|
2. BÖLÜM
FOSİL (Tükenecek ) KAYNAKLAR
2.1. ÖDENEN ve ÖDENECEK BEDEL
"2000 yılında Tüpraş'ın resmi
yollardan ithal ettiği ham petrol miktarı 31.3 milyon tondur. Diğer
firmaların ithalatı ve Kuzey Irak ile İran'dan değişik yollardan
gelenler buna ilave edilirse bu miktar 40-45 milyon tonu bulur.
Bu petrolün parasal değeri; varili 30 dolardan toplam 7 Milyar dolar
yapmaktadır. Bunun üzerine, doğal gaz, İthal LPG ve taş kömürü eklediğinizde
rakamlar 10 milyar doları aşmaktadır. Yeni doğalgaz bağlantılarımız
ile bu rakam yılda 15 milyar doları da aşacaktır."
2.2. TERMİK SANTRALLER VE ATIKLAR
2.2.1. SANTRALLER
"Kömür, petrol ürünleri ve doğal
gaz kullanan, yani fosil yakıtlı termik santraller üç gruba ayrılırlar
:
1- Buhar türbinli
2- Gaz türbinli
3- Karma sistemli
Buhar türbinli santrallerde yanma
sonucu su buharı elde edilir. Buhar, türbini çevirir. Türbine bağlı
jeneratörden elektrik elde edilir. Türbinden çıkan kızgın su kapalı
çevrimde tekrar kullanılmak için soğutma kulelerinde soğutulur.
Soğutma sırasında suyun bir kısmı teknik zorunluluktan ötürü buhar
halinde ortama atılır.
Gaz türbinli santrallerde yakılan
gaz doğrudan doğruya türbini çevirir. İşlemde su buharı yoktur.
Daha pahalı bir yatırımdır, fakat daha verimli çalışır. Bu santrallerde
kömür kullanılmaz"
2.2.2. ATIKLAR
Fosil yakıt kullanan bütün termik
santrallerde ortama CO2 ve CO, H2O, SO2, NO2 ve eser miktarda diğer
gazlar atılır. Kömürlü santrallerde ayrıca duman-is yani; yanmamış
kömür tozları ve külün bir kısmı atmosfere atılır. Ayrıca katı artık
olan külün santrallerden uzaklaştırılması en büyük sorunlardan biridir.
Ortama atılan SO2 ve H2O birleşerek
asit yağmuru dediğimiz sülfirik asit damlacıkları olarak çevreye
çöker, duman da bir toz tabakası olarak çevreyi kaplar.
Ortama atılan CO2 yani karbondioksit,
eğer çevrede bitki örtüsü varsa O2 olarak geri döner. Ancak yeterli
bitki örtüsü yoksa bu gaz, hem CO2/O2 dengesini bozarak ortamı boğar
hem de sera etkisini hızlandırır.
CO, yani karbon monoksit, aslında
yanma eylemi sonucunda oluşmaması gereken bir gazdır. Yanmanın tam
olmaması nedeni ile ortaya çıkmaktadır. İdeal yanmada CO yoktur.
CO, havadaki oksijeni tüketerek zamanla CO2 ye dönüşür. Bu arada
canlıların ciğerlerindeki oksijeni de tüketerek solunum zorluklarına
yol açar, CO oranı yükseldiğinde ise boğulmaya sebep olur. Ölümle
sonuçlanan soba zehirlenmelerinde etken madde karbon monoksittir.
H2O yani su, bitki örtüsünün oluşumunu
ve yaşamasını teşvik eder. Ancak fazlasının ekolojik dengeyi bozacağı
görüşü ile bir kısım araştırmacılar tarafından zararlı atıklar sınıfına
alınabilmektedir..
Tüm termik santrallerde, kullanılan
yakıt cinsine ve yanma verimine göre atık oranları değişir..."
2.3. KÖMÜR
2.3.1. KAYNAK VE KAPASİTE
3000 Yıl önce bulunan kömür, 1850
den itibaren odunun yerini aldı ve 1950'de iktidarını petrole kaptırana
kadar en gözde enerji yakıtı olmayı sürdürdü. Hala kullanılmaya
devam ediyor ve kaynaklar tükenene kadar da bu kullanım süreceğe
benzer. Fakat elde ancak 224 yıllık rezerv kaldığı söylenmekte..
