|
1. BÖLÜM
ENERJİYE GENEL BAKIŞ
BU ÇALIŞMANIN AMACI
"Neler yapılabilir ?" sorusunun
cevabını araştırmak, ilk amacım. Ümit ediyorum ki burada, enerji
üretilme biçimlerini kısaca tanıma fırsatı da bulacağız. Bu arada,
ilk kez duyduğumuz, ya da bize öğretilmeye çalışıldığı gibi olmadığını
fark ettiğimiz enerji elde etme yöntemlerini keşfedeceğiz. Genellikle
bizim dışında bırakıldığımız kararlarla saptanan, pazarlıklarla
belirlenen enerji politikamızın hal ve gidişini gözden geçireceğiz.
Sonunda sanıyorum ki; "ülkemiz"
ve daha geniş anlamda "insanlık" adına doğruları sezmemize
yardımcı olacak karşılaştırmaları inceleyip, tüm kaynakların faydasını,
zararını yan yana koyabilecek ve doğru bir "enerji yönetimi"
için doğru düşünceler üretebileceğiz..
Buna benzer çalışmalar kendi konusunda
ne ilk ne de son olma iddiası taşıyabilirler. Araştırmalar ve bulgular
açısından tavanı olmayan, gelişmeye açık denemeler olmak zorundadırlar.
Kullanılan karşılaştırma değerleri de daima tartışmalara açık olacaktır.
Burada önemli olan, henüz kendi aralarında bile rakamsal ve teknik
boyutta uzlaşamamış çeşitli enerji uzmanlarına en doğru laboratuar
ölçümlerini sunmak değildir. Önemli olan herkesi genel bir değerlendirme
yapmaya davet etmektir. Bir konuyu, maalesef çoğu zaman yaptığımız
gibi tek yönlü ve yanlı inceleyip kamuoyuna sunmak yerine, sağlıklı
ve doğru değerlendirmeler için, üzerinde tartışmamız gereken diğer
boyutlara da dikkati çekmektir.
Özetle; "enerji" sorunlarını,
politik, bürokratik ve son zamanların medyatik platformundan bilimsel
bakışa indirerek "gerçek yüzü ile" ilgililerin ve Anayasal
öğrenme hakkı olan vatandaşlarımızın bilgisine sunmaktır.
Tarafsız kalma gayreti içinde iken,
çarpıcı rakamsal boyutlarla, göz ardı edilen insani ve ulusal değerler
karşısında yorumlarımın kişisellik ve duygusallık dozu arttığında,
anlayışla karşılanmayı ümit ediyorum !..
1.1. ENERJİNİN TARİHİ
1.1.1. ÖNCE BİR SENARYO
Think Quest Team'in hazırladığı, enerjiye
ilişkin bütün konuların tartışıldığı "Energy Matters"
adlı internet sitesinde söze şöyle bir senaryo ile başlanıyor.
( Sonunda başka bir film olacak bizimki ama, sanırım çarpıcı final
farklı olamayacak !.. )
Bir sabah günün ilk ışıkları ile uyanıyorsunuz
ve evin iyice soğuduğunu hissediyorsunuz. Kaloriferin çalışmadığı
anlaşılıyor.. Buzdolabının kapısını açıyorsunuz. Işığının yanmadığını
ve yiyeceklerin bozulmaya başladığını fark ediyorsunuz. "Arızalandı
mı acaba ?" diye düşünüyorsunuz.. Kapıcının zile basıp kaç
ekmek alacağını sorması gerekirdi. Yoksa zil de mi çalmıyor diye
merak ederken elektriklerin kesildiğini anlıyorsunuz. Demek ki zili
kimse
çalamadı !. Elektrik arızasını bildirmek için telefona sarılıyorsunuz.
Hiç ses yok !. O da çalışmıyor. Anlaşılan santralın da enerjisi
kesilmiş.. Arabanıza binip işe gitmek istiyorsunuz. Araba da çalışmıyor.
