Doğal yaşam
ortamlarımızı birer birer yitiriyoruz. Onlarla birlikte Anadolu'yu
paylaştığımız canlıları, kültürel zenginliklerimizi ve geleceğimizi
de.
Cipimiz
çok virajlı asfalt olan yoldan geçidin tepesine doğru tırmanırken,
ilk kez geçtiğim bu yolun çevresini tanımak için dikkatlice
bakıyordum. Aşağılarda kızılçam kopluluklarının birbiri ardına
görüldüğü yol kenarları, Belen'i geçtikten sonra yerini daha
az örtülü tepelere bırakmış, geçidin üstüne ulaştığımızda çevrede
bodur çalılardan başka bir şey kalmamıştı.
Bütün dikkatimle
doğuda uzanan muhteşem ovaya bakıyordum. Hafif sabah pusuna
rağmen,
aşağılarda olan biten rahatlıkta
görülebiliyordu. Köyler, tarlalar ve ince yollar göründü. Derken,
ovanın en ortasında öğrencilik yıllarımdan beri ününü duyup
görmek istediğim Amik Gölü'nü fark ettim. Gölün aynası bütün
görkemiyle parlıyordu. Büyük bir göl olmasına karşın, açık su
yüzeyi büyüklüğüne oranla küçüktü. Kenarları sık sazlıklarla
kaplı olan gölün sadece ortasında geniş bir ayna vardı.
Ertesi sabah
kayıkla göle açılınca, Belen geçidinden göremediklerimle karşılaştım.
Eylül sonunda yüzlerce türden on binlerce kuş, göün güzelliğine
canlılık katıyordu. Yalıçapkınları, arıkuşları, karabataklar,
balıkçıllar, kaşıkçılar, pelikanlar, kamışçınlar,mağmurcunlar,
deliceler, baştankaralar ve daha niceleri. Daha sonra gittiğim
oca ayı ortasında ise yağışlarla büsbütün genişlemiş olan göl,
neredeyse tamamen kuşlarla kaplıydı. Sakarmekelerin, yabanördeklerinin
ve yabankazlarının çoğunluğu oluşturduğu kuş toplulukları, göl
yüzeyinde büyük adalar meydana getirecek kadar yüksek yoğunluktaydı.
1948 yılı
kışında Amik Gölü'ndekinden daha da fazlasını kuzeyde Gavur
ve Emen göllerinde gördüm. Orta Afrika'da Kenya'dan başlayıp
Türkiye'de Kahramanmaraş önlerinde sonlanan Büyük Rift Vadisi'nin
en kuzey ucunda yer alan bu üç göl 1960'lı yılların sonlarında
ülkemizdeki en kalabalık kuş topluluklarını barındırıyordu.
Amik, Gavur
ve Emen, Hepsi Kurutuldu! Kurutulmaları, kurutanlar için övünç
kaynağı oldu. Bu memleketin emsalsiz değerlerini yok ettiklerini
akıllarına bile getirmediler. Çukurova'daki Aynaz bataklığı
da 1970'li yılları başlarında aynı akıbete uğradı. Ereğli, Hotamış,
Sultansazlığı ve Seyfe Gölü, doğaları ciddi yara almış olarak
kurtarılabildiler. Hoş, son yıllarda onlar da yitip gitti...
Türkiye'de
doğal yaşam ortamlarının devlet eliyle yok edilmesi ve buna
olanak tanıyan yasal altyapının temelinde sıtma hastalığı yatmaktadır.
Ancak 1950'li yıllarda Dünya Sağlık Örgütü'nün tavsiyesiyle
bu hastalıkla mücadelede strateji değiştirerek, sivrisinek yerine
sıtma plazmodyumu ile savaşa başlayan Türkiye, 1960'lı yılların
başlarında sınırları içindeki son sıtmalı hastayı da tedavi
ettikten sonra sulak alanların peşini bırakması gerekirken,
bunu yapmamıştır. Sulak alanların korunmasına imkan tanıyan
Ramsar Sözleşmesi'ne 1994'te Türkiye'nin taraf olmasından sonra
kurutma işlemleri yavaşlamış olsa bile bu kez de sulak alanları
besleyen akarsular üzerinde yapılan barajlar drenaj benzeri
sonuçlara yol açmışlardır. Türkiye'de özellikle 20. yüzyılın
son yarısında en fazla tahribe uğrayan ve önemi bir kısmını
tamamen kaybettiğimiz doğal yaşam ortamlarının sulak alanlar
olduğu söylenebilir.
Anı zaman
dilimi içinde bozkırlar, çayır ve meralar, değişime uğramak
yönünden ikinci sırayı alır. Bu tip alanların yok edildiği çoğu
kez fark edilmez bile. Bir bakarsınız bir baha önce baştan aşağı
yabani çiçeklerle bezenmiş bir mera ertesi yıl sürülmüş, tarla
haline getirilmiş. Yerleşim alanları çevresinde koyunların,
kuzuların otladığı yerler kısa zamanda betonlaşıp konutlarla
fabrikalarla kaplanmış. Mera kanunu çıkalı üç yıl oluyor. Ancak
etkili biçimde uygulanması epeyce bir zaman alacağa benziyor.
Kısacası elde kalan bölük pörçük alanların da üzerinde kara
bulutlar dolaşıyor. Elde kalanların bir sorunu da aşırı otlama
baskısı. Meralarda, besleyebileceğinin çok üstünde sayılarda
hayvan otlatılmasıyla son yıllarda baskı büsbütün yaygınlaştı.
Kumullar da
olumsuz değişimden büyük çapta nasibini alan ekosistemlerden.
Özellikle Akdeniz Bölgesi'nde, kumullar üzerinde aşırı otlatma
kumulların harekete başlamasına neden omuş, onları stabil hale
getirmek için de kumul ağaçlandırmaları yapılmıştır. Öte yandan,
bu nadir doğal yaşam ortamı son 20 yıldır turizm kökenli yapılaşmanın
baskısı altında ezilmektedir.
Yurdumuzda
genel olarak "yayla" adı verilen yüksek dağ çayırları,
son on yıldır gereğinden geniş açılan yollar nedeniyle, müthiş
bir parçalanmaya, erozyon artışına ve peyzaj bozulmasına sahne
olmuştur. Motorlu araçların yaylalara girmesiyle birlikte geleneksel
mimarideki taş yada ahşabın yerini beton yapılar almaya başlamış,
yaylalarımızı değerli kılan gelenekler kaybolmaya yüz tutmuştur.
Akarsular ise önlerine kurulan barajlar nedeniyle son yılların
en çok tahrip edilen yaşam ortamı haline gelmiştir. Ormanlarda
görülen değişim de küçümsenmeyecek ölçektedir ve tahribatı diğer
ekosistemlere göre çok daha fazla nedenlere dayanır. Kaçak kesimler,
yaygın, otlama, turizm, yapılaşma, hava kirliliği, tarla açma,
yol inşaatları ilk akla gelen nedenler. Ama bilinmeyen nedenler
de var. Örneğin Akdeniz'in kendine has "ormanlarının",
yani makinin başı her şeyden çok yanlış ağaçlandırma ile dertte.
Doğa elimizden
kaçıp gidiyor. Korumaya, yaşatmaya yönelik çabalarımızın çok
azı olumlu sonuç veriyor. Günümüzün gelişmiş iletişim ortamı,
genç kuşakların ilgi ve sorumluluk duygularının gelişmişliği,
kurtarabileceklerimi için başlıca umut kaynaklarımız.