"Ülkemizde görünür 423 milyon
ton , toplam 1124 milyon ton taşkömürü, görünür 7339 milyon ton,
toplam 8075 milyon ton linyit kömürü rezervi olduğu bilinmektedir"
2.3.2. DÖNÜŞTÜRÜCÜ SANTRALLER
"Türkiye'de Linyit kömürü kullanan
santrallerimizin kurulu gücü 6352 MW'dır. Taş kömürü kullananlar
ise 335 MW'dır. Toplam 6687 MW kurulu güce, Elbistan ve Çanakkale'de
yapımı süren kömür termik santrallerinin devreye girmesi ile 1980
MW daha güç kapasitesi eklenecektir."
2.4. PETROL
2.4.1. KAYNAK VE KAPASİTE
1800'lü yıllarda Amerika, Pansilvanya'da
petrol bulundu. 1950'lerde kömürün tacını elinden aldı ve havagazı,
benzin, fuel-oil gibi yan ürünleri ile tüm alanlarda yerini aldı.
İçten yanmalı motorların bulunması ve otomobil sektörünün gelişmesi
ile petrol çok daha önem kazandı.. 1973 krizi ile sanal bir kıymet
kazandı, fakat bu yüzden alternatif arayışları da hızlandı. Tüm
dünyada 42 yıllık rezerv kaldığı biliniyor. "Ülkemizdeki ham
petrol rezervinin de ancak 43.7 milyon ton olduğu biliniyor"
2.4.2. DÖNÜŞTÜRÜCÜ SANTRALLER
"Ülkemizde, fuel-oil, nafta,
motorin gibi petrol türevleri kullanan santrallerimizin toplam gücü
1999 rakamlarına göre 1600 MW'dır. 700 MW civarında ilave güç için
çalışmalar sürmektedir."
2.5. DOĞAL GAZ
2.5.1. KAYNAK VE KAPASİTE
Türkiye'de doğalgaz ilk olarak 1987
yılında elektrik enerjisi üretiminde kullanılmaya başladı. Bunun
ardından şehir içi tüketimde, sanayide ve gübre üretiminde değerlendirildi.
2000 yılı verilerine göre ülkeye giren doğalgazın % 63'ü elektrik
üretimi, % 24'ü şehir içi tüketim ve %13'ü sanayi amaçlı olarak
kullanılmaktadır.
Ülkemizde, 1995 yılında doğalgazın
bütün enerji kaynakları arasındaki payı % 10 iken, 2000 yılında
%16.6 ya yükselmiştir. 2005 yılında ise % 27.5 gibi önemli bir seviyeye
yükselmesi beklenmektedir. Buna paralel olarak, BOTAŞ'ın 99 yılındaki
12.8 milyar m3 olan tüketiminin 2010'da 55, 2020 de ise 82 milyar
m3'e çıkacağı tahminleri yapılmaktadır. Bunun yanında, tüm dünyadaki
doğal gaz rezervlerinin ise ancak 62 yıl daha yeteceği hesabı yapılmaktadır.
"Ülkemizde toplam olarak 8.8 milyar m3 doğal gaz rezervi olduğu
tahmin edilmektedir." Yani tümü kullanılabilse, ülke ihtiyacına
bir yıl bile yetemeyecektir.
Karadeniz altından döşenecek olan
"mavi akım" boru hattı ile Rusya'dan: yılda 16 milyar
m3, Cezayir'den: 4, Nijerya'dan: 1.2, İran'dan: 10, Türkmenistan'dan:
16, Irak'tan:10, Mısır'dan: 10 milyar m3 doğal gaz temini beklenmektedir.
Ayrıca Yemen, Norveç, Katar ile görüşmeler sürmektedir. Yani, uluslararası
bağımlılık ağının zincirleri gittikçe kuvvetlenmektedir.
