1. BÖLÜM
ENERJİYE GENEL BAKIŞ

BU ÇALIŞMANIN AMACI

"Neler yapılabilir ?" sorusunun cevabını araştırmak, ilk amacım. Ümit ediyorum ki burada, enerji üretilme biçimlerini kısaca tanıma fırsatı da bulacağız. Bu arada, ilk kez duyduğumuz, ya da bize öğretilmeye çalışıldığı gibi olmadığını fark ettiğimiz enerji elde etme yöntemlerini keşfedeceğiz. Genellikle bizim dışında bırakıldığımız kararlarla saptanan, pazarlıklarla belirlenen enerji politikamızın hal ve gidişini gözden geçireceğiz.

Sonunda sanıyorum ki; "ülkemiz" ve daha geniş anlamda "insanlık" adına doğruları sezmemize yardımcı olacak karşılaştırmaları inceleyip, tüm kaynakların faydasını, zararını yan yana koyabilecek ve doğru bir "enerji yönetimi" için doğru düşünceler üretebileceğiz..

Buna benzer çalışmalar kendi konusunda ne ilk ne de son olma iddiası taşıyabilirler. Araştırmalar ve bulgular açısından tavanı olmayan, gelişmeye açık denemeler olmak zorundadırlar. Kullanılan karşılaştırma değerleri de daima tartışmalara açık olacaktır. Burada önemli olan, henüz kendi aralarında bile rakamsal ve teknik boyutta uzlaşamamış çeşitli enerji uzmanlarına en doğru laboratuar ölçümlerini sunmak değildir. Önemli olan herkesi genel bir değerlendirme yapmaya davet etmektir. Bir konuyu, maalesef çoğu zaman yaptığımız gibi tek yönlü ve yanlı inceleyip kamuoyuna sunmak yerine, sağlıklı ve doğru değerlendirmeler için, üzerinde tartışmamız gereken diğer boyutlara da dikkati çekmektir.

Özetle; "enerji" sorunlarını, politik, bürokratik ve son zamanların medyatik platformundan bilimsel bakışa indirerek "gerçek yüzü ile" ilgililerin ve Anayasal öğrenme hakkı olan vatandaşlarımızın bilgisine sunmaktır.

Tarafsız kalma gayreti içinde iken, çarpıcı rakamsal boyutlarla, göz ardı edilen insani ve ulusal değerler karşısında yorumlarımın kişisellik ve duygusallık dozu arttığında, anlayışla karşılanmayı ümit ediyorum !..

1.1. ENERJİNİN TARİHİ

1.1.1. ÖNCE BİR SENARYO

Think Quest Team'in hazırladığı, enerjiye ilişkin bütün konuların tartışıldığı "Energy Matters" adlı internet sitesinde söze şöyle bir senaryo ile başlanıyor.
( Sonunda başka bir film olacak bizimki ama, sanırım çarpıcı final farklı olamayacak !.. )

Bir sabah günün ilk ışıkları ile uyanıyorsunuz ve evin iyice soğuduğunu hissediyorsunuz. Kaloriferin çalışmadığı anlaşılıyor.. Buzdolabının kapısını açıyorsunuz. Işığının yanmadığını ve yiyeceklerin bozulmaya başladığını fark ediyorsunuz. "Arızalandı mı acaba ?" diye düşünüyorsunuz.. Kapıcının zile basıp kaç ekmek alacağını sorması gerekirdi. Yoksa zil de mi çalmıyor diye merak ederken elektriklerin kesildiğini anlıyorsunuz. Demek ki zili kimse
çalamadı !. Elektrik arızasını bildirmek için telefona sarılıyorsunuz. Hiç ses yok !. O da çalışmıyor. Anlaşılan santralın da enerjisi kesilmiş.. Arabanıza binip işe gitmek istiyorsunuz. Araba da çalışmıyor. Çünkü benzini yok.. 100 m ilerdeki benzin istasyonuna elinizde bidonla gidiyorsunuz. Fakat o da ne ! kocaman bir yazı var: "Benzin satamıyoruz. Pompaları çalıştıracak elektrik de yok, satacak benzin de yok. Çünkü artık hepsi bitti !"

