2. BÖLÜM
FOSİL (Tükenecek ) KAYNAKLAR

2.1. ÖDENEN ve ÖDENECEK BEDEL

"2000 yılında Tüpraş'ın resmi yollardan ithal ettiği ham petrol miktarı 31.3 milyon tondur. Diğer firmaların ithalatı ve Kuzey Irak ile İran'dan değişik yollardan gelenler buna ilave edilirse bu miktar 40-45 milyon tonu bulur. Bu petrolün parasal değeri; varili 30 dolardan toplam 7 Milyar dolar yapmaktadır. Bunun üzerine, doğal gaz, İthal LPG ve taş kömürü eklediğinizde rakamlar 10 milyar doları aşmaktadır. Yeni doğalgaz bağlantılarımız ile bu rakam yılda 15 milyar doları da aşacaktır."

2.2. TERMİK SANTRALLER VE ATIKLAR

2.2.1. SANTRALLER

"Kömür, petrol ürünleri ve doğal gaz kullanan, yani fosil yakıtlı termik santraller üç gruba ayrılırlar :

1- Buhar türbinli
2- Gaz türbinli
3- Karma sistemli

Buhar türbinli santrallerde yanma sonucu su buharı elde edilir. Buhar, türbini çevirir. Türbine bağlı jeneratörden elektrik elde edilir. Türbinden çıkan kızgın su kapalı çevrimde tekrar kullanılmak için soğutma kulelerinde soğutulur. Soğutma sırasında suyun bir kısmı teknik zorunluluktan ötürü buhar halinde ortama atılır.

Gaz türbinli santrallerde yakılan gaz doğrudan doğruya türbini çevirir. İşlemde su buharı yoktur. Daha pahalı bir yatırımdır, fakat daha verimli çalışır. Bu santrallerde kömür kullanılmaz"

2.2.2. ATIKLAR

Fosil yakıt kullanan bütün termik santrallerde ortama CO2 ve CO, H2O, SO2, NO2 ve eser miktarda diğer gazlar atılır. Kömürlü santrallerde ayrıca duman-is yani; yanmamış kömür tozları ve külün bir kısmı atmosfere atılır. Ayrıca katı artık olan külün santrallerden uzaklaştırılması en büyük sorunlardan biridir.

Ortama atılan SO2 ve H2O birleşerek asit yağmuru dediğimiz sülfirik asit damlacıkları olarak çevreye çöker, duman da bir toz tabakası olarak çevreyi kaplar.

Ortama atılan CO2 yani karbondioksit, eğer çevrede bitki örtüsü varsa O2 olarak geri döner. Ancak yeterli bitki örtüsü yoksa bu gaz, hem CO2/O2 dengesini bozarak ortamı boğar hem de sera etkisini hızlandırır.

CO, yani karbon monoksit, aslında yanma eylemi sonucunda oluşmaması gereken bir gazdır. Yanmanın tam olmaması nedeni ile ortaya çıkmaktadır. İdeal yanmada CO yoktur. CO, havadaki oksijeni tüketerek zamanla CO2 ye dönüşür. Bu arada canlıların ciğerlerindeki oksijeni de tüketerek solunum zorluklarına yol açar, CO oranı yükseldiğinde ise boğulmaya sebep olur. Ölümle sonuçlanan soba zehirlenmelerinde etken madde karbon monoksittir.

H2O yani su, bitki örtüsünün oluşumunu ve yaşamasını teşvik eder. Ancak fazlasının ekolojik dengeyi bozacağı görüşü ile bir kısım araştırmacılar tarafından zararlı atıklar sınıfına alınabilmektedir..

Tüm termik santrallerde, kullanılan yakıt cinsine ve yanma verimine göre atık oranları değişir..."

2.3. KÖMÜR

2.3.1. KAYNAK VE KAPASİTE

3000 Yıl önce bulunan kömür, 1850 den itibaren odunun yerini aldı ve 1950'de iktidarını petrole kaptırana kadar en gözde enerji yakıtı olmayı sürdürdü. Hala kullanılmaya devam ediyor ve kaynaklar tükenene kadar da bu kullanım süreceğe benzer. Fakat elde ancak 224 yıllık rezerv kaldığı söylenmekte..