Doğal gaz da, atıklarının azlığı yüzünden
bazı kaynaklarca "temiz enerji" sayılabiliyor. Fakat yenilenebilir
olma şansı yok. Kısıtlı kaynak yüzünden alternatif iddiası taşıma
şansı da yok. O yüzden ona sadece; "bugün için verimli ve uygun"
diyebiliriz
2.5.2. DÖNÜŞTÜRÜCÜ SANTRALLER
"2000 yılında temeli atılan ve
2002 yılında bitmesi düşünülen Adapazarı Doğal gaz santrali 6000
MW civarında kurulu güce sahip olacaktır. Anahtar teslimi ihale
tutarı 2.2 milyar dolar olduğu söylenmektedir. Bu dev kapasite,
Türkiye'nin mevcut elektrik enerjisi üretiminin % 27'sine eşittir.
Bir başka karşılaştırma ile Yunanistan'ın ürettiği enerjinin tamamına
eşittir."
Özel şirketlerin kurduğu ve kullanmakta
olduğu birçok küçük santralin yanında, halen Gebze'de 1400 MW, Adapazarı'nda
700 MW ve İzmir'de 1400 MW olmak üzere üç adet büyük santral çalışması
sürmektedir. Sadece bu üç santralin bir yılda harcayacağı doğalgaz
4.5 milyar m3 olacaktır. Ayrıca 1400 MW'lık bir santralin de yapımı
düşünülmektedir. Marmara Ereğlisi'nde, 478 MW'lık bir santral işletmeye
alınmıştır.
"Ülkemizde 2000 yılında faaliyet
gösteren doğalgaz santrallerinin toplam kurulu gücü, henüz 7000
MW civarındadır. İnşa edilmekte olanların ise 5000 MW ek bir güç
kazandıracağını Enerji Bakanlığı yetkilileri söylüyor. " 6000
MW'lık Adapazarı santrali sanırım henüz envanterlerine girmemiş..
Doğalgazın verimlilik katsayısı %
54 civarında iken kömürün % 35'lerde kalmaktadır. Bu da doğalgaz
santralinin tercih nedenlerinden biri olmaktadır.
3. BÖLÜM
NÜKLEER SEVDASI
3.1. NÜKLEER UMUT !
Ne gariptir ki ; 1950'lerde insanlığı
"kurtaracağı" iddiası ile sunulan nükleer teknolojiden
bugün insanlık "kurtulmaya" çalışmaktadır. Bu elli yıl
içinde nükleer silah teknolojisi desteği ile beslenen ve soğuk savaşın
sona ermesinden sonra devlet tarafından silah üretiminde kullanılmak
üzere satın alınmayan ürünleri ve atıkları ile başa bela olmaya
başlayan santraller artık kamuoyu desteğini de kaybetmiştir.
Kosova'da kullanılan radyoaktif madde
içeren eski tip bombalar yüzünden askerlerin kan kanserinden ölmeye
başlamaları ve bölge halkının da bundan nasibini aldığının anlaşılması,
bu inanılmaz "nükleer atıklardan silah yapma" gerçeğini
su üstüne çıkarmıştır.
"1974 de Uluslararası Atom Enerjisi
Ajansı'nın (IAEA) hazırladığı rapora göre 2000 yılında 4500 adet
olacağı varsayılan nükleer santrallerin sayısı, yapımı devam edenleri
de katarak ancak 465 adede ulaşabilmiştir. On kat yanılgının arkasında,
ekonomik olarak tam bir başarısızlık, normal işletme sırasında bile
çevreye sızan ve çalışanlara zarar veren radyasyon, uranyum işletmeciliğinin
sorunları, atıkların ne olacağı konusunun hala belirsiz oluşu, katlanan
maliyetler ve hesaplanamayan kazalar yatmaktadır. En önemli direncin
ise gelişen yurttaşlık bilinci ve alternatif kaynakların keşfedilen
gücünden kaynaklandığını söylemek yanlış olmaz.. "
"Şu an çalışan santrallerin.
109'u ABD'de. Bu santrallerin çoğu 20 yaşın üzerindedir ve bir kısmı,
ömrü dolmadan kapatılmaktadır. 1978'den bu yana ABD'de 100'ün üzerinde
santral projesi iptal edildi. Kanada 1975'ten bu yana sipariş vermedi.