Çünkü benzini yok.. 100 m ilerdeki benzin istasyonuna elinizde bidonla
gidiyorsunuz. Fakat o da ne ! kocaman bir yazı var: "Benzin
satamıyoruz. Pompaları çalıştıracak elektrik de yok, satacak benzin
de yok. Çünkü artık hepsi bitti !"
"Bilim kurgu !" gibi fantastik
görünen yukarıdaki olaylar, aslında bence "insan kurgu !"
ve son derece gerçekçi.. Yani bu gidişle bir gün, sabahın ilk ışıkları
ile kalktığınızda yaşayabileceğimiz bir serüven.. Sonundan başlayan
filmleri izlerken akla takılan "buraya nasıl gelindi ?"
sorusu, dilerim bu belgeselin sonuna kadar ilginizi ayakta tutar
!.. Stephan HAWKING gibi bilim adamlarının bu film için çok daha
ümitsiz senaryolar yazdıklarını, bu gidişle dünyaya en çok 800 yıl
ömür biçtiklerini duymuşsunuzdur.. Gerçekten, önlenemez bir "kıyamet"
yolculuğu mudur bu ? Yoksa aklın ve sağduyunun gücü, hüzünlü finali
değiştirebilecek midir ?..
1.1.2. TARİHSEL SÜREÇ
Sanırım her araştırmada olduğu gibi,
gidebildiğimiz kadar gerilere uzanıp, bizi bu güne getiren olaylara
kuşbakışı göz atmanın yararı olacaktır..
Tarih öncesi dönemlerde, insan enerjisinin
yetmediği eylemler için dış kaynak olarak, ilkin hayvanların enerjisi
kullanıldı. Bu alışkanlık çağlar boyu o kadar kökleşti ki, elektrikli
motorların bile beygir gücü ile ölçülmesi mantıklı geldi insanlara..
Ateşi, yaklaşık 1 milyon yıl önce kontrol altına alan insan, hala
kullanıyor.. Onu önce, korktuğu hayvanlardan korunmak için kullandı.
Sonra enerji gücünü fark etti. Daha sonra rüzgarın itici gücünü
keşfetti. Yeryüzündeki sıcak ve soğuk alanlar arasında oluşan basınç
farklarından doğan hava akımları demek olan rüzgarı, 3200 yıl önce
yelken kullanarak, iş yapan enerjiye dönüştürdü.
Elektrik ile gündeme giren manyetik
alanların çekim gücü ise, çok daha eskiden, nerede ise 5000 yıl
önce Çin'de bulunmuştu. Demir objelerin toplanmasında ve daima kuzeyi
gösteren alet, yani pusula niyetine kullanılıyordu.
Manyetik alan özelliğinin yer bulduğu
elektrik ise, Yunanlı THALES tarafından ancak 2500 yıl önce keşfedildi
sayılır. Sayılır diyorum çünkü yapılan şey; ambere sürtülen kürkün
statik elektrik özelliği kazanması, bazı tüyleri ve hafif objeleri
kendisine çekmesi idi..
Kömür, Çin'de bulunalı 3000 yıl oldu.
Batı dünyası ise bulunuşundan 1275 yıl sonra Marko Polo sayesinde
onunla tanıştı.. Yavaş yanıyor ve odundan iyi ısı veriyordu. Hala
kullanılmakta.. Belki, kaynaklar tükenene kadar da kullanılacak..
1600'ler : Hollanda, Avrupa'da
kömürü ilk bulan ülke olarak uzun süre bu ürünü dış ülkelere de
sattı. Ardından İngiltere kendi kömürünü çıkarttı ve yine isteyenlere
sattı. Bu yüzyılda, güneş enerjisinin, camla örtülü bir mekanda
daha yüksek ısı oluşturduğu keşfedildi ve ilk limonluklar ya da
seralar, evlerin hemen yanında, mekanı daha iyi ısıtmak ve bitki
yetiştirmek amacı ile kullanılmaya başladı.
1700'ler : İngiltere, kömürünü
ve ormanları enerji amaçlı olarak kıyasıya kullanıyordu. Kömür,
buharlı makineler yüzünden tercih ediliyordu. Bu makinenin icadı
da zaten kömür yüzünden olmuştu. Madenlere dolan suyu pompalamak
için 1710 yılında buharlı otomobil motorunun ağababası olan makineyi
yaptı İngiliz'ler.. 1770'de James Watt geliştirdi ve endüstriyel
bir güç haline getirdi.