"Ülkemizde görünür 423 milyon ton , toplam 1124 milyon ton taşkömürü, görünür 7339 milyon ton, toplam 8075 milyon ton linyit kömürü rezervi olduğu bilinmektedir"

2.3.2. DÖNÜŞTÜRÜCÜ SANTRALLER

"Türkiye'de Linyit kömürü kullanan santrallerimizin kurulu gücü 6352 MW'dır. Taş kömürü kullananlar ise 335 MW'dır. Toplam 6687 MW kurulu güce, Elbistan ve Çanakkale'de yapımı süren kömür termik santrallerinin devreye girmesi ile 1980 MW daha güç kapasitesi eklenecektir."

2.4. PETROL

2.4.1. KAYNAK VE KAPASİTE

1800'lü yıllarda Amerika, Pansilvanya'da petrol bulundu. 1950'lerde kömürün tacını elinden aldı ve havagazı, benzin, fuel-oil gibi yan ürünleri ile tüm alanlarda yerini aldı. İçten yanmalı motorların bulunması ve otomobil sektörünün gelişmesi ile petrol çok daha önem kazandı.. 1973 krizi ile sanal bir kıymet kazandı, fakat bu yüzden alternatif arayışları da hızlandı. Tüm dünyada 42 yıllık rezerv kaldığı biliniyor. "Ülkemizdeki ham petrol rezervinin de ancak 43.7 milyon ton olduğu biliniyor"

2.4.2. DÖNÜŞTÜRÜCÜ SANTRALLER

"Ülkemizde, fuel-oil, nafta, motorin gibi petrol türevleri kullanan santrallerimizin toplam gücü 1999 rakamlarına göre 1600 MW'dır. 700 MW civarında ilave güç için çalışmalar sürmektedir."


2.5. DOĞAL GAZ

2.5.1. KAYNAK VE KAPASİTE

Türkiye'de doğalgaz ilk olarak 1987 yılında elektrik enerjisi üretiminde kullanılmaya başladı. Bunun ardından şehir içi tüketimde, sanayide ve gübre üretiminde değerlendirildi. 2000 yılı verilerine göre ülkeye giren doğalgazın % 63'ü elektrik üretimi, % 24'ü şehir içi tüketim ve %13'ü sanayi amaçlı olarak kullanılmaktadır.

Ülkemizde, 1995 yılında doğalgazın bütün enerji kaynakları arasındaki payı % 10 iken, 2000 yılında %16.6 ya yükselmiştir. 2005 yılında ise % 27.5 gibi önemli bir seviyeye yükselmesi beklenmektedir. Buna paralel olarak, BOTAŞ'ın 99 yılındaki 12.8 milyar m3 olan tüketiminin 2010'da 55, 2020 de ise 82 milyar m3'e çıkacağı tahminleri yapılmaktadır. Bunun yanında, tüm dünyadaki doğal gaz rezervlerinin ise ancak 62 yıl daha yeteceği hesabı yapılmaktadır. "Ülkemizde toplam olarak 8.8 milyar m3 doğal gaz rezervi olduğu tahmin edilmektedir." Yani tümü kullanılabilse, ülke ihtiyacına bir yıl bile yetemeyecektir.

Karadeniz altından döşenecek olan "mavi akım" boru hattı ile Rusya'dan: yılda 16 milyar m3, Cezayir'den: 4, Nijerya'dan: 1.2, İran'dan: 10, Türkmenistan'dan: 16, Irak'tan:10, Mısır'dan: 10 milyar m3 doğal gaz temini beklenmektedir. Ayrıca Yemen, Norveç, Katar ile görüşmeler sürmektedir. Yani, uluslararası bağımlılık ağının zincirleri gittikçe kuvvetlenmektedir.