"Bilim kurgu !" gibi fantastik görünen yukarıdaki olaylar, aslında bence "insan kurgu !" ve son derece gerçekçi.. Yani bu gidişle bir gün, sabahın ilk ışıkları ile kalktığınızda yaşayabileceğimiz bir serüven.. Sonundan başlayan filmleri izlerken akla takılan "buraya nasıl gelindi ?" sorusu, dilerim bu belgeselin sonuna kadar ilginizi ayakta tutar !.. Stephan HAWKING gibi bilim adamlarının bu film için çok daha ümitsiz senaryolar yazdıklarını, bu gidişle dünyaya en çok 800 yıl ömür biçtiklerini duymuşsunuzdur.. Gerçekten, önlenemez bir "kıyamet" yolculuğu mudur bu ? Yoksa aklın ve sağduyunun gücü, hüzünlü finali değiştirebilecek midir ?..

1.1.2. TARİHSEL SÜREÇ

Sanırım her araştırmada olduğu gibi, gidebildiğimiz kadar gerilere uzanıp, bizi bu güne getiren olaylara kuşbakışı göz atmanın yararı olacaktır..

Tarih öncesi dönemlerde, insan enerjisinin yetmediği eylemler için dış kaynak olarak, ilkin hayvanların enerjisi kullanıldı. Bu alışkanlık çağlar boyu o kadar kökleşti ki, elektrikli motorların bile beygir gücü ile ölçülmesi mantıklı geldi insanlara.. Ateşi, yaklaşık 1 milyon yıl önce kontrol altına alan insan, hala kullanıyor.. Onu önce, korktuğu hayvanlardan korunmak için kullandı. Sonra enerji gücünü fark etti. Daha sonra rüzgarın itici gücünü keşfetti. Yeryüzündeki sıcak ve soğuk alanlar arasında oluşan basınç farklarından doğan hava akımları demek olan rüzgarı, 3200 yıl önce yelken kullanarak, iş yapan enerjiye dönüştürdü.

Elektrik ile gündeme giren manyetik alanların çekim gücü ise, çok daha eskiden, nerede ise 5000 yıl önce Çin'de bulunmuştu. Demir objelerin toplanmasında ve daima kuzeyi gösteren alet, yani pusula niyetine kullanılıyordu.

Manyetik alan özelliğinin yer bulduğu elektrik ise, Yunanlı THALES tarafından ancak 2500 yıl önce keşfedildi sayılır. Sayılır diyorum çünkü yapılan şey; ambere sürtülen kürkün statik elektrik özelliği kazanması, bazı tüyleri ve hafif objeleri kendisine çekmesi idi..

Kömür, Çin'de bulunalı 3000 yıl oldu. Batı dünyası ise bulunuşundan 1275 yıl sonra Marko Polo sayesinde onunla tanıştı.. Yavaş yanıyor ve odundan iyi ısı veriyordu. Hala kullanılmakta.. Belki, kaynaklar tükenene kadar da kullanılacak..

1600'ler : Hollanda, Avrupa'da kömürü ilk bulan ülke olarak uzun süre bu ürünü dış ülkelere de sattı. Ardından İngiltere kendi kömürünü çıkarttı ve yine isteyenlere sattı. Bu yüzyılda, güneş enerjisinin, camla örtülü bir mekanda daha yüksek ısı oluşturduğu keşfedildi ve ilk limonluklar ya da seralar, evlerin hemen yanında, mekanı daha iyi ısıtmak ve bitki yetiştirmek amacı ile kullanılmaya başladı.