1800'ler : Hızlı endüstri değişimi
İngiltere'de başladı ve Avrupa ile Kuzey Amerika'ya yayıldı. Enerjiye
ihtiyaç gösteren, tekstil ve mobilya üretimi gibi sektörlerin güçlenmesi
ile bütün dünyaya ulaştı. 1804'de ilk buharlı lokomotif, 1807'de
ilk buharlı gemi çalışmaya başladı. Gelişimin doğal sonucu olarak,
daha çok makine fakat daha ucuz enerji arayışları başladı. Kömür
yaygınlaştı fakat bilim adamları sıvı yakıt kullanmanın daha doğru
olacağını düşünmeye başladı. Elektrik üretimi için kömüre alternatif
olarak, hidroelektrik, güneş ve jeotermal kaynaklar gündeme geldi..
1839 da, Edmond BECQUAREL tarafından
güneş ışığının elektrik üretebildiği fark edildi. Güneş enerjisi
ilk kez, Fransa'da 1860'da kullanılmaya başladı. Cam kapaklı, demir
gövdeli, yansıtıcı yüzeyli kolektörler suyu ısıtmak için kullanılmaya
başladı. Hatta küçük bir buhar makinesine buhar üretmeyi bile becerdiler.
Yüzyılın sonlarında Jeotermal kaynaklar,
ısıtma ağırlıklı olarak ve yel değirmenleri ile birlikte elektrik
üretimi amaçlı kullanılmaya başladı.
Amerika, Pansilvanya'da petrol bulundu
ve havagazı, benzin, fuel-oil gibi yan ürünleri ile tüm alanlarda
yerini aldı. İçten yanmalı motorların bulunması ile petrol çok daha
önem kazandı..
1900'lar : Daimler-Benz ilk
otomobili yaptı, Ford seri üretime geçti, Wright kardeşler uçmayı
başardı. Süratli taşımacılık petrol tüketimini hızlandırdı.. Bu
arada 1914 de İstanbul, elektrikle tanıştı..
Fosil yakıtların çevreye zararları
yüzyılın ortalarından itibaren bizi, "alternatif" dediğimiz
farklı arayışlara yöneltti. Bunlar uzun süredir biliniyordu fakat
yaygınlaşma fırsatı bulamamışlardı.. Nükleer enerji, etkileyici
bir güçtü fakat önlenemeyen radyasyon etkisi yıkıcı sonuçlar doğuruyordu..
Aralık 1973 krizi, önce Amerikan
petrol şirketlerinde ve ardından halkta paniğe yol açtı. İsrail-Arap
çatışmasının sonunda batıyı cezalandırma yöntemi olarak Arap'lar
tarafından uygulanan petrol ambargosu ile benzin fiyatları fırladı
ve bütün dünyada kuyruklar başladı. İran devrimi ve Irak'ın Kuveyt'
i işgali de fiyatları etkiledi ve yeni krizlere neden oldu. Petrol
fiyatları hala güçlü bir ekonomik parametre..
2000'ler : Alternatif arayışları,
bir bölgeye ya da bir kaynağa bağlı olmayan yenilenebilir enerji
kaynağı arayışları, büyük bir ivme kazandı..
Bütün ülkeler bundan nasibini aldı
mı ? Biz bu gidişin neresindeydik ? Ne yapabilirdik ? Ne kadarını
yaptık ? Kaynakların gerçek ölçüleri ve bedelleri nelerdir ? Bu
sorular; 2000 yılının temel tartışmaları idi. Fakat sanırım cevapları;
kapalı kapılar ardında uzman sohbetlerini aşıp halkın bilgisine
ulaşamadı ve yeterince irdelenemedi. Bu yüzden belgeselin temel
amaçlarından biri "bu çalışmanın amacı" bölümünde de açıklamaya
çalıştığım gibi, uzman belgelerini herkesin anlayacağı sadelikte
halkımızın görüşüne açmaktır. Çalışmamıza katkıda bulunan tüm bilgi
sahibi kişilerin ortak kanısı şudur ki; bu yaklaşım, vatandaşın
bilgilenme hakkına saygının gereğidir..