Doğal gaz da, atıklarının azlığı yüzünden bazı kaynaklarca "temiz enerji" sayılabiliyor. Fakat yenilenebilir olma şansı yok. Kısıtlı kaynak yüzünden alternatif iddiası taşıma şansı da yok. O yüzden ona sadece; "bugün için verimli ve uygun" diyebiliriz

2.5.2. DÖNÜŞTÜRÜCÜ SANTRALLER

"2000 yılında temeli atılan ve 2002 yılında bitmesi düşünülen Adapazarı Doğal gaz santrali 6000 MW civarında kurulu güce sahip olacaktır. Anahtar teslimi ihale tutarı 2.2 milyar dolar olduğu söylenmektedir. Bu dev kapasite, Türkiye'nin mevcut elektrik enerjisi üretiminin % 27'sine eşittir. Bir başka karşılaştırma ile Yunanistan'ın ürettiği enerjinin tamamına eşittir."

Özel şirketlerin kurduğu ve kullanmakta olduğu birçok küçük santralin yanında, halen Gebze'de 1400 MW, Adapazarı'nda 700 MW ve İzmir'de 1400 MW olmak üzere üç adet büyük santral çalışması sürmektedir. Sadece bu üç santralin bir yılda harcayacağı doğalgaz 4.5 milyar m3 olacaktır. Ayrıca 1400 MW'lık bir santralin de yapımı düşünülmektedir. Marmara Ereğlisi'nde, 478 MW'lık bir santral işletmeye alınmıştır.

"Ülkemizde 2000 yılında faaliyet gösteren doğalgaz santrallerinin toplam kurulu gücü, henüz 7000 MW civarındadır. İnşa edilmekte olanların ise 5000 MW ek bir güç kazandıracağını Enerji Bakanlığı yetkilileri söylüyor. " 6000 MW'lık Adapazarı santrali sanırım henüz envanterlerine girmemiş..

Doğalgazın verimlilik katsayısı % 54 civarında iken kömürün % 35'lerde kalmaktadır. Bu da doğalgaz santralinin tercih nedenlerinden biri olmaktadır.

3. BÖLÜM
NÜKLEER SEVDASI

3.1. NÜKLEER UMUT !

Ne gariptir ki ; 1950'lerde insanlığı "kurtaracağı" iddiası ile sunulan nükleer teknolojiden bugün insanlık "kurtulmaya" çalışmaktadır. Bu elli yıl içinde nükleer silah teknolojisi desteği ile beslenen ve soğuk savaşın sona ermesinden sonra devlet tarafından silah üretiminde kullanılmak üzere satın alınmayan ürünleri ve atıkları ile başa bela olmaya başlayan santraller artık kamuoyu desteğini de kaybetmiştir.

Kosova'da kullanılan radyoaktif madde içeren eski tip bombalar yüzünden askerlerin kan kanserinden ölmeye başlamaları ve bölge halkının da bundan nasibini aldığının anlaşılması, bu inanılmaz "nükleer atıklardan silah yapma" gerçeğini su üstüne çıkarmıştır.

"1974 de Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı'nın (IAEA) hazırladığı rapora göre 2000 yılında 4500 adet olacağı varsayılan nükleer santrallerin sayısı, yapımı devam edenleri de katarak ancak 465 adede ulaşabilmiştir. On kat yanılgının arkasında, ekonomik olarak tam bir başarısızlık, normal işletme sırasında bile çevreye sızan ve çalışanlara zarar veren radyasyon, uranyum işletmeciliğinin sorunları, atıkların ne olacağı konusunun hala belirsiz oluşu, katlanan maliyetler ve hesaplanamayan kazalar yatmaktadır. En önemli direncin ise gelişen yurttaşlık bilinci ve alternatif kaynakların keşfedilen gücünden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz.. "

"Şu an çalışan santrallerin. 109'u ABD'de. Bu santrallerin çoğu 20 yaşın üzerindedir ve bir kısmı, ömrü dolmadan kapatılmaktadır. 1978'den bu yana ABD'de 100'ün üzerinde santral projesi iptal edildi. Kanada 1975'ten bu yana sipariş vermedi. Geçen yıl, güvenli çalıştırılamadığı nedeniyle mevcut santrallerinin üçte birini kapattı. Almanya ve İsveç, nükleer enerji santrallerini giderek tasfiye kararı aldı. Fransa nükleer enerji programını 10 yıllığına askıya aldı. Avrupa Birliği'nin 15 üyesinden 7'si nükleer enerjiye bu güne kadar hiç yatırım yapmadı.