Geçen yıl, güvenli çalıştırılamadığı nedeniyle mevcut santrallerinin
üçte birini kapattı. Almanya ve İsveç, nükleer enerji santrallerini
giderek tasfiye kararı aldı. Fransa nükleer enerji programını 10
yıllığına askıya aldı. Avrupa Birliği'nin 15 üyesinden 7'si nükleer
enerjiye bu güne kadar hiç yatırım yapmadı.
Çernobil ne ilk ne de son kazaydı.
Nükleer taraftarları, onun kötü Sovyet teknolojisiyle yapıldığını,
batı reaktörlerinin güvenli olduğunu söylemekteler. Oysa Çernobil'den
önce 1979'da ABD'nin Three Mile Island reaktöründe çok ciddi bir
kaza yaşandı, reaktörün kalbi kısmen eridi. Daha önce İngiltere'nin
Sellafield reaktöründe olan kazanın etkileri uzun süre halktan gizlendi;
unutulması için adı bile değiştirildi" diyor Prof.Dr. İnci
GÖKMEN
Özellikle son dört beş yıl içinde
çevre bilincinin gittikçe arttığı saptanan Almanya'da 2000 yılında
yapılan bir kamuoyu anketinde, katılanların % 85 'i nükleer enerjiyi
"tehlikeli" olarak nitelemiştir. Sanırım ülkemizde benzer
bir anket yapılsa farklı sonuç alınmaz.. Peki alternatif temiz enerji
kaynaklarının artıkları ve atıkları ile "yaşamsal sorun"
taşıdığına dair bu güne kadar en ufak bir haber duydunuz mu ?..
Başınız ağrıyorsa aspirin alır ya
da iyi bir uyku çeker sorunu ortadan kaldırırsınız. Ama bir organ
kaybı söz konusu olmuş ise artık geri dönüşüm olanağı yoktur. Nükleer
konusunda; yaşanan kazalar, onarılmaz sonuçlar ve gelecekteki muhtemel
dönüşümsüz kayıplar yüzünden bütün dünyanın ağız birliği etmişçesine
endişe taşıması bundandır.
3.2. SANTRALIN SÖKÜMÜ , KAYNAKLARI
VE MALİYETİ..
Bir nükleer santralın sökülmesinin,
yapımından daha pahalıya mal olduğunu da muhakkak biliyorsunuz.
Vazgeçmenin bedeli bile kaldırılabilecek mali boyutta değildir.
Tayvan'ın, 5.5 milyar dolarlık son projelerinden, 1.4 milyar dolar
harcadıktan sonra insani nedenlerle vazgeçme kararına, daha sonra
pişman olmanın bunun on misli boyutta bir mali yıkıma neden olacağı
endişesinin de etkili olduğuna inanıyorum.. Yine de Tayvan devlet
başkanının şu sözleri önemli dersler taşımakta : "Tayvan'ın
geleceği için bu adımı atmak zorundayız. İnanıyorum ki, çocuklarımıza
en doğru ve cesur kararı aldığımızı söyleyebileceğiz !.."
Fosil yakıtlara, atıkları yüzünden
şiddetle karşı çıkarken, 40 ila 60 yıl içinde zaten bu kaynakların
tükeneceği kaygısı ile de muhalefet ediyoruz. Yani insanlığın geleceği
için, atık sorunlarına çare bulunsa bile akıllıca bir yatırım olmaktan
çıkmışlardır artık diyoruz. Bu yüzden, dünya devi "British
Petrol" BP nin adını değiştirerek aynı logo ile "Beyond
Petroleum" : "Petrol Ötesi" yapmasının akıllıca bir
nedeni var..
Peki nükleer enerji kaynağı uranyum
rezervinin ne miktarda olduğunu biliyor muyuz ? Türkiye'nin tahminen
9.000 ton rezervinin, 6 santrale ancak 10-12 yıl yetebileceğini,
sonra dışa bağımlılığın mukadder olduğunu düşünüyor muyuz ?. Dünya
rezervinin % 20 sinin bulunduğu Avustralya'nın çevresel kaygılarla
bunu kullandırmayacağını ve bu yüzden dünyaya en çok 50 yıl yetecek
uranyumda önümüzdeki yıllarda aşırı derecede fiyat artışı beklendiğini
duymuyor muyuz ?
