önlemek için
bir "seferberlik" ilan etmeliyiz. Atatürk dönemindeki
çoşkuyla, Kuvayi Milliye ruhuyla, tam bağımsızlık anlayışıyla, aklın
ve bilimin yol göstericiliğiyle Yeniden Kurtuluş Savaşı'na girişmeliyiz.
Hemen şimdi!
Ve bilmeliyiz ki, 82 yıl önce, Atatürk'ün söylediği gibi "Vatanın
tamamiyeti, milletin istiklali tehlikededir. (...) Milletin istiklalinin
yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır."
31 Aralık 2000
İstanbul
|