1.2. ENERJİ VE DÜNYA EKONOMİSİ
1970'li yılların petrol krizi, sanırım
kriz olmaktan çok, çevre sorunlarının ve alternatif enerji kaynaklarının
sorgulanmaya başlandığı "bilinç miladı" olarak tarihe
geçecektir. Belki de "enerji devrimine yakılan yeşil ışık"
olarak anılacaktır.
"Odunun, yani biyokütlenin başat
enerji kaynağı olarak kullanımı 19.yüzyılın ortalarına dek yaklaşık
bir milyon yıl boyunca sürmüş, ve 1850'lerde yerini kömüre bırakmak
zorunda kalmıştır. Kömür ise egemenliğini ancak bir yüzyıl sürdürebilmiş
ve 1950'lerde sahneyi petrole devretmek zorunda kalmıştır. Bu yıllar,
petrol bağımlılığının uç noktalarına ulaştığı bir dönem olmuştur.
Yaygın kullanımı hala sürse de, 1973 petrol krizi ile birlikte alternatif,
yani dönüşümlü ve temiz enerji kaynakları ve enerjinin verimli kullanımı,
içinde bulunduğumuz döneme damgasını vurmuştur.1980'li yıllar; gelişmiş
ülkelerin, daha fazla enerji temininden daha verimli enerji kullanımı
stratejisine geçiş dönemi olmuştur."
Avrupa Güneş Enerjisi Birliği "Eurosolar" Başkanı Hermann
SCHEER'in tanımlamasına göre "Ekolojinin bilincinde olmadığımız
sürece uygarlığımız kendi geleceğini garanti altına alamayacaktır.
Yerkürenin yalnızca birkaç yerinde görülen hammaddelerin tüketilmesi
ile, bunlara hayati denecek derecede bağımlılık doğar. Bu malzemelerin
miktarlarındaki sınırlılık ise ekonomik ve politik buhranlara yol
açar."
"Bu yüzden enerji üretiminde
özel ve bölgesel değil evrensel kaynaklara yönelmek, insanlığın
geleceği açısından en doğru karardır."
İktisatçı ve sosyolog, 1999 Alternatif
Nobel ödülü sahibi ve aynı zamanda Almanya Federal Parlamento üyesi
olan Scheer'in saptamasına göre; "Enerji biçimleri ve üretim
yöntemleri, tarih boyunca sanayi ve ekonominin belirleyici başat
faktörü olmuştur." Bir başka deyişle enerji tarihi ile ekonomi
tarihi daima eşzamanlı ve eşgüdümlü yaşanmıştır.
İlk sanayi merkezlerinin kurulduğu yerler, ilk buhar makinelerinin
enerji kaynağı olan taşkömürü havzaları idi. Almanya'da Ruhr, İngiltere'nin
büyük çoğunluğu, Fransa'nın kuzeyinde Silezya ve Amerikanın orta
batısı buna örnektir. Fosil kaynaklara bağımlı hale gelen sanayi,
yerel olanaklar yetersiz kalınca yabancı ülke kaynaklarının transferi
ile, ilk "global şirketler" olan enerji yatırımcılarını
doğurdu. Bu şirketler arasında, taşkömüründen başlayıp, petrol,
doğalgaz ve nükleer yakıtlara kadar olan yelpazedeki güç savaşı
halen sürmektedir. Kapitalizmin vahşi yüzü diyebileceğimiz bu acımasız
pay savaşının temelinde "enerji" yatmaktadır.
1.3. ENERJİNİN OLUŞUM SÜRECİ
1.3.1. KAYNAKLAR
"Enerji kaynaklarını iki ana
gruba ayırmak mümkün :
1-.Kömür, petrol, doğalgaz,
uranyum gibi kaynak sorunu olan fosil veya madensel "sınırlı
kaynaklar",
2-.Su, rüzgar, güneş ya da bitkisel
kökenli, yani kaynak sorunu olmayan dönüşümlü ve "sınırsız
....kaynaklar". Bunlara "alternatif"
veya "yenilenebilir" temiz kaynaklar da diyoruz.."