Biz hangi bilgi ve güvenle nükleer
enerjiye ümit bağlayacağız ? Bir kuşağa ancak yetecek bu enerjiyi
hep tekrarladığımız gibi; "benden sonrası tufan !" anlayışı
ile elde etmeye kalkışmak vicdanımızı sızlatmayacak mı ?
Olaya bir de yatırım ve verim değerleri
açısından bakalım. Bu günkü koşullarda en pahalı elektriği nükleer
santraller üretiyor. En pahalı santral yatırımı yine nükleer olanı.
Bir Alman Milletvekili Hans Josef FELL yatırım bedellerinde başka
bir boyuta dikkatimizi çekiyor : "Son hatalarımızdan olan bir
nükleer santral, 1 milyar mark bedelle başladı ve 5 milyar marka
çıktı. Sakın ilk sunulan fiyatlara aldanmayın" diyor. Çifte
standart kaygısı taşımayan bazı yabancıların ağzından böyle çarpıcı
gerçekler de dile gelmekte..
Diyelim ki bu büyüklükte beş santral
yaptık ve çıplak maliyet 30 milyar mark. İş bitti mi sanıyoruz ?
Güvenlik, personel eğitimi, teknik araştırma merkezleri, ara depolar
vs. için ne gerektiğini mutlaka biliyorsunuz: 40 milyar mark daha
!.. Nükleer santrale yatırım yaparak Türkiye ekonomisini ve sanayiini
kurtaracağız derken batırmanın en kestirme yolunu bulmuş olmaz mıyız
dersiniz ?..
3.3. NÜKLEER MEZARLARI
Nükleer Fizikçi Prof.Dr. Hayrettin
KILIÇ'ın aktardığına göre; ABD'de; (NRC) resmi kayıtlarında, ülke
içinde 169 nükleer kaza nedeni ile 78 den bu yana yüzün üstünde
projenin iptal edildiği yazıyor. Japonya'da 20 önemli kaza, 92'ye
kadar Rusya'da 205, İngiltere'de 17 ciddi kaza rapor edilmiştir.
Almanya 82'den, Kanada; 78 den bu yana siparişi durdurdu. Fransa
2010 yılına kadar nükleer programını askıya aldı.
Yarı ömrü 25 bin yıl olan plutonyumun
yer altı sularına karışmama güvencesi bulunamadığından; ABD, İngiltere
ve Kanada'nın milyarlarca dolar harcadığı nükleer "atık mezarları"
kullanılamıyor. Bazı kez emsal diye sunulan Japonya bile 95, 97
ve son olarak 99'da Tokai tesislerinde; 7 şiddetindeki Çernobil'e
göre 5 şiddetinde olan ölümcül kazalar yüzünden yeni yapımları askıya
aldı. Çevrede radyasyon oranı normalin 15.000 katına çıktı. 10 km
lik bölge yasak alan ilan edildi..
Dünyanın en büyük reorganizasyon programlarından
biri ; Alman-Sovyet işbirliği ile yürütülen Wismut uranyum maden
işletmesinin kapatılmasıdır. Radyoaktif kirlenmeden sonra terkedilmiş
eski sanayi bölgelerinin reorganizasyonuna 99 yılı sonuna kadar
6.2 milyar Mark harcanmasına rağmen henüz çalışmanın yarısına gelinebilmiştir.
Bu çalışmanın amacı ve harcanan para miktarı nükleer heveslilerine
ders olacak niteliktedir. Bunun yanında, geleceğe yön veren olumlu
bir referans olmuştur.
3.4. NÜKLEER SENDROMU
Nükleer santraller, israfa alışmış,
ve yarını düşünmeyen bir haylaza verilen bol harçlığa benziyor.
Onun yoldan çıkması için bundan daha büyük bir kötülük yapılamaz.