Çernobil ne ilk ne de son kazaydı. Nükleer taraftarları, onun kötü Sovyet teknolojisiyle yapıldığını, batı reaktörlerinin güvenli olduğunu söylemekteler. Oysa Çernobil'den önce 1979'da ABD'nin Three Mile Island reaktöründe çok ciddi bir kaza yaşandı, reaktörün kalbi kısmen eridi. Daha önce İngiltere'nin Sellafield reaktöründe olan kazanın etkileri uzun süre halktan gizlendi; unutulması için adı bile değiştirildi" diyor Prof.Dr. İnci GÖKMEN

Özellikle son dört beş yıl içinde çevre bilincinin gittikçe arttığı saptanan Almanya'da 2000 yılında yapılan bir kamuoyu anketinde, katılanların % 85 'i nükleer enerjiyi "tehlikeli" olarak nitelemiştir. Sanırım ülkemizde benzer bir anket yapılsa farklı sonuç alınmaz.. Peki alternatif temiz enerji kaynaklarının artıkları ve atıkları ile "yaşamsal sorun" taşıdığına dair bu güne kadar en ufak bir haber duydunuz mu ?..

Başınız ağrıyorsa aspirin alır ya da iyi bir uyku çeker sorunu ortadan kaldırırsınız. Ama bir organ kaybı söz konusu olmuş ise artık geri dönüşüm olanağı yoktur. Nükleer konusunda; yaşanan kazalar, onarılmaz sonuçlar ve gelecekteki muhtemel dönüşümsüz kayıplar yüzünden bütün dünyanın ağız birliği etmişçesine endişe taşıması bundandır.

3.2. SANTRALIN SÖKÜMÜ , KAYNAKLARI VE MALİYETİ..

Bir nükleer santralın sökülmesinin, yapımından daha pahalıya mal olduğunu da muhakkak biliyorsunuz. Vazgeçmenin bedeli bile kaldırılabilecek mali boyutta değildir. Tayvan'ın, 5.5 milyar dolarlık son projelerinden, 1.4 milyar dolar harcadıktan sonra insani nedenlerle vazgeçme kararına, daha sonra pişman olmanın bunun on misli boyutta bir mali yıkıma neden olacağı endişesinin de etkili olduğuna inanıyorum.. Yine de Tayvan devlet başkanının şu sözleri önemli dersler taşımakta : "Tayvan'ın geleceği için bu adımı atmak zorundayız. İnanıyorum ki, çocuklarımıza en doğru ve cesur kararı aldığımızı söyleyebileceğiz !.."

Fosil yakıtlara, atıkları yüzünden şiddetle karşı çıkarken, 40 ila 60 yıl içinde zaten bu kaynakların tükeneceği kaygısı ile de muhalefet ediyoruz. Yani insanlığın geleceği için, atık sorunlarına çare bulunsa bile akıllıca bir yatırım olmaktan çıkmışlardır artık diyoruz. Bu yüzden, dünya devi "British Petrol" BP nin adını değiştirerek aynı logo ile "Beyond Petroleum" : "Petrol Ötesi" yapmasının akıllıca bir nedeni var..

Peki nükleer enerji kaynağı uranyum rezervinin ne miktarda olduğunu biliyor muyuz ? Türkiye'nin tahminen 9.000 ton rezervinin, 6 santrale ancak 10-12 yıl yetebileceğini, sonra dışa bağımlılığın mukadder olduğunu düşünüyor muyuz ?. Dünya rezervinin % 20 sinin bulunduğu Avustralya'nın çevresel kaygılarla bunu kullandırmayacağını ve bu yüzden dünyaya en çok 50 yıl yetecek uranyumda önümüzdeki yıllarda aşırı derecede fiyat artışı beklendiğini duymuyor muyuz ?