1.3.2. YAKITLAR
"İki gruptaki kaynaklar da belirli
bir teknoloji kullanılarak sıvı, gaz, elektrik, ışınım gibi "yakıt"
haline gelirler."
1.3.3. REAKSİYON
"Ve yapılarına uygun reaksiyonlar
sonucu "enerji"ye dönüşürler.."
1.3.4. ATIKLAR
"Fosil yakıtlardan bu dönüşüm
ve iş eldesi sırasında bir yandan da CO2, CO, NO2, H20, S02 gibi
gaz atıklar, buhar, is ve küller açığa çıkar. Nükleer yakıtlardan
ise radyasyon yayan kanserojen atıklar..
İkinci grup kaynakların atıkları,
ya ihmal edilecek kadar küçüktür ya da toksik etkisi olmayan ve
genellikle sera gazı doğurmayacak özelliktedir."
1.3.5. DEPOLAMA
"İki grubun da enerji biçimleri,
belirli koşullara bağlı olarak uygun depolarda, akümülatörlerde,
ısı depolayan sıvı ya da katı malzemelerde, daha sonra kullanmak
üzere saklanabilir. Veya çağdaş bir yakıt olmaya aday hidrojene
çevrilip depolanabilir."
1.3.6. İŞ
"Bütün bu işlemlerin amacı; ısı
pompası, motor, jeneratör gibi dönüştürücülerle enerjiyi gereken
yerde ısıya, ışığa, harekete dönüştürüp "iş" yani fayda
elde etmektir.." diyor Makine Mühendisi Mehmet BURSA
1.4. ÜÇ TEMEL UNSUR
Anlaşılmaktadır ki; bu güne kadar
fosil kaynaklara bağımlı olan dünya ekonomisi, bundan böyle üç temel
unsurun etkisi altında olacaktır. :
1.4.1. KAYNAKLAR VE KAPASİTELER
:
Günümüzün yıllık tüketiminden yola
çıktığımızda dünya enerjisinin % 40'ını temin eden fosil yakıtlardan
"petrolün 42, doğal gazın 62 ve kömürün 224 yıl içinde tükenmeye
başlayacağı bilinmektedir." Bu yüzden orta vadede petrol fiyatının
sürekli artması ile bir ekonomik krizin doğma tehlikesi gün geçtikçe
artmaktadır. Bu politik gerginlikler her an enerji savaşlarına yol
açabilecektir. Bu ihtimalin en kuvvetli delili olarak, 1991 de Nato
ittifakı yeni stratejisini şöyle
belirlemiştir; "gelecekteki görevimiz; dünya çapındaki hammadde
kaynaklarından yararlanmanın emniyet altına alınmasıdır !."
Rusya'nın havlu atmasından sonra bu
karar ile işsiz kalmaktan kurtulan "Nato", böylece, kendisini
oluşturan orduların beslenmesi için gereken korkunç bütçeye de kendince
bir kulp bulmuştur..
Mevcut düzenin korunmasını sürdüren
"saadet zincirinin" enerji tabanlı olduğunu fark etmeliyiz.
Bu bilinçle elde edeceğimiz kazancın, enerjiyi diğer konulardan
soyutlayarak basit tasarruf tedbirleri ile ulaştığımız rakamların
çok ötesinde olacağını artık görmeliyiz. Gereksinim kalmadığında,
orduya ayrılan bütçenin sadece yarısının bile eğitime ve sağlığa
yönlendirilmesinin yaratacağı olanakları düşünmek, mutluluk sınırlarımızı
zorlayacaktır..