Gelin aklımızı başımıza toplayalım. Dünyanın gündeminde çoktandır
gözden düşen bir tele-vole dilberine gönlümüzü kaptırmaktan kendimizi
ala koyalım. Bunu; kendimizi, çocuklarımızı, torunlarımızı ve bizi
koruyup kollayan doğayı düşünerek yapalım.. 1976 dan bu yana tek
bir nükleer santral siparişi vermeyip verilenleri de iptal eden,kendi
santrallerini bile sağlıklı işletemeyen, fakat bizim gibi ülkelerin
ihalelerine büyük bir iştahla katılan, sanayide gelişmiş fakat zihnen
gelişememiş batı ülkelerinin yatırımcılarını mutlu ederek "dünyanın
aptalı !" olmayalım !..
Sera gazı oluşturmuyor diye nükleeri
dost bilen ünlü çevrecilerimiz, "çakmak taşı da tehlikelidir
!" diyen bilimsel ruhlu şairlerimiz var. "Nükleer kirletiyorsa
elektrik de kirletiyor !" diyorlar. Nükleer gücü, şu anda ağırlıklı
olarak elektrik elde etmekte kullanılan enerji olarak değil, elektriğe
alternatif farklı bir sistem sanacak sığlıkta beyanatlar veriyorlar.
"Bina yapacak arsa mı var ?" diyen bir başka ünlümüze
! gülüp geçmiştik. İsimleri saygın platformlarda anılan kişiler,
toplumu hangi onarılmaz yanlışa sürükleyebileceklerini düşünüp,
bir reklam yıldızı sorumsuzluğunda fikir beyan etmekten kaçınmak
zorundadırlar..
Adrenalin sporu denilen, aslında spor
olduğu çok kuşkulu bir takım gösteriler, zaman zaman televizyon
ekranlarına geliyor. Bir ipin ucunda uçuruma atlamak ya da kayalık
vadilerde, ölümcül rüzgar sörfleri yapmak gibi.. Ölmez sağ kalırsanız
anlatacak çok heyecanlı anılarınız olacağı kuşkusuz. Nükleer yanlılarını
biraz da bu "adrenalin sportmenleri"ne benzetiyorum. İşler
yolunda giderse pahalı da olsa, bir "enerji" elde edeceğimiz
belli. Ama ya yolunda gitmezse ?... Ölen, sadece sivri akıllı öneri
sahipleri değil belki de torunlarına kadar uzanan milyonlar olacak..
Tek bir soru : Değer mi ?..
3.5. ÇERNOBİL DRAMI !
1986 da patlayarak dünya gündemine
bomba gibi düşen santralin Rusya'ya maddi olarak kaça mal olduğunu
bir yana bırakıp, insan hayatını nasıl etkilediğini sıralayalım
derim. Belki de başka söze gerek kalmayacak !.
1. Rakamlar, bizdekine benzer
malum nedenlerle bir türlü resmiyet kazanamadığından, patlamadan
ötürü ölü sayısının 15 ila 30 bin kişi arasında olduğu tahmin ediliyor.
( Neredeyse 17 Ağustos depreminde ölenler kadar.. )
2. Bağışıklık sistemi çöktüğünden,
normal hastalıklar bile ölümcül olmaya başladı ve ilk defa Ukrayna'da
"ölüm" oranı "doğum" oranını aştı. Yani nüfus
azalmaya başladı.
3. Rusya'da bu kaza sonucu
etkilenen 3 milyon çocuğun tedavisi sürüyor.
4. Kazadan sonra temizlik ve
beton lahit işlerinde çalışan 600 bin kişi radyasyondan etkilendi.
5. Tiroid kanserine yakalanma
riski % 10 arttı.
6. Kazayı çocukluğunda yaşayan
1400 gencin tiroid bezi alındı.
7. 2.5 milyon hektar tarımsal
alan kullanılmaz halde ve 3.5 milyon kişi halen bu topraklarda yaşıyor.
8. Sakat doğumlar ve büyüme
bozuklukları Ukrayna'da % 230, Belarus'ta % 180 arttı.
9. 380 bin çocukta kan kanseri,
troid sorunları ve anemi saptandı.
10. 7.1 milyon insanın gelecekte ciddi sağlık sorunları yaşayacağı
bekleniyor..