1700'ler : İngiltere, kömürünü ve ormanları enerji amaçlı olarak kıyasıya kullanıyordu. Kömür, buharlı makineler yüzünden tercih ediliyordu. Bu makinenin icadı da zaten kömür yüzünden olmuştu. Madenlere dolan suyu pompalamak için 1710 yılında buharlı otomobil motorunun ağababası olan makineyi yaptı İngiliz'ler.. 1770'de James Watt geliştirdi ve endüstriyel bir güç haline getirdi.

1800'ler : Hızlı endüstri değişimi İngiltere'de başladı ve Avrupa ile Kuzey Amerika'ya yayıldı. Enerjiye ihtiyaç gösteren, tekstil ve mobilya üretimi gibi sektörlerin güçlenmesi ile bütün dünyaya ulaştı. 1804'de ilk buharlı lokomotif, 1807'de ilk buharlı gemi çalışmaya başladı. Gelişimin doğal sonucu olarak, daha çok makine fakat daha ucuz enerji arayışları başladı. Kömür yaygınlaştı fakat bilim adamları sıvı yakıt kullanmanın daha doğru olacağını düşünmeye başladı. Elektrik üretimi için kömüre alternatif olarak, hidroelektrik, güneş ve jeotermal kaynaklar gündeme geldi..

1839 da, Edmond BECQUAREL tarafından güneş ışığının elektrik üretebildiği fark edildi. Güneş enerjisi ilk kez, Fransa'da 1860'da kullanılmaya başladı. Cam kapaklı, demir gövdeli, yansıtıcı yüzeyli kolektörler suyu ısıtmak için kullanılmaya başladı. Hatta küçük bir buhar makinesine buhar üretmeyi bile becerdiler.

Yüzyılın sonlarında Jeotermal kaynaklar, ısıtma ağırlıklı olarak ve yel değirmenleri ile birlikte elektrik üretimi amaçlı kullanılmaya başladı.

Amerika, Pansilvanya'da petrol bulundu ve havagazı, benzin, fuel-oil gibi yan ürünleri ile tüm alanlarda yerini aldı. İçten yanmalı motorların bulunması ile petrol çok daha önem kazandı..

1900'lar : Daimler-Benz ilk otomobili yaptı, Ford seri üretime geçti, Wright kardeşler uçmayı başardı. Süratli taşımacılık petrol tüketimini hızlandırdı.. Bu arada 1914 de İstanbul, elektrikle tanıştı..

Fosil yakıtların çevreye zararları yüzyılın ortalarından itibaren bizi, "alternatif" dediğimiz farklı arayışlara yöneltti. Bunlar uzun süredir biliniyordu fakat yaygınlaşma fırsatı bulamamışlardı.. Nükleer enerji, etkileyici bir güçtü fakat önlenemeyen radyasyon etkisi yıkıcı sonuçlar doğuruyordu..

Aralık 1973 krizi, önce Amerikan petrol şirketlerinde ve ardından halkta paniğe yol açtı. İsrail-Arap çatışmasının sonunda batıyı cezalandırma yöntemi olarak Arap'lar tarafından uygulanan petrol ambargosu ile benzin fiyatları fırladı ve bütün dünyada kuyruklar başladı. İran devrimi ve Irak'ın Kuveyt' i işgali de fiyatları etkiledi ve yeni krizlere neden oldu. Petrol fiyatları hala güçlü bir ekonomik parametre..

2000'ler : Alternatif arayışları, bir bölgeye ya da bir kaynağa bağlı olmayan yenilenebilir enerji kaynağı arayışları, büyük bir ivme kazandı..

Bütün ülkeler bundan nasibini aldı mı ? Biz bu gidişin neresindeydik ? Ne yapabilirdik ? Ne kadarını
yaptık ? Kaynakların gerçek ölçüleri ve bedelleri nelerdir ? Bu sorular; 2000 yılının temel tartışmaları idi. Fakat sanırım cevapları; kapalı kapılar ardında uzman sohbetlerini aşıp halkın bilgisine ulaşamadı ve yeterince irdelenemedi. Bu yüzden belgeselin temel amaçlarından biri "bu çalışmanın amacı" bölümünde de açıklamaya çalıştığım gibi, uzman belgelerini herkesin anlayacağı sadelikte halkımızın görüşüne açmaktır. Çalışmamıza katkıda bulunan tüm bilgi sahibi kişilerin ortak kanısı şudur ki; bu yaklaşım, vatandaşın bilgilenme hakkına saygının gereğidir..