1.4.2. EKOLOJİK ETKİLEŞİM :
Sadece 1999 da gündeme gelen 700 büyük
ekolojik felaketin büyük çoğunluğu, enerji atık ve artıkları nedeni
iledir. Bu ekolojik yıkımlar her zaman ekonomik musibetleri de beraberinde
getirmiştir. Fosil kaynakların tükenmeyeceğini düşünsek bile, bu
kaynakların sadece enerjiye dönüşümü sırasındaki artık ve atıkların,
insanların hayati ihtiyaç dayanaklarını tehlikeye düşürdüğünü görmemek
mümkün değildir.
1.4.3. MERKEZİ VE DÖNÜŞÜMSÜZ YA
DA EVRENSEL VE DÖNÜŞÜMLÜ OLMAK :
Fosil kaynaklar ve nükleer yakıtlar,
dünyanın yalnızca belirli yerlerinde bulunmaktadır. Küresel bir
sanayi zinciri içinde üretilmektedirler. Üretim; "merkezi"
fakat tüketim; "gayrı merkezidir". Bu endüstrinin altyapısı,
şirket şekilleri, stokları, nakliyesi, dönüştürülmesi ve dağıtım
biçimi insanlığı iktisadi bir prangaya vurmuştur. Bu küresel stokları
işleyen sanayi daima, merkezileşme ve monopolleşme baskısı altında
olmuştur.
1.5. SERA ETKİSİ
Atmosfere yolladığımız atıkların,
yoğunluk kazandığında dünyayı örten bir sera naylonu ya da camı
gibi işlev gördüğünü ve bu "sera etkisi" dediğimiz, SOx
, NOx ve CO2 gibi atıkların yol açtığı etki sonucu havaların ısınmaya
başladığını duymayan kalmamıştır sanırım. 12 yıl önce imzalanan
uluslararası anlaşmalarla, küresel sera gazı yoğunluğunun tehlikesiz
düzeyde tutulması denetlenmeye başlamıştır.. "Yapılan araştırmalarda
sera etkisinin oluşmasında % 46 enerji biçimleri, % 24 sanayi, %
18 orman yangınları, % 9 tarım, % 3 de diğer kaynakların etkisi
saptanmıştır." ( 2-11 ) Orman yangınlarının büyük çoğunluğuna
da insanların neden olduğu düşünülürse aşağıdaki saptamanın haklılığı
ortaya çıkmaktadır.
Enerji elde etme biçimleri açısından
sera gazı emisyonları "U.S. Department of Energy" stratejik
planı raporuna göre aşağıdaki gibidir :
 |
"Yeryüzünün
son yirmi yıldaki ısınmasının
%95 olasılıkla nedeni doğa değil insanlardır." Bunu söyleyen
Alman Max-Planck Enstitüsü Meteoroloji Merkezi eski müdürü
Klaus HASSELMANN. "Bilimde bunun aksini savunan, ciddiye
alınacak bir görüş kalmamıştır." Bunu söyleyen de ; Potsdamm
İklim Enstitüsünden Manfred STOCK
|
"Tüketilen enerjinin şimdiden
sadece % 1'ini her yıl temiz kaynaklardan sağlasak, iklimler kabul
edilebilir ölçülerde seyredecektir. İklim değişikliğine en fazla
neden olan sanayi ülkeleri, yoksul ülkelerin güneş enerjisinden
yararlanması için yatırım yapmalıdırlar." Bunu da aynı enstitünün
müdürü Hans Joachim SCHELLNHUBER dile getiriyor.
Kendi canlarını kurtarmanın, bizimkileri
kurtarmaktan geçtiğini anlayan batının uzattığı zoraki yardım elini
ve tavsiyelerini geri çevirmek mümkün. "Kendin ettin kendin
buldun, ne halin varsa gör !" demek, onlara ceza vermek olacak
belki ama bu kez olası sonuçlardan biz de kurtulamayacağız.
Globalleşme denen yeni kavram, bence
iklim konusunda tam yerini buluyor. Çünkü iklim; doğası gereği global
bir oluşum. Hiçbir ülkenin sonsuza kadar yapay bir şemsiyenin altına
gizlenme şansı yok.. Dünyada iklimsel ne olursa hepimizi hemen etkiliyor.