Biz hangi bilgi ve güvenle nükleer enerjiye ümit bağlayacağız ? Bir kuşağa ancak yetecek bu enerjiyi hep tekrarladığımız gibi; "benden sonrası tufan !" anlayışı ile elde etmeye kalkışmak vicdanımızı sızlatmayacak mı ?

Olaya bir de yatırım ve verim değerleri açısından bakalım. Bu günkü koşullarda en pahalı elektriği nükleer santraller üretiyor. En pahalı santral yatırımı yine nükleer olanı. Bir Alman Milletvekili Hans Josef FELL yatırım bedellerinde başka bir boyuta dikkatimizi çekiyor : "Son hatalarımızdan olan bir nükleer santral, 1 milyar mark bedelle başladı ve 5 milyar marka çıktı. Sakın ilk sunulan fiyatlara aldanmayın" diyor. Çifte standart kaygısı taşımayan bazı yabancıların ağzından böyle çarpıcı gerçekler de dile gelmekte..

Diyelim ki bu büyüklükte beş santral yaptık ve çıplak maliyet 30 milyar mark. İş bitti mi sanıyoruz ? Güvenlik, personel eğitimi, teknik araştırma merkezleri, ara depolar vs. için ne gerektiğini mutlaka biliyorsunuz: 40 milyar mark daha !.. Nükleer santrale yatırım yaparak Türkiye ekonomisini ve sanayiini kurtaracağız derken batırmanın en kestirme yolunu bulmuş olmaz mıyız dersiniz ?..

3.3. NÜKLEER MEZARLARI

Nükleer Fizikçi Prof.Dr. Hayrettin KILIÇ'ın aktardığına göre; ABD'de; (NRC) resmi kayıtlarında, ülke içinde 169 nükleer kaza nedeni ile 78 den bu yana yüzün üstünde projenin iptal edildiği yazıyor. Japonya'da 20 önemli kaza, 92'ye kadar Rusya'da 205, İngiltere'de 17 ciddi kaza rapor edilmiştir. Almanya 82'den, Kanada; 78 den bu yana siparişi durdurdu. Fransa 2010 yılına kadar nükleer programını askıya aldı.

Yarı ömrü 25 bin yıl olan plutonyumun yer altı sularına karışmama güvencesi bulunamadığından; ABD, İngiltere ve Kanada'nın milyarlarca dolar harcadığı nükleer "atık mezarları" kullanılamıyor. Bazı kez emsal diye sunulan Japonya bile 95, 97 ve son olarak 99'da Tokai tesislerinde; 7 şiddetindeki Çernobil'e göre 5 şiddetinde olan ölümcül kazalar yüzünden yeni yapımları askıya aldı. Çevrede radyasyon oranı normalin 15.000 katına çıktı. 10 km lik bölge yasak alan ilan edildi..

Dünyanın en büyük reorganizasyon programlarından biri ; Alman-Sovyet işbirliği ile yürütülen Wismut uranyum maden işletmesinin kapatılmasıdır. Radyoaktif kirlenmeden sonra terkedilmiş eski sanayi bölgelerinin reorganizasyonuna 99 yılı sonuna kadar 6.2 milyar Mark harcanmasına rağmen henüz çalışmanın yarısına gelinebilmiştir. Bu çalışmanın amacı ve harcanan para miktarı nükleer heveslilerine ders olacak niteliktedir. Bunun yanında, geleceğe yön veren olumlu bir referans olmuştur.

3.4. NÜKLEER SENDROMU

Nükleer santraller, israfa alışmış, ve yarını düşünmeyen bir haylaza verilen bol harçlığa benziyor. Onun yoldan çıkması için bundan daha büyük bir kötülük yapılamaz. Gelin aklımızı başımıza toplayalım. Dünyanın gündeminde çoktandır gözden düşen bir tele-vole dilberine gönlümüzü kaptırmaktan kendimizi ala koyalım. Bunu; kendimizi, çocuklarımızı, torunlarımızı ve bizi koruyup kollayan doğayı düşünerek yapalım.. 1976 dan bu yana tek bir nükleer santral siparişi vermeyip verilenleri de iptal eden,kendi santrallerini bile sağlıklı işletemeyen, fakat bizim gibi ülkelerin ihalelerine büyük bir iştahla katılan, sanayide gelişmiş fakat zihnen gelişememiş batı ülkelerinin yatırımcılarını mutlu ederek "dünyanın aptalı !" olmayalım !..