Nükleer enerjinin taşıdığı bir riskin,
yani bazı yüreği genişlerce "teknik ilerledi merak etme sen
!" diye hala önemsenmeyen "olasılığın !" çarpıcı
sonuçları.. Bir insanlık dramı !.. Hala cesaretleri ve bu tehlikeye
gözlerini kırpmadan atabilecek çocukları olduğuna inanmak istemiyorum.
"Diyelim ki gelişmiş bir nükleer
santralde riskin sıfır olduğu söyleniyor. Yani çok güvenli !.. Risk
hesaplarının da insan kurgusu olduğu ve varsayımlara dayandığını
herhalde herkes kabul eder. Bu varsayımlar, en gelişmiş insan beyninin
şu an için düşünebildiği olasılıklardır. Yaşam ise dinamik bir süreçtir,
ona bağlı olasılıklar da.. Bugün düşünüp varsaydıklarımıza yarın
yenileri eklenir. "Tüh düşünemedik !" demek yerine daha
pahalı olduğu çok tartışılır ve sosyal maliyet riski hiç taşımayan
alternatifleri denemek daha doğru olmaz mı ?..
Batının geçirdiği süreçleri yeniden
yaşamak yerine, kazanılan deneyimlere kulak verip kendi mantığımızla
doğru yöne yelken açmalıyız. " diyor Çiğdem BAYKAL..
3.6. FİZYON VE FÜZYON ENERJİSİ
"Nükleer güç" sendromunun
etkisinin azaldığı günümüzde olsa olsa bilimsel amaçlı nükleer çalışmalara
izin verilebilir. O da, uluslararası denetimde ve kontrol edilebilir
ölçülerde kaldığı sürece !..
Fisyon ya da fizyon büyük atom numaralı
kararlı ve de radyoaktif çekirdeklerin daha küçük çekirdeklere bölünmesidir.
Bu bölünme yöntemi, nükleer enerji santrallerinin çalışma prensibidir.
Yani üzerinde kıyametler koparılan tartışmalı konu !.. Bu sorunlara
rağmen yöntemin, bilimsel araştırma ve iyileştirme çalışmalarının
sürdürülmesi gerekir.
Füzyon ya da füsyon(Kaynaşma) ise,
küçük atom numaralı çekirdeklerin birleşerek daha büyük atom numaralı
çekirdekler oluşturmasıdır. Her iki durumda da, parçalanma veya
birleşme sırasında "kütle kaybı" enerjiye dönüşmektedir.
Füzyon'da, yoğunluklu olarak hidrojenin bir izotopu olan Trityum
üzerinde duruluyor. Güneş'in enerji kaynağı olan trityum..
Bu alandaki bilimsel çalışmaların
önü açıktır ve açık olmalıdır. Bilim adamları günün birinde, sakıncaları
giderilmiş yepyeni bir enerji elde etme olanağı ile karşımıza çıkabilirler.
Bunu şimdiden fanatik biçimde reddetmek ve araştırmaların önünü
kesmek de haksızlık olur..
"Nükleer teknolojiye dayalı elektrik
üretimi dünyanın terk ettiği bir teknoloji mi ?" diye soruyor
Prof.Dr. Ertuğrul YÖRÜKOĞULLARI ve devam ediyor; "Yoksa nükleer
teknoloji bir ''Rönesans'' mı geçirmektedir? Olaya bir fizikçi olarak
baktığımda, enerji üretilmesinin söz konusu olmadığı, ancak
bir enerji türünün diğerine dönüşmesinin mümkün olduğunu söyleyebiliriz.
Dünya nüfusu ile birlikte artan refah seviyesinin getirdiği enerji
artışı ancak nükleer enerjinin devrede tutulmasıyla mümkün gözükmektedir.
2050 yılı için yapılan tahminler bu görüşü doğrulamaktadır. Bütün
enerji kaynaklarının çevre kirliliği oluşturduğunu unutmamak gerekir.