Ancak el ele verirsek etkin sonuçlar alırız. Ve bence mecburiyetten
de olsa batının uzattığı eli dostça fakat bilimsel bir duyarlılıkla
tutmalıyız. Hatta onların bu zaafından istifade ederek, ülkemiz
lehine, bu konularda teknolojik gelişmeye yol açacak akıllıca taleplerde
bulunmalıyız. Bu yaklaşımı, batının tarihsel yanılgısına karşılık
şovenist ölçekte bir başka yanlış olarak yargılamak doğru olmaz.
Çünkü sonuçlarından tüm insanlığın kurtuluşuna yönelik yararlar
doğacaktır..
TEDAŞ'ın üst düzey yetkilileri bu
iklim değişikliğinin bize ilk etkisini bakın nasıl dile getiriyorlar
: "İklim koşulları son yıllardaki gibi sürerse, ülkemizde klima
kullanımı için her yıl 540 milyon kWh ilave enerji talebinin ortaya
çıkması beklenmektedir". Bu rakam; global etkinin sonuçlarından
küçük ölçekte sadece "bir" tanesidir ve evlerdeki toplam
tüketimin % 4 artması demektir. Sera etkisini ne kadar ciddiye almamız
gerektiği, sanırım bu rakamsal boyutu ile teknokratlarımızın hayli
dikkati çekmiştir..
1.6. KÜRESEL DEĞİŞİKLİKLER
1.6.1. ATIKLAR
Fosil yakıtlar atmosfere en çok zarar
veren enerji kaynaklarıdır. Yaklaşık olarak yılda toplam 25 milyar
ton CO2, CO, SO, NOx, O2, is ve kül çıkarmaktadırlar. Bu maddeler
önce hava kirliliğine sonra asit yağmurlarına ve asit dumanına sebep
olur. Araştırmacılar; okyanusların 60m derinliğe kadar olan kısımlarında
asit seviyesinin giderek artmakta olduğunu ve bir süre sonra balık
ve su bitkileri için yaşanamayacak bir ortam oluşturacağını söylemektedirler.
Bu asit yağmurları aynı zamanda tarım alanlarını ve şehirleri de
tehdit etmekte, korozyona da neden olduğundan, çelik konstrüksiyonlar
başta olmak üzere tüm binalara ve tarihi eserlere zarar vermektedir.
Atmosferdeki bu değişikliler sonucu
canlı organizmanın oluşturduğu biyosfer tahrip olur ve zehirlenir.
Son günlerde Yatağan termik santralının süresiz olarak kapatılmasının
nedeni bu atıkların insan sağlığı açısından tehlikeli boyutlara
ulaşmış olmasıdır.
Kirletici maddelerin insan sağlığı
üzerine etkileri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.
|
CO
|
Karbon Monoksit
|
Kalp hastalığı,
çarpıntı, Metabolizmaya etki
|
|
SOx
|
Kükürt türevleri
|
Akut nefes
darlığı
|
|
NOx
|
Sodyum türevleri
|
Kronik nefes
darlığı, bronşit
|
|
xO2
|
Oksitler
|
Akut astım
ve allerjik nefes hastalıkları
|
|
|
Hirdokarbonlar
|
Kanser
|
|
PbxOx
|
Duman ve Kurşun
|
Doku tahribatı,
Alyuvar Kanseri, Kemik İliği Kanseri
|
Üzücüdür ki artık çocuklarımızın kan
hücrelerinde görülen kurşun miktarı, benzindeki kurşun oranına yaklaşmıştır.
Uzun süreli teneffüs edilen benzin buharı beyin üzerinde tahribat
yapmaktadır. Fosil yakıt nedeni ile ölümlerin bedeli kişi başına
200.000 dolar olmak üzere yılda 56.000 kişi ortalama hesabı ile
112 milyar doları bulmaktadır. Tüm sağlık harcamalarının yaklaşık
% 10 luk kısmı sadece hava kirliliğinden kaynaklanan hastalıkların
tedavisinde kullanılmaktadır.
Genel olarak eleştirilen, "paranın
tüm değerlerin önüne geçme olasılığı" halinde bile, yukarıdaki
mali tablonun birilerini sarsıp hiç değilse maddi kayıplar adına
etkin önlemler alması beklenir doğrusu..