Sera gazı oluşturmuyor diye nükleeri dost bilen ünlü çevrecilerimiz, "çakmak taşı da tehlikelidir !" diyen bilimsel ruhlu şairlerimiz var. "Nükleer kirletiyorsa elektrik de kirletiyor !" diyorlar. Nükleer gücü, şu anda ağırlıklı olarak elektrik elde etmekte kullanılan enerji olarak değil, elektriğe alternatif farklı bir sistem sanacak sığlıkta beyanatlar veriyorlar. "Bina yapacak arsa mı var ?" diyen bir başka ünlümüze ! gülüp geçmiştik. İsimleri saygın platformlarda anılan kişiler, toplumu hangi onarılmaz yanlışa sürükleyebileceklerini düşünüp, bir reklam yıldızı sorumsuzluğunda fikir beyan etmekten kaçınmak zorundadırlar..

Adrenalin sporu denilen, aslında spor olduğu çok kuşkulu bir takım gösteriler, zaman zaman televizyon ekranlarına geliyor. Bir ipin ucunda uçuruma atlamak ya da kayalık vadilerde, ölümcül rüzgar sörfleri yapmak gibi.. Ölmez sağ kalırsanız anlatacak çok heyecanlı anılarınız olacağı kuşkusuz. Nükleer yanlılarını biraz da bu "adrenalin sportmenleri"ne benzetiyorum. İşler yolunda giderse pahalı da olsa, bir "enerji" elde edeceğimiz belli. Ama ya yolunda gitmezse ?... Ölen, sadece sivri akıllı öneri sahipleri değil belki de torunlarına kadar uzanan milyonlar olacak.. Tek bir soru : Değer mi ?..

3.5. ÇERNOBİL DRAMI !

1986 da patlayarak dünya gündemine bomba gibi düşen santralin Rusya'ya maddi olarak kaça mal olduğunu bir yana bırakıp, insan hayatını nasıl etkilediğini sıralayalım derim. Belki de başka söze gerek kalmayacak !.

1. Rakamlar, bizdekine benzer malum nedenlerle bir türlü resmiyet kazanamadığından, patlamadan ötürü ölü sayısının 15 ila 30 bin kişi arasında olduğu tahmin ediliyor. ( Neredeyse 17 Ağustos depreminde ölenler kadar.. )

2. Bağışıklık sistemi çöktüğünden, normal hastalıklar bile ölümcül olmaya başladı ve ilk defa Ukrayna'da "ölüm" oranı "doğum" oranını aştı. Yani nüfus azalmaya başladı.

3. Rusya'da bu kaza sonucu etkilenen 3 milyon çocuğun tedavisi sürüyor.

4. Kazadan sonra temizlik ve beton lahit işlerinde çalışan 600 bin kişi radyasyondan etkilendi.

5. Tiroid kanserine yakalanma riski % 10 arttı.

6. Kazayı çocukluğunda yaşayan 1400 gencin tiroid bezi alındı.

7. 2.5 milyon hektar tarımsal alan kullanılmaz halde ve 3.5 milyon kişi halen bu topraklarda yaşıyor.

8. Sakat doğumlar ve büyüme bozuklukları Ukrayna'da % 230, Belarus'ta % 180 arttı.

9. 380 bin çocukta kan kanseri, troid sorunları ve anemi saptandı.

10. 7.1 milyon insanın gelecekte ciddi sağlık sorunları yaşayacağı bekleniyor..