1.2. ENERJİ VE DÜNYA EKONOMİSİ

1970'li yılların petrol krizi, sanırım kriz olmaktan çok, çevre sorunlarının ve alternatif enerji kaynaklarının sorgulanmaya başlandığı "bilinç miladı" olarak tarihe geçecektir. Belki de "enerji devrimine yakılan yeşil ışık" olarak anılacaktır.

"Odunun, yani biyokütlenin başat enerji kaynağı olarak kullanımı 19.yüzyılın ortalarına dek yaklaşık bir milyon yıl boyunca sürmüş, ve 1850'lerde yerini kömüre bırakmak zorunda kalmıştır. Kömür ise egemenliğini ancak bir yüzyıl sürdürebilmiş ve 1950'lerde sahneyi petrole devretmek zorunda kalmıştır. Bu yıllar, petrol bağımlılığının uç noktalarına ulaştığı bir dönem olmuştur. Yaygın kullanımı hala sürse de, 1973 petrol krizi ile birlikte alternatif, yani dönüşümlü ve temiz enerji kaynakları ve enerjinin verimli kullanımı, içinde bulunduğumuz döneme damgasını vurmuştur.1980'li yıllar; gelişmiş ülkelerin, daha fazla enerji temininden daha verimli enerji kullanımı stratejisine geçiş dönemi olmuştur."

Avrupa Güneş Enerjisi Birliği "Eurosolar" Başkanı Hermann SCHEER'in tanımlamasına göre "Ekolojinin bilincinde olmadığımız sürece uygarlığımız kendi geleceğini garanti altına alamayacaktır. Yerkürenin yalnızca birkaç yerinde görülen hammaddelerin tüketilmesi ile, bunlara hayati denecek derecede bağımlılık doğar. Bu malzemelerin miktarlarındaki sınırlılık ise ekonomik ve politik buhranlara yol açar."

"Bu yüzden enerji üretiminde özel ve bölgesel değil evrensel kaynaklara yönelmek, insanlığın geleceği açısından en doğru karardır."

İktisatçı ve sosyolog, 1999 Alternatif Nobel ödülü sahibi ve aynı zamanda Almanya Federal Parlamento üyesi olan Scheer'in saptamasına göre; "Enerji biçimleri ve üretim yöntemleri, tarih boyunca sanayi ve ekonominin belirleyici başat faktörü olmuştur." Bir başka deyişle enerji tarihi ile ekonomi tarihi daima eşzamanlı ve eşgüdümlü yaşanmıştır.

İlk sanayi merkezlerinin kurulduğu yerler, ilk buhar makinelerinin enerji kaynağı olan taşkömürü havzaları idi. Almanya'da Ruhr, İngiltere'nin büyük çoğunluğu, Fransa'nın kuzeyinde Silezya ve Amerikanın orta batısı buna örnektir. Fosil kaynaklara bağımlı hale gelen sanayi, yerel olanaklar yetersiz kalınca yabancı ülke kaynaklarının transferi ile, ilk "global şirketler" olan enerji yatırımcılarını doğurdu. Bu şirketler arasında, taşkömüründen başlayıp, petrol, doğalgaz ve nükleer yakıtlara kadar olan yelpazedeki güç savaşı halen sürmektedir. Kapitalizmin vahşi yüzü diyebileceğimiz bu acımasız pay savaşının temelinde "enerji" yatmaktadır.