"Genelde her tür çevre kirliliği konusunda, devletlerin, şirketlerin
ve özellikle bilim adamlarının yaklaşımları çok düşündürücüdür.
En yumuşak dille ifade etsek bile, bilim adamları herhangi bir şeyin
"sağlığa zararlı" olduğunu açıkça ifade etmek için %100
kanıt bulmayı bekliyorlar. %100 kanıt nasıl bir şeydir ? Böyle bir
kesin kanıt hiçbir zaman söz konusu olamayacağı için, asla herhangi
bir şeyin "zararlı" olduğunu ilan etme sorumluluğunu üstlenmiyorlar.
Şirketler ve devletler de bilim adamlarının bu çekingenliğini kullanarak,
sıradan bir sağduyuyla bile fark edilebilen gerçekleri, "bilimsel
olarak kanıtlanmamış" kategorisine sokup rahatça göz ardı edebiliyorlar.
Zararı kanıtlanmamış madde ve uygulamaları, "suçu ispatlanana
kadar suçsuzdur" prensibine dayanarak aklıyorlar. Halbuki kamu
sağlığı söz konusu olduğunda, bu prensibin "zararsızlığı kanıtlanana
kadar şüphelidir" şeklinde değiştirilmesi gerektiği kanısındayım.
Bu basit prensip, sağduyu sahibi her insanın, hatta her canlının,
kendi yaşamında uyguladığı bir yöntemdir. Eğer böyle olmasaydı,
örneğin insanlar, her önüne geleni tatmaya kalksalardı, hayatta
kalma şansları önemli ölçüde azalırdı. Hukukun bu kadar temel bir
prensibi göz ardı ediyor olması, gerçekten iyi niyetle açıklanabilir
gibi değil.." diyor Doçent Dr. Yağmur DENİZHAN.
Sağlığa etkisi olumsuz yönde çeşitli
maddelerin kabul edilebilir kritik miktarlarında ve radyasyon ölçeği
bekarel ölçülerinde izin verilen en üst sınırın yıllar boyunca,
insan hayatına duyulan saygı ve hassasiyetin gereği olarak daha
düşük seviyelere inmesi beklenirken, tersine sürekli yükselmesi
de DENİZHAN'ın açıkladığı "anlaşılmaz bilimsel korkaklığın
ya da ikiyüzlülüğün" delilidir.
1.6.2. ÇEVRE ETİĞİ
"20. yüzyıl, kendi yarattığı
ekolojik sorunların üstesinden gelemedi. İklim değişikliği ve türlerin
yok olması sürüyor. Bir felakete mi sürükleniyoruz, yoksa gezegenimizin
kurtuluş çareleri var mı ? Acaba; politik, toplumsal ve ekonomik
yaklaşımların yanında yeni bir "çevre etiğine" mi ihtiyacımız
var ?..
Peki bu "etik" denen şey
nedir ?. Etik; kolektif bağlayıcı kararlar alamaz, hukuki yaptırım
taşıyamaz, kişisel menfaatlere destek çıkmaz, pratik çözümler öneremez,
politik değişim sağlayamaz... Peki o zaman neye yarar ?.. Belki
de çok daha etkin bir misyon üstlenir ve baskısız gibi görünürken
en ağır toplumsal baskıyı oluşturur.."
Bu düşünceleri dile getiren, Almanya'da,
Çevre Etiği ve Felsefe doktoru olan Prof. Konrad OTT' a göre "kimse
küresel çevre sorunlarını tek başına çözemeyecektir. Çözüm; ancak
yine küresel işbirliği ile bulunabilir ve 21. yüzyılda göğüs gerilecek
en önemli sorun budur !." Bu sorunla baş edebilmek için elimizdeki
en etkin araç; oluşumuna katkıda bulunabileceğimiz "yeni çevre
etiği" yani bu konunun töresi olan "kamusal vicdan"dır..
Devam ediyor...
<1>
-
<2> -
<3>
-
<4> -
<5>
-
<6>
|