Her enerji kaynağı gibi atık sorunu nükleer enerjinin de caydırıcı
yönü. Ama bu sorun çözülemeyecek bir sorun da değil. Nükleer enerji
Türkiye açısından şu yönden de önemli. Bilindiği gibi, dünya Toryum
rezervinin büyük bir kısmı yurdumuzda. Toryum yakan reaktörlerin
gelişmesi yakıt açısından Türkiye'yi ön plana çıkaracak, nükleer
yakıt diye sorunumuz olmayacaktır. Tabii bu arada Füsyon (Kaynaşma)
reaktörleri de gelişimini büyük bir ivmeyle sürdürmektedir. Özetlersem:"Enerji"
kavramı ne kadar iyi bilinirse, bu konudaki sorunları çözmeye yönelik
adımlar o kadar kolay atılır."
Sayın YÖRÜKOĞULLARI'na bu çalışmaya
kattığı değerli fikirleri için teşekkür ederken, birkaç noktayı
üzerinde durulmaya değer buluyorum :
1- Dünya nüfusu ile artan enerji
ihtiyacının giderek düşen bir tempo gösterdiği, 2020 yılında; nüfusun
bugünün iki katı olmasına ve yaşam standardının küresel ölçekte
yükselmesine karşın, enerji tüketiminin 1980'lerdeki seviyesine
yani 11 TW'a düşeceği söylenmektedir. Nükleer sempatizanlarının
elindeki "şiddetle artacak enerji ihtiyacı" tahmini acaba
ne kadar doğrudur ?..
2- "Bütün enerji kaynakları
atık sorunu ve çevre kirliliği riski taşırlar" sözü sadece
genel anlamda doğru gözükebilir. Burada önemli olan taşınabilir
risk ve orandır. Ölümcül bir radyasyon tehlikesi ya da sera gazı
sonucu dünyanın ve üzerinde yaşayan canlıların ömrünü topyekün kısaltmak
ile, rüzgar enerjisinde; bir kuş yuvasını tedirgin etmek gibi önüne
geçilebilir sorunlarla, ya da güneş enerjisinde; sadece panel üretimi
sırasında olabilecek % 1 ler mertebesinde kirlilik olasılığını aynı
kefeye koymak bilimsel bir haksızlık olur.
3- Henüz gelişmesini tamamlamamış
"toryum" reaktörleri için gerekli hammaddeye sahip olmamız
sevindiricidir. Dönüşümsüz de olsa, hammaddesi mevcut diye bu reaktörlere,
ya da sonuçları henüz yeterince tartışılmamış "füzyon"
reaktörlerine bel bağlamak ne derece sağlıklı olur ?..
4- Yıllardır ölümcül risklerinden
arındırılamamış klasik reaktörleri bütün dünya ciddiyetle tartışırken,
hammaddesinden başka elimizde net bulgu olmayan bu yeni enerji elde
etme metoduna ne kadar
güvenebiliriz ?.. İnsan hayatı bu gibi deneme yanılma riskleri taşıyan
yöntemlere ve "merak etme sen, daha iyi olacak !" temennilerine
kolayca teslim edilebilir mi ?..1.6.1 ATIKLAR bölümünde;."kamu
sağlığı söz konusu olduğunda, tüm yeni bulgu ve yöntemler "zararsızlığı
kanıtlanana kadar şüphelidir" diyor Doçent Dr. Yağmur DENİZHAN
5-
Daha iyi ve sağlıklı bir gelecek vaat eden tüm çalışmalar, yanlışlardan
alınan derslerle olgunlaşır. Bilimselliğin temel başarılarından
birisi, çeşitli nedenlerle çürütülen bir teoremin ya da yöntemin
derhal bilimsel çöplüğe terk edilebilmesinde yatar.Belki biraz daha
ileri giderek; bilimin sadece kendi doğruları üzerinde değil, fark
edilebilen yanlışlar sayesinde hızla yol aldığını söylemek yanlış
olmaz..
Gerçek bilim adamlarına, bağnazlıkla
dünkü yanlışlara değil, geleceğin doğrularına sahip çıkmak yakışır..
Ve geleceğin bulguları, ancak yaşamsal risk taşımadıkları anlaşıldığı
gün hayatımıza katılmaya hak kazanırlar. Bence "enerji"
kavramını iyi bilmek, her zaman "önemli" olacak fakat
öncelikle "insan hayatının değerini" bilmeksizin "faydalı"
bilgi olmayacaktır...
Devam ediyor...
<1> -
<2>
- <3> -
<4>
-
<5> -
<6>
|