1.3. ENERJİNİN OLUŞUM SÜRECİ

1.3.1. KAYNAKLAR

"Enerji kaynaklarını iki ana gruba ayırmak mümkün :
1-.Kömür, petrol, doğalgaz, uranyum gibi kaynak sorunu olan fosil veya madensel "sınırlı kaynaklar",
2-.Su, rüzgar, güneş ya da bitkisel kökenli, yani kaynak sorunu olmayan dönüşümlü ve "sınırsız ....kaynaklar". Bunlara "alternatif" veya "yenilenebilir" temiz kaynaklar da diyoruz.."

1.3.2. YAKITLAR

"İki gruptaki kaynaklar da belirli bir teknoloji kullanılarak sıvı, gaz, elektrik, ışınım gibi "yakıt" haline gelirler."

1.3.3. REAKSİYON

"Ve yapılarına uygun reaksiyonlar sonucu "enerji"ye dönüşürler.."

1.3.4. ATIKLAR

"Fosil yakıtlardan bu dönüşüm ve iş eldesi sırasında bir yandan da CO2, CO, NO2, H20, S02 gibi gaz atıklar, buhar, is ve küller açığa çıkar. Nükleer yakıtlardan ise radyasyon yayan kanserojen atıklar..

İkinci grup kaynakların atıkları, ya ihmal edilecek kadar küçüktür ya da toksik etkisi olmayan ve genellikle sera gazı doğurmayacak özelliktedir."

1.3.5. DEPOLAMA

"İki grubun da enerji biçimleri, belirli koşullara bağlı olarak uygun depolarda, akümülatörlerde, ısı depolayan sıvı ya da katı malzemelerde, daha sonra kullanmak üzere saklanabilir. Veya çağdaş bir yakıt olmaya aday hidrojene çevrilip depolanabilir."

1.3.6. İŞ

"Bütün bu işlemlerin amacı; ısı pompası, motor, jeneratör gibi dönüştürücülerle enerjiyi gereken yerde ısıya, ışığa, harekete dönüştürüp "iş" yani fayda elde etmektir.." diyor Makine Mühendisi Mehmet BURSA

1.4. ÜÇ TEMEL UNSUR

Anlaşılmaktadır ki; bu güne kadar fosil kaynaklara bağımlı olan dünya ekonomisi, bundan böyle üç temel unsurun etkisi altında olacaktır. :

1.4.1. KAYNAKLAR VE KAPASİTELER :

Günümüzün yıllık tüketiminden yola çıktığımızda dünya enerjisinin % 40'ını temin eden fosil yakıtlardan "petrolün 42, doğal gazın 62 ve kömürün 224 yıl içinde tükenmeye başlayacağı bilinmektedir." Bu yüzden orta vadede petrol fiyatının sürekli artması ile bir ekonomik krizin doğma tehlikesi gün geçtikçe artmaktadır. Bu politik gerginlikler her an enerji savaşlarına yol açabilecektir. Bu ihtimalin en kuvvetli delili olarak, 1991 de Nato ittifakı yeni stratejisini şöyle belirlemiştir; "gelecekteki görevimiz; dünya çapındaki hammadde kaynaklarından yararlanmanın emniyet altına alınmasıdır !."

Rusya'nın havlu atmasından sonra bu karar ile işsiz kalmaktan kurtulan "Nato", böylece, kendisini oluşturan orduların beslenmesi için gereken korkunç bütçeye de kendince bir kulp bulmuştur..

Mevcut düzenin korunmasını sürdüren "saadet zincirinin" enerji tabanlı olduğunu fark etmeliyiz. Bu bilinçle elde edeceğimiz kazancın, enerjiyi diğer konulardan soyutlayarak basit tasarruf tedbirleri ile ulaştığımız rakamların çok ötesinde olacağını artık görmeliyiz. Gereksinim kalmadığında, orduya ayrılan bütçenin sadece yarısının bile eğitime ve sağlığa yönlendirilmesinin yaratacağı olanakları düşünmek, mutluluk sınırlarımızı zorlayacaktır..