Nükleer enerjinin taşıdığı bir riskin, yani bazı yüreği genişlerce "teknik ilerledi merak etme sen !" diye hala önemsenmeyen "olasılığın !" çarpıcı sonuçları.. Bir insanlık dramı !.. Hala cesaretleri ve bu tehlikeye gözlerini kırpmadan atabilecek çocukları olduğuna inanmak istemiyorum.

"Diyelim ki gelişmiş bir nükleer santralde riskin sıfır olduğu söyleniyor. Yani çok güvenli !.. Risk hesaplarının da insan kurgusu olduğu ve varsayımlara dayandığını herhalde herkes kabul eder. Bu varsayımlar, en gelişmiş insan beyninin şu an için düşünebildiği olasılıklardır. Yaşam ise dinamik bir süreçtir, ona bağlı olasılıklar da.. Bugün düşünüp varsaydıklarımıza yarın yenileri eklenir. "Tüh düşünemedik !" demek yerine daha pahalı olduğu çok tartışılır ve sosyal maliyet riski hiç taşımayan alternatifleri denemek daha doğru olmaz mı ?..

Batının geçirdiği süreçleri yeniden yaşamak yerine, kazanılan deneyimlere kulak verip kendi mantığımızla doğru yöne yelken açmalıyız. " diyor Çiğdem BAYKAL..

3.6. FİZYON VE FÜZYON ENERJİSİ

"Nükleer güç" sendromunun etkisinin azaldığı günümüzde olsa olsa bilimsel amaçlı nükleer çalışmalara izin verilebilir. O da, uluslararası denetimde ve kontrol edilebilir ölçülerde kaldığı sürece !..

Fisyon ya da fizyon büyük atom numaralı kararlı ve de radyoaktif çekirdeklerin daha küçük çekirdeklere bölünmesidir. Bu bölünme yöntemi, nükleer enerji santrallerinin çalışma prensibidir. Yani üzerinde kıyametler koparılan tartışmalı konu !.. Bu sorunlara rağmen yöntemin, bilimsel araştırma ve iyileştirme çalışmalarının sürdürülmesi gerekir.

Füzyon ya da füsyon(Kaynaşma) ise, küçük atom numaralı çekirdeklerin birleşerek daha büyük atom numaralı çekirdekler oluşturmasıdır. Her iki durumda da, parçalanma veya birleşme sırasında "kütle kaybı" enerjiye dönüşmektedir. Füzyon'da, yoğunluklu olarak hidrojenin bir izotopu olan Trityum üzerinde duruluyor. Güneş'in enerji kaynağı olan trityum..

Bu alandaki bilimsel çalışmaların önü açıktır ve açık olmalıdır. Bilim adamları günün birinde, sakıncaları giderilmiş yepyeni bir enerji elde etme olanağı ile karşımıza çıkabilirler. Bunu şimdiden fanatik biçimde reddetmek ve araştırmaların önünü kesmek de haksızlık olur..

"Nükleer teknolojiye dayalı elektrik üretimi dünyanın terk ettiği bir teknoloji mi ?" diye soruyor Prof.Dr. Ertuğrul YÖRÜKOĞULLARI ve devam ediyor; "Yoksa nükleer teknoloji bir ''Rönesans'' mı geçirmektedir? Olaya bir fizikçi olarak baktığımda, enerji üretilmesinin söz konusu olmadığı, ancak
bir enerji türünün diğerine dönüşmesinin mümkün olduğunu söyleyebiliriz. Dünya nüfusu ile birlikte artan refah seviyesinin getirdiği enerji artışı ancak nükleer enerjinin devrede tutulmasıyla mümkün gözükmektedir. 2050 yılı için yapılan tahminler bu görüşü doğrulamaktadır. Bütün enerji kaynaklarının çevre kirliliği oluşturduğunu unutmamak gerekir. Her enerji kaynağı gibi atık sorunu nükleer enerjinin de caydırıcı yönü. Ama bu sorun çözülemeyecek bir sorun da değil. Nükleer enerji Türkiye açısından şu yönden de önemli. Bilindiği gibi, dünya Toryum rezervinin büyük bir kısmı yurdumuzda. Toryum yakan reaktörlerin gelişmesi yakıt açısından Türkiye'yi ön plana çıkaracak, nükleer yakıt diye sorunumuz olmayacaktır. Tabii bu arada Füsyon (Kaynaşma) reaktörleri de gelişimini büyük bir ivmeyle sürdürmektedir. Özetlersem:"Enerji" kavramı ne kadar iyi bilinirse, bu konudaki sorunları çözmeye yönelik adımlar o kadar kolay atılır."