1.4.2. EKOLOJİK ETKİLEŞİM :

Sadece 1999 da gündeme gelen 700 büyük ekolojik felaketin büyük çoğunluğu, enerji atık ve artıkları nedeni iledir. Bu ekolojik yıkımlar her zaman ekonomik musibetleri de beraberinde getirmiştir. Fosil kaynakların tükenmeyeceğini düşünsek bile, bu kaynakların sadece enerjiye dönüşümü sırasındaki artık ve atıkların, insanların hayati ihtiyaç dayanaklarını tehlikeye düşürdüğünü görmemek mümkün değildir.

1.4.3. MERKEZİ VE DÖNÜŞÜMSÜZ YA DA EVRENSEL VE DÖNÜŞÜMLÜ OLMAK :

Fosil kaynaklar ve nükleer yakıtlar, dünyanın yalnızca belirli yerlerinde bulunmaktadır. Küresel bir sanayi zinciri içinde üretilmektedirler. Üretim; "merkezi" fakat tüketim; "gayrı merkezidir". Bu endüstrinin altyapısı, şirket şekilleri, stokları, nakliyesi, dönüştürülmesi ve dağıtım biçimi insanlığı iktisadi bir prangaya vurmuştur. Bu küresel stokları işleyen sanayi daima, merkezileşme ve monopolleşme baskısı altında olmuştur.

1.5. SERA ETKİSİ

Atmosfere yolladığımız atıkların, yoğunluk kazandığında dünyayı örten bir sera naylonu ya da camı gibi işlev gördüğünü ve bu "sera etkisi" dediğimiz, SOx , NOx ve CO2 gibi atıkların yol açtığı etki sonucu havaların ısınmaya başladığını duymayan kalmamıştır sanırım. 12 yıl önce imzalanan uluslararası anlaşmalarla, küresel sera gazı yoğunluğunun tehlikesiz düzeyde tutulması denetlenmeye başlamıştır.. "Yapılan araştırmalarda sera etkisinin oluşmasında % 46 enerji biçimleri, % 24 sanayi, % 18 orman yangınları, % 9 tarım, % 3 de diğer kaynakların etkisi saptanmıştır." ( 2-11 ) Orman yangınlarının büyük çoğunluğuna da insanların neden olduğu düşünülürse aşağıdaki saptamanın haklılığı ortaya çıkmaktadır.

Enerji elde etme biçimleri açısından sera gazı emisyonları "U.S. Department of Energy" stratejik planı raporuna göre aşağıdaki gibidir :

"Yeryüzünün son yirmi yıldaki ısınmasının
%95 olasılıkla nedeni doğa değil insanlardır." Bunu söyleyen Alman Max-Planck Enstitüsü Meteoroloji Merkezi eski müdürü Klaus HASSELMANN. "Bilimde bunun aksini savunan, ciddiye alınacak bir görüş kalmamıştır." Bunu söyleyen de ; Potsdamm İklim Enstitüsünden Manfred STOCK

"Tüketilen enerjinin şimdiden sadece % 1'ini her yıl temiz kaynaklardan sağlasak, iklimler kabul edilebilir ölçülerde seyredecektir. İklim değişikliğine en fazla neden olan sanayi ülkeleri, yoksul ülkelerin güneş enerjisinden yararlanması için yatırım yapmalıdırlar." Bunu da aynı enstitünün müdürü Hans Joachim SCHELLNHUBER dile getiriyor.

Kendi canlarını kurtarmanın, bizimkileri kurtarmaktan geçtiğini anlayan batının uzattığı zoraki yardım elini ve tavsiyelerini geri çevirmek mümkün. "Kendin ettin kendin buldun, ne halin varsa gör !" demek, onlara ceza vermek olacak belki ama bu kez olası sonuçlardan biz de kurtulamayacağız.

Globalleşme denen yeni kavram, bence iklim konusunda tam yerini buluyor. Çünkü iklim; doğası gereği global bir oluşum. Hiçbir ülkenin sonsuza kadar yapay bir şemsiyenin altına gizlenme şansı yok.. Dünyada iklimsel ne olursa hepimizi hemen etkiliyor. Ancak el ele verirsek etkin sonuçlar alırız. Ve bence mecburiyetten de olsa batının uzattığı eli dostça fakat bilimsel bir duyarlılıkla tutmalıyız. Hatta onların bu zaafından istifade ederek, ülkemiz lehine, bu konularda teknolojik gelişmeye yol açacak akıllıca taleplerde bulunmalıyız. Bu yaklaşımı, batının tarihsel yanılgısına karşılık şovenist ölçekte bir başka yanlış olarak yargılamak doğru olmaz. Çünkü sonuçlarından tüm insanlığın kurtuluşuna yönelik yararlar doğacaktır..

TEDAŞ'ın üst düzey yetkilileri bu iklim değişikliğinin bize ilk etkisini bakın nasıl dile getiriyorlar : "İklim koşulları son yıllardaki gibi sürerse, ülkemizde klima kullanımı için her yıl 540 milyon kWh ilave enerji talebinin ortaya çıkması beklenmektedir". Bu rakam; global etkinin sonuçlarından küçük ölçekte sadece "bir" tanesidir ve evlerdeki toplam tüketimin % 4 artması demektir. Sera etkisini ne kadar ciddiye almamız gerektiği, sanırım bu rakamsal boyutu ile teknokratlarımızın hayli dikkati çekmiştir..

1.6. KÜRESEL DEĞİŞİKLİKLER

1.6.1. ATIKLAR

Fosil yakıtlar atmosfere en çok zarar veren enerji kaynaklarıdır. Yaklaşık olarak yılda toplam 25 milyar ton CO2, CO, SO, NOx, O2, is ve kül çıkarmaktadırlar. Bu maddeler önce hava kirliliğine sonra asit yağmurlarına ve asit dumanına sebep olur. Araştırmacılar; okyanusların 60m derinliğe kadar olan kısımlarında asit seviyesinin giderek artmakta olduğunu ve bir süre sonra balık ve su bitkileri için yaşanamayacak bir ortam oluşturacağını söylemektedirler. Bu asit yağmurları aynı zamanda tarım alanlarını ve şehirleri de tehdit etmekte, korozyona da neden olduğundan, çelik konstrüksiyonlar başta olmak üzere tüm binalara ve tarihi eserlere zarar vermektedir.

Atmosferdeki bu değişikliler sonucu canlı organizmanın oluşturduğu biyosfer tahrip olur ve zehirlenir. Son günlerde Yatağan termik santralının süresiz olarak kapatılmasının nedeni bu atıkların insan sağlığı açısından tehlikeli boyutlara ulaşmış olmasıdır.

Kirletici maddelerin insan sağlığı üzerine etkileri aşağıdaki tabloda gösterilmiştir.

CO
Karbon Monoksit
Kalp hastalığı, çarpıntı, Metabolizmaya etki
SOx
Kükürt türevleri
Akut nefes darlığı
NOx
Sodyum türevleri
Kronik nefes darlığı, bronşit
xO2
Oksitler
Akut astım ve allerjik nefes hastalıkları
Hirdokarbonlar
Kanser
PbxOx
Duman ve Kurşun
Doku tahribatı, Alyuvar Kanseri, Kemik İliği Kanseri

Üzücüdür ki artık çocuklarımızın kan hücrelerinde görülen kurşun miktarı, benzindeki kurşun oranına yaklaşmıştır. Uzun süreli teneffüs edilen benzin buharı beyin üzerinde tahribat yapmaktadır. Fosil yakıt nedeni ile ölümlerin bedeli kişi başına 200.000 dolar olmak üzere yılda 56.000 kişi ortalama hesabı ile 112 milyar doları bulmaktadır. Tüm sağlık harcamalarının yaklaşık % 10 luk kısmı sadece hava kirliliğinden kaynaklanan hastalıkların tedavisinde kullanılmaktadır.