Sayın YÖRÜKOĞULLARI'na bu çalışmaya kattığı değerli fikirleri için teşekkür ederken, birkaç noktayı üzerinde durulmaya değer buluyorum :

1- Dünya nüfusu ile artan enerji ihtiyacının giderek düşen bir tempo gösterdiği, 2020 yılında; nüfusun bugünün iki katı olmasına ve yaşam standardının küresel ölçekte yükselmesine karşın, enerji tüketiminin 1980'lerdeki seviyesine yani 11 TW'a düşeceği söylenmektedir. Nükleer sempatizanlarının elindeki "şiddetle artacak enerji ihtiyacı" tahmini acaba ne kadar doğrudur ?..

2- "Bütün enerji kaynakları atık sorunu ve çevre kirliliği riski taşırlar" sözü sadece genel anlamda doğru gözükebilir. Burada önemli olan taşınabilir risk ve orandır. Ölümcül bir radyasyon tehlikesi ya da sera gazı sonucu dünyanın ve üzerinde yaşayan canlıların ömrünü topyekün kısaltmak ile, rüzgar enerjisinde; bir kuş yuvasını tedirgin etmek gibi önüne geçilebilir sorunlarla, ya da güneş enerjisinde; sadece panel üretimi sırasında olabilecek % 1 ler mertebesinde kirlilik olasılığını aynı kefeye koymak bilimsel bir haksızlık olur.

3- Henüz gelişmesini tamamlamamış "toryum" reaktörleri için gerekli hammaddeye sahip olmamız sevindiricidir. Dönüşümsüz de olsa, hammaddesi mevcut diye bu reaktörlere, ya da sonuçları henüz yeterince tartışılmamış "füzyon" reaktörlerine bel bağlamak ne derece sağlıklı olur ?..

4- Yıllardır ölümcül risklerinden arındırılamamış klasik reaktörleri bütün dünya ciddiyetle tartışırken, hammaddesinden başka elimizde net bulgu olmayan bu yeni enerji elde etme metoduna ne kadar
güvenebiliriz ?.. İnsan hayatı bu gibi deneme yanılma riskleri taşıyan yöntemlere ve "merak etme sen, daha iyi olacak !" temennilerine kolayca teslim edilebilir mi ?..1.6.1 ATIKLAR bölümünde;."kamu sağlığı söz konusu olduğunda, tüm yeni bulgu ve yöntemler "zararsızlığı kanıtlanana kadar şüphelidir" diyor Doçent Dr. Yağmur DENİZHAN

5- Daha iyi ve sağlıklı bir gelecek vaat eden tüm çalışmalar, yanlışlardan alınan derslerle olgunlaşır. Bilimselliğin temel başarılarından birisi, çeşitli nedenlerle çürütülen bir teoremin ya da yöntemin derhal bilimsel çöplüğe terk edilebilmesinde yatar.Belki biraz daha ileri giderek; bilimin sadece kendi doğruları üzerinde değil, fark edilebilen yanlışlar sayesinde hızla yol aldığını söylemek yanlış olmaz..

Gerçek bilim adamlarına, bağnazlıkla dünkü yanlışlara değil, geleceğin doğrularına sahip çıkmak yakışır.. Ve geleceğin bulguları, ancak yaşamsal risk taşımadıkları anlaşıldığı gün hayatımıza katılmaya hak kazanırlar. Bence "enerji" kavramını iyi bilmek, her zaman "önemli" olacak fakat öncelikle "insan hayatının değerini" bilmeksizin "faydalı" bilgi olmayacaktır...

Devam ediyor...

<1>  -  <2>  -  <3>  -  <4>  -  <5>  -  <6>