Genel olarak eleştirilen, "paranın tüm değerlerin önüne geçme olasılığı" halinde bile, yukarıdaki mali tablonun birilerini sarsıp hiç değilse maddi kayıplar adına etkin önlemler alması beklenir doğrusu..
"Genelde her tür çevre kirliliği konusunda, devletlerin, şirketlerin ve özellikle bilim adamlarının yaklaşımları çok düşündürücüdür. En yumuşak dille ifade etsek bile, bilim adamları herhangi bir şeyin "sağlığa zararlı" olduğunu açıkça ifade etmek için %100 kanıt bulmayı bekliyorlar. %100 kanıt nasıl bir şeydir ? Böyle bir kesin kanıt hiçbir zaman söz konusu olamayacağı için, asla herhangi bir şeyin "zararlı" olduğunu ilan etme sorumluluğunu üstlenmiyorlar. Şirketler ve devletler de bilim adamlarının bu çekingenliğini kullanarak, sıradan bir sağduyuyla bile fark edilebilen gerçekleri, "bilimsel olarak kanıtlanmamış" kategorisine sokup rahatça göz ardı edebiliyorlar. Zararı kanıtlanmamış madde ve uygulamaları, "suçu ispatlanana kadar suçsuzdur" prensibine dayanarak aklıyorlar. Halbuki kamu sağlığı söz konusu olduğunda, bu prensibin "zararsızlığı kanıtlanana kadar şüphelidir" şeklinde değiştirilmesi gerektiği kanısındayım. Bu basit prensip, sağduyu sahibi her insanın, hatta her canlının, kendi yaşamında uyguladığı bir yöntemdir. Eğer böyle olmasaydı, örneğin insanlar, her önüne geleni tatmaya kalksalardı, hayatta kalma şansları önemli ölçüde azalırdı. Hukukun bu kadar temel bir prensibi göz ardı ediyor olması, gerçekten iyi niyetle açıklanabilir gibi değil.." diyor Doçent Dr. Yağmur DENİZHAN.

Sağlığa etkisi olumsuz yönde çeşitli maddelerin kabul edilebilir kritik miktarlarında ve radyasyon ölçeği bekarel ölçülerinde izin verilen en üst sınırın yıllar boyunca, insan hayatına duyulan saygı ve hassasiyetin gereği olarak daha düşük seviyelere inmesi beklenirken, tersine sürekli yükselmesi de DENİZHAN'ın açıkladığı "anlaşılmaz bilimsel korkaklığın ya da ikiyüzlülüğün" delilidir.

1.6.2. ÇEVRE ETİĞİ

"20. yüzyıl, kendi yarattığı ekolojik sorunların üstesinden gelemedi. İklim değişikliği ve türlerin yok olması sürüyor. Bir felakete mi sürükleniyoruz, yoksa gezegenimizin kurtuluş çareleri var mı ? Acaba; politik, toplumsal ve ekonomik yaklaşımların yanında yeni bir "çevre etiğine" mi ihtiyacımız var ?..

Peki bu "etik" denen şey nedir ?. Etik; kolektif bağlayıcı kararlar alamaz, hukuki yaptırım taşıyamaz, kişisel menfaatlere destek çıkmaz, pratik çözümler öneremez, politik değişim sağlayamaz... Peki o zaman neye yarar ?.. Belki de çok daha etkin bir misyon üstlenir ve baskısız gibi görünürken en ağır toplumsal baskıyı oluşturur.."

Bu düşünceleri dile getiren, Almanya'da, Çevre Etiği ve Felsefe doktoru olan Prof. Konrad OTT' a göre "kimse küresel çevre sorunlarını tek başına çözemeyecektir. Çözüm; ancak yine küresel işbirliği ile bulunabilir ve 21. yüzyılda göğüs gerilecek en önemli sorun budur !." Bu sorunla baş edebilmek için elimizdeki en etkin araç; oluşumuna katkıda bulunabileceğimiz "yeni çevre etiği" yani bu konunun töresi olan "kamusal vicdan"dır..

Devam ediyor...

<1>  -  <2>  -  <3>  -  <4>  -  <5>  